İslâm’ın İhsân Boyutunda Yaşanması
İhsân kelimesi sözlük anlamıyla bir şeyi iyi ve güzel yapmak, güzel hâle getirmek, güzel bilmektir. Güzel olmak, güzel bir şey vermek, iyilik etmek, güzel bulmak, lütufta bulunmak, nimet vermek, yardım ve cömertlikte bulunmaktır.[1]
Istılah anlamıyla ihsân; her ne kadar görmese de kulun sanki Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet etmesi, Hakk’ın huzurunda bulunma şuuruna sahip olarak kulluk görevini yerine getirmesi demektir. Kulun basîret nûru ile rubûbiyet makamını temâşâ etmesidir.[2]
Yüce Rabb’imizin her şeyi mükemmel ve eşsiz bir güzellikte yarattığı bilinmektedir.[3] Yüce Rabb’imiz Kur’an’da bizlere ihsânı, yani her şeyi en güzel şekilde yapmayı ve yaptığı işi güzel bir şekilde yapmayı emretmektedir.[4] Peygamber Efendimiz’in açıklamalarından ihsânı, “Allah’ı görür gibi O’na kulluk etmek” olarak tanımladığını bilmekteyiz.[5] İhsân üzere olmak, aslında her işte bize emredilen bir tavsiyedir.[6]
Peygamber Efendimiz’in sahih sünnetine bakıldığında hayatın bütün alanlarında, güzel ahlâktan kurban kesmeye; hâcet gidermekten, saçlarını taramaya; namazda ta’dîl-i erkândan kabrin üstünün düzgün bir şekilde tesviye edilerek örtülmesine kadar bütün alanlarda bir düzgünlüğü, şıklığı ve estetiği dikkate alan bir hayat tarzını tercih ettiği görülmektedir.
İslâm geldiğinde Peygamber Efendimiz’in yaşadığı topluma dair elbette birtakım örf ve geleneğin var olduğunda kuşku yoktur. Yüce Rasûl (s.a.v.), dinin emirlerini insanlara öğretirken tecrübe ile gelen insanlığın ortak değerleri konusunda güzel ve iyi olan ne varsa onları aldığı gibi kimi zaman da bir takım düzenlemeler ve düzeltmelere giderek, dinin ıslah edici rolünü göstermiştir. Bu bağlamda İslâm’a girişin güzel yapılmasından[7] ölünün güzelce kefenlenmesine[8], abdestin en güzel şekilde alınmasından[9], savaşlardaki öldürme[10] ve hayvan kesimine kadar[11] her alanda yapılan bütün düzeltme ve düzenlemeler buna örnek olarak gösterilebilir.[12]
Ebû Nasr es-Serrâc (ö. 378/988), Cibrîl hadisini[13] değerlendirirken, hadisteki İslâm mertebesini zâhir, iman mertebesini zâhir ve bâtın, ihsân mertebesini ise zâhirin de bâtının da hakîkati olarak değerlendirmektedir.[14] Necmuddîn-i Kübrâ (ö. 618/1221), hadiste bahsedilen ihsân duygusunu seçkin mü’minlerin sıfatı olarak görmekte ve böylesi bir sıfatın velâyet makamına ermiş kimselerde olabileceğini belirtmektedir.[15]
Cibrîl hadisinde İslâm, iman ve ihsân kavramlarının birbirinin ardınca sıralanması bir tedrîc durumu ve kemâle doğru yükseliş grafiği sergilemektedir.[16] Buna göre İslâm mertebesi, işin organlara ait tarafı ve dille ikrardan ibaret olan kısmıdır. İman mertebesi inancın gönle yerleşmesidir. İhsân mertebesi ise mü’minlerin ulaşmak için ciddî bir gayretle çalıştıkları yakîn düzeydeki bir keyfiyet ve vicdan huzurudur. İhsâna ermiş kul, “Nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü (zatı veya kıblesi) oradadır.”[17] âyetinin sırrına ermiştir. Haramlardan sakınmada ve farzların îfâsında şuur hâline yükselmiştir. Allah (c.c.) ihsân duygusuna eren mü’minleri şu âyet-i kerimede de görüleceği üzere “sâbikûn’“dan saymaktadır: “Mü’minlerin önde gelenleri, muhâcirlerle ensâr ve onlara ihsân duygusuyla tâbî olanlardır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.”[18]
İslâmî ilimler Cibrîl hadisi üzerinden kendilerini tanımlamaya çalışmıştır. Hadisteki İslâm mertebesi fıkhın; iman olgusu akâid ve kelâmın; ihsân gerçeği ise tasavvufun konusu olmuştur. Bu yüzden İslâmî ilimlerin her biri mozaiğin parçaları gibi, bütünü oluşturan cüzlerdir. Birinin eksikliği dinî anlayışın kemâlini doğrudan etkilemektedir.[19]
İhsân duygusu akıl ve irâdenin sıddîkiyetidir. Hakîkate topyekûn bağlılığımız, Kur’ân’a topyekûn itâatimizdir. Hakîkati kısmen değil bir bütün hâlinde idrâk etme çabamızdır. Hakîkate kısmî ve yüzeysel irâdemiz ile değil, en derin varlığımızla itâat etme çabamızdır.[20]
İslâm ve imanda kemâle erebilmek; ihsân kıvamına ulaşmaya bağlıdır. İhsân hâlini yaşayabilmek için de, Cenâb-ı Hakk’ın bizi dâimâ gördüğünün farkında olup kendimizi sürekli murâkabe etmemiz gerekmektedir. Allah’ın bize bizden daha yakın olduğu gerçeğinin kalbimizde dâimî bir idrâk hâline gelmesi esastır. Kalpte bu duyuşlar meydana geldiğinde, kul, imandan ihsâna ulaşmış demektir. O artık, bütün amel-i sâlihleri feyz ve rûhâniyet dolu bir gönülle îfâ eder.
İhsân mertebesi, kulun müşâhede yoluyla Hakk’a vuslat etmesi, O’na ulaşıp O’nunla olmasıdır. İhsân mertebesi, mü’minlerin ulaşmak için ciddî bir gayretle çalıştıkları yakîn düzeyindeki bir keyfiyet ve vicdan huzurudur. İhsânın tezâhürü vuslat hâli, Allah ile birliktelik ve Allah’ı idrâk düşüncesidir. Böylesi bir cem’ ve maiyyet durumu hadîs-i kudsîde şöyle ifade edilmektedir: “Benim velî kuluma düşmanlık edene ben harp ilan ederim. Kulum bana üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum farzlardan sonra nâfilelerle yaklaşmaya devam ederse ben onu severim. Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, düşünen aklı ve konuşan dili olurum. Böyle bir kulun istediğini hemen veririm, Bana sığınınca onu korurum.”[21]
Kulun Allah ile işitmesi ve görmesi bir tür vuslat ve Allah ile birlikteliğin sağlandığı cem’ hâlidir. Allah kullarının fiillerini yaratan bir varlık olup bütün kullarına aynı yakınlıktadır. Kimi kullar Allah ile kendi arasına birtakım perdeler oluşturmaktadır. Bu perdeler, ipek böceği gibi kulun kendi kendine ördüğü perdelerdir. Bu perdeler insanı yaratanından uzaklaştıran ve kulu kendi nefsine mahkûm eden kalın perdelerdir. İnsan ancak ibâdet, tâat ve kulluk şuuruyla bu perdeleri inceltip kendisine sahip olanın ve kendisinde tasarrufta bulunanın Allah olduğu bilincine varabilir. İşte bu eriş, yok olan bir şeyi ortaya koymak değil, aksine var olan ama perdeli bulunan bir şeyin perdesini aralayıp ihsân şuuruyla olaylara ve âleme bakmaktır. Hadis-i kudsîde anlatıldığı gibi, ibâdetlerle vuslata erenler veya kullukta ihsân şuurunu yakalayanlar bu sırrı kavrama bahtiyarlığına erişmektedirler. Tasavvufun ulaştırmak istediği tevhîd anlayışı işte budur. İbâdet sonucu meydana gelen aşk ve sevgi ile kulun Allah’a varması, maddî değil mânevî bir vuslattır. Bunun başlangıcı kesbî, sonucu ise vehbîdir.[22]
Câhidî Ahmet Efendi bizlere ihsânın şu üç mertebesinden bahsetmektedir. Birinci mertebede kul Allah’ı görür gibi ibâdet etmeli, gönlünden başkasını çıkarmalı, yaptığı ibâdetlere karşılık herhangi bir bedel istememelidir. İkinci mertebede kendi hâllerini Hak Teâlâ’da görmeli, himmeti Hak olmalıdır. Üçüncü mertebede kul Allah’ı çokça müşâhede etmelidir; vaktinin çoğunu Allah’a teveccüh ile geçirmelidir.[23]
İhsân mertebesi, imanın özü, rûhu ve kemâlidir. İhsân menzili diğer bütün menzilleri içerir ve ihsânın üç derecesi var. Birincisi maksadın güzel ve bilinçli; ikincisi irâdenin kararlı; üçüncüsü ihsânda bulunanın temiz bir hâle sahip olmasıdır. İhsân mertebesinde bulunanlar bir zarûret, ihtiyaç veya delil olmadan Allah’la olan mânevî hâllerini belli etmezler. Bazen mânevî hâllerde hakkı bâtıl ile karıştığından dâimâ hâllerini denetler, düzeltir ve temiz tutmaya çalışırlar. Rahmet çeşmesinden akan bir su olarak ihsân nimeti, kuldaki bütün şerleri defeder, kötülük ve pislik ateşini söndürür, şer ve fesadı yok eder. İhsân ehlinin temiz rûhu âb-ı hayattır, cehennem ateşini söndürür. Nefis ateşini söndürmek isteyenlerin gönlüne rahmet suyu salıverilir. Rahmet suyunun çeşmesi mü’mindir, rahmet suyu ihsân ehlinin temiz rûhudur. Ama o suyun ateşini söndürmesini istemeyen nefis ondan kaçmaktadır.[24]
Hıfniyye Tarîkatı şeyhi Mahmûd el-Kürdî (ö. 1195/1781) tasavvuf eğitiminde İslâm, iman ve ihsân üçlüsünün yerini özlü bir şekilde ifade eder ve der ki; “İyilik, erdem ve güzellikler yoluna girenler bütün tasalardan ve zararlardan selâmete eresin. Tasavvufî eğitimin mertebeleri şu üç merhaledir: İslâm, iman ve ihsân.”[25]
Şeyh Mahmûd’un bu hikmeti bütün hikmetlerin mânâsını kendisinde toplayan kapsamlı bir hikmettir. İyilik, erdem ve güzellik yolları; zühd, tevekkül, nefis terbiyesi, zikir, riyâzet, seherlerde uyanık olmak, dile hâkimiyet, lüzumsuz konuşmalardan kaçınmak, Rabb’imiz ile baş başa kalıp bütün mâsivâdan uzaklaşmak, uzlet, yaratılmışlara karşı edepli olmak, insanların ellerindekilere göz dikmemek, ihlâs, kanaat, Allah’ın büyüklüğü karşısında ne âciz bir varlık olduğumuzu ve hiçliğimizi anlamak, Allah yoluna samîmiyetle baş koymak gibi kişiyi Allah’ın rızâsına eriştiren yollardan ibarettir. Bu sebeple söz konusu hikmet Peygamber Efendimiz’in “cevâmiu’l-kelîm” tarzındaki sözleri gibi az sözle çok mânâlar ifade eden hikmetler cinsindendir. Tasavvufî eğitimde kat edilmesi gereken iyilik ve erdem yolları, Allah’ın emirlerini tutup O’nun yasaklarından kaçınmaktan ibarettir. Bu da, “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, hangi şeyden sakındırdıysa ondan sakının.”[26] âyetinin hükmüne tâbi olmaktır. Bu âyet hem bedenin hem de kalbin amellerini düzenlemektedir. Allah’ın sûretlere değil sadece kalplere bakacağını ifade eden[27] ve Hz. Ebû Bekir’in oruç ve namazla değil, kalbine yüklenen