Âriflerin Teveccühüne Mazhar Olmak
Teveccüh, tasavvufî eğitimde dervişin olgunlaşmasını sağlayan önemli esaslardan biridir. “Bir şeye yönelmek” anlamına gelen teveccüh kavramı; tasavvufî ıstılah olarak, “şeyhin müridine dikkat kesilmesi, müridin de şeyhine bütün dikkatini vermesi” demektir. Gerçekleşen bu karşılıklı konsantrasyon hâli sonucu teveccüh dervişin rûhânî yetilerinin artmasına yol açar.[1]
Tarîkatlarda bir hâl transferi olarak görülen teveccüh uygulaması, özellikle Nakşbendîlikte murâkabe konusuyla birlikte ele alınmaktadır. Teveccüh konusu her yönüyle gönül âlemini ilgilendiren bir durumdur. Herkesin kâbiliyet ve istîdâdına göre gerçekleşen bir gönül eylemidir. Teveccühün farklı şekillerde gerçekleşeceği ifade edilmektedir. İlk etapta derviş, Allah’ın kendisini her an gördüğünü düşünür. Böylesi bir farkındalıkla hem organlarını hem de düşünce dünyasını kontrol edip bütün kötülüklerden korunur. İkinci etapta Allah’ın kalbinden geçirdiği duyguları bildiğini düşünür. Kalbe yönelik bu teveccühle derviş, kalbini bütün olumsuz duygulardan soyutlamaya ve kalbini Allah’ın dışındaki her şeyden korumaya özen gösterir. Teveccühün üçüncü aşaması, fenâ fi’llâh bilincine ermektir. Bu aşamada derviş, kendisini de âlemi de yok hükmünde görür. Benliğinden soyutlanır da Hakk’ı yegâne varlık olarak görüp düşünmeye çalışır. Dördüncü boyutta derviş, gerek dış dünyada gerekse zihin dünyasında zuhûr eden yegâne varlığın Allah olduğunu düşünmeye başlar. Teveccühün en mükemmel boyutu ise sadece Mutlak Varlık’ı görüp Zât-ı İlâhî’den gayrısını görmemektir.
Bu beşli tasniften de anlaşılacağı üzere gerçek anlamda teveccüh, her durumda Allah’ın hâzır ve nâzır olduğunu düşünüp Allah’ın bizleri görmekte olduğunu idrak etme bilincidir. Tasavvuf ehli gönül dünyalarını ilâhî tecellîsine hazırlar, onun kendilerine “şah damarlarından daha yakın” olduğunu düşünürler, bu hâl kendilerini istîlâ eder, denize düşüp boğazına kadar suya batan ve denizden başka bir şey göremeyen kişi gibi olurlar.
Teveccüh Usûlleri
Sözlükte yönelmek anlamına gelen teveccüh kelimesi, Nakşbendîlikte murâkabe ile yakın anlamda kullanılmıştır. Kalbin bir eylemi olarak nitelendirilen teveccühün beş usulü vardır.
Teveccüh usullerinden birincisi, müridin Allah’ın daima kendisini gördüğünü düşünerek vücudunun bütün uzuvlarını ve kalbini kötülüklerden muhâfaza etmesi, Allah’ın kalpten geçen her düşünceyi bildiğini düşünerek kalbini kötü düşüncelerden ve mâsivâdan koruması, Hakk’ı hakîkî varlık olarak düşünerek kendisini ve âlemi yok kabul etmesi, her mevcutta zuhûr eden gerçek varlığın Cenâb-ı Hak olduğunu düşünmesi ve Allah’ın zâtından başka hiçbir şey görmemesidir. Yine teveccüh, Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olup sâliki görmekte olduğunun düşünülmesi şeklinde de tarif edilmiştir.
Tasavvufta müritlerin teveccüh ve murâkabe ehli olmalarını talepten gaye, dervişin ilâhî güzellikleri elde etmeye ve mânevî donanıma ermeye hazır hâle gelmesini sağlamaktır. Dervişlik güzel ahlâk sahibi olmaktır. Hakk’a iştiyâk gayrıdan içtinâbdır.[2] Hakk’ı tenzih ve teşbihten uzak olarak düşünmeye çalışır.
Hakk’a teveccühün gerçekleşmesi için kalbe yönelişin gerçekleşmesi esastır. Kalbi hazırlamak, kalbin donanıma ermesini sağlamak, kalbi sâfîleştirmek esastır. Kalbe teveccüh eden derviş Allah isminin kalbine nakşına çalışır.
Himmetini toplayan ve beklentisini tek noktaya toplayan derviş, gönül âlemindeki dert ve kasâveti, keder ve üzüntüleri bir bir dağıtır, üns ve bast hâllerine bürünür, gönlünü gaflete düşmekten korur. Derviş kalbe teveccüh deneyimini ilk etapta kendini zorlayarak yapar. Zamanla teveccühünü kolaylıkla gerçekleştirecek bir kıvama erer ve bu durumu alışkanlık hâline getirir. Nakşbendîlikteki on bir prensibinden “nigâh daşt” ve “vukûf-i kalbî” ilkeleri, kalbi havâtırdan muhâfaza edip ona hâkim olmak için teveccüh anlamındadır.
Kalbin sâfiyeti için gönül tabîbini bulmak gerekmektedir. Kalb ustası, kalp hastalıklarının tabîbi bir gönül erine teveccüh etmek elzemdir. Kalbe nazar edecek, kalbi kontrol edecek ve gönlü arıtacak mânâ erine teveccüh etmek yerinde olacaktır.
Mürşid kâmil olduğu kadar mükemmil de olmak durumundadır. Yandıkça yakar, sevdikçe sevilir, âşık olduğu için aşk yolunda rehber olur, ârif kimliğiyle irfan mektebinde hamları bilge kılar. Feyzi, nazarı, sohbeti, ahlâkı ve nuraniyetiyle kandil olup çevresini aydınlatır. Şeyhin müridine teveccühü onu olgunlaştırmak içindir. Müride gerçekleşen bu teveccühle müridin letâifi işlevsel kılınmaya çalışılır.
Müridin şeyhine teveccühü olur da şeyhin müridine teveccühü olmaz mı? Mürşid-i kâmiller müritlerini kendi hallerine bırakmaz ve onların gelişimini bizzat yakından takip ederler.
Mü’min, mü’minin aynasıdır. Gönül dünyasındaki ilâhî güzellikler bir mü’minin kalp aynasından diğer mü’minin kalp aynasına sirâyet eder. Diğer mü’minin gönül dünyasına akseden en temel unsur zikir nurudur. Kalb aynasından karşısında bulunan kimseye akseder. Öyle ki, bu akis, hayvanı, cansız cismi bile zikirle konuşturur. Nitekim Hz. Dâvud’dan bahisle Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır: “Nihâyet o(nun hükmünü) Biz Süleyman’a kavrattık. Zaten biz hepsine hikmet ve ilim vermiştik. Biz dağları, bir de kuşları Dâvud’la birlikte tesbîh etmek üzere (emrimize) boyun eğdirmiştik. Biz (işte böyle) yapanlarız.”[3]
Âyet-i kerimede belirtildiği üzere dağların da Hz. Dâvud’la birlikte Allah’ı tesbîh ettiği, bütün kuşların yalnız O’na yönelik olarak zikretmek için toplandığı anlatılmaktadır.
Âriflerin himmetleri, bakışları, yönelişleri, nefesleri, dokunuşları ve sohbetlerinde muhatapları için çok büyük te’sirler vardır. Bunu ancak tadan bilir. Aksi hâlde bilmek mümkün değildir. Aynı şekilde, eskiden beri hikmet ve mantık gibi ilimlerin, üstâdların, öğrencilerin kalbine teveccühü ile öğrenildiği, tam bir riyâzattan sonra bu ilimlerin öğrencilerin kalbine ilkâ edildiği meşhûrdur. Konuşan kimsenin hitâbını muhâtabına, sırt sırta değil de yüz yüze yapmasında büyük faydalar vardır.[4]
Müridin yaşayan veya vefat etmiş şeyhinden istifadesi asıldır. Müridin şeyhine yönelişi, şeyhindeki erdemleri kuşanması, şeyhiyle hem-hâl olması bu istifadenin yansıyış biçimleridir. Müridin şeyhiyle mânevî irtibatının güçlü bir şekilde gerçekleşmesi ibâdet hayatını daha yoğun, zikirlerini daha ciddî ve ahlâkî kimliğini daha sağlam bir yapıya büründürmesini sağlar. Teveccüh şeyhin şekline, sûretine, gözüne, kaşına, görünüşüne veya şekline değil, iç dünyasındaki berraklığı idrâke, mânevî dünyasındaki enginliği, İslâm’ı temsil noktasındaki ciddiyetine duyulan hayranlıktır. Teveccüh, yol arkadaşlığını kabul etmek, dâvâ önderliğine sadâkat, hakîkat yolunun inceliklerine ermektir. Müritler şeyhlerinin ahvâline yakından şâhit oldukça kıpır kıpır olmaya, ateşler içinde yanmaya, doludizgin bir hâle gelmeye başlarlar. Şeyhinden aldığı işaret onu sıçramaya, şeyhinde gördüğü güzellikler onu deli dîvâne kılmaya, şeyhiyle yaşadığı mânevî hâllerini menzîl-i maksûda ermeye sevk eder. Şeyhin feyzi, tasarrufu, nazarı, sevgisi ve yakından ilgisi müritlerinde şimşeklerin çakmasına, irâdenin güçlenmesine, erdemli bir yaşam sürülmesine, köle iken sultan, garip iken saygın, muhtaç iken zengin olmalarına yol açar.
Teveccüh Usulleri
Kalbin bir eylemi olarak nitelendirilen teveccühün beş usûlü vardır. Bunlar;
Sûfîlerin Nazar Kılması
Sûfîlerin en bâriz özelliği nazar sahibi olmalarıdır. Nazar ettikleri kişinin imanı, yakîni ve istikâmeti artmaya başlar. Kalp sahih olursa nazar da sahih olur ve kişi Hakk’a yaklaşır. Kurbiyet ve mârifet gözüyle yapılan bakış Hakk’ın bakışı demektir. Kurbiyet kalpte bir buluttur; nazar o bulutun şimşeği, şeyhin va’z u nasîhatleri yağmuru ve dil kalbin tercümanıdır. Şeyhin feyzine eren dervişin dil yetisi mârifet hokkasına ve ilim denizine batmış bir kalemdir.[6]
Teveccühte Titizlik
Teveccüh ânında bazı müritler sekr, fenâ, cezbe, üns, şevk, şatahât, cem’ ve telvîn hâllerine bürünürken, kimi müritler de sahv, bakâ, ilim, vakar, irâde, fark ve temkin hâllerine bürünürler. Makbul olan ikinci kısımdakilerin mânevî deneyimlerdir. Ancak teveccüh, müridin yetişmesi açısından tek başına yeterli değildir. Müritler şeyhlerinin teveccühlerini geliştirme yolunda çaba göstermediklerinde zamanla teveccühün etkisi kaybolacaktır.[7]
Teveccühle mürit, benliğinden sıyrılıp Mutlak Varlık’ı idrâk etmeye başlar. Teveccühün kazanımları baştan sona zikrullaha devamla sağlanır. Dolayısıyla teveccüh, zikirden sonra gelmektedir. Böylesi bir makâma eren bir sûfînin gönlünde Allah’tan başka hiçbir istek ve talep yoktur. Bu mertebeye erişen bir sûfî, Allah’ın dışındaki her şeyden alakasını keser. Sûfînin Allah’tan başkasına meyletmesi şirk-i hafîdir ve affedilmeyecek bir günahtır. Buna göre teveccüh, yüce bir makamdır ve sorumluluğu da çok büyük olup yoğun bir dikkat gerektirir. Bir anlık gaflet, kişinin bütün kazanımlarını yitirmesine yol açabilir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin (ö. 297/909) de belirttiği üzere; “Bir sıddîk, binlerce sene Allah’a yönelip teveccüh etse, bir an için de O’ndan yüz çevirse, kaybettiği kazandığından daha büyüktür.”[8]
[1] Haksever, XI. Yüzyıl Bir Türk Türk Sufisi Yakub-ı Çerhî, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Ankara 2005, 174
[2] Orhan, “İmâm-ı Rabbânî Sonrası Nakşbendiyye'de Murâkabe”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran 2021: 50/401
[3] 21/Enbiyâ, 79
[4] Dağıstânî, Fetvalar, Seha Neşriyat: İstanbul 1986, 183-184
[5] Orhan, “İmâm-ı Rabbânî Sonrası Nakşbendiyye'de Murâkabe”, OMÜ Fakültesi Dergisi, Haziran 2021, 50/400-401
[6] Gürer, Abdülkâdir Geylânî, İnsan Yayınları, İstanbul 1999, 189-190
[7] Haksever, Yakub-ı Çerhî, 175
[8] Attâr, Tezkiratü’l-Evliya, Kabalcı Yayınları: İstanbul 2007, 409
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Emîr Sultan’ın asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Seyyid olduğu için “Emîr”, çömlekçilik yaparak geçimini sağladığı için “Külâl” unvanları verilen ve “Emîr Külâl” diye tanınan babası Seyyid Ali, Buhârâ’...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Kâinatla yüz yüze gelen insan, gördüğü hârikulâde nizam, intizam ve sanat karşısında hayretle ürpermiş, bu mükemmellik karşısında dudaklarından manzûm sevinç ve hikmet ifadeleri dökülmüştür. Aslında...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Tasavvufta şahsiyet eğitimi verilirken müridin kazanması gereken en temel kazanımlardan biri hiç şüphesiz zühd ehli olmaktır. Zühd; dünyadan kaçmak, dünyadan el etek çekmek, manastır hayatı yaşamak, e...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
2019 yılında Kemâlettin Altıntaş Amca’nın bir videosunu izlemiş ve onu tanımak istemiştim. Bu güzel Allah dostu o sıralar 90’lı yaşlardaydı. Üsküdar’da yaşadığını öğrendim ve yakın bir komşusunun tele...
Yazar: Aydın BAŞAR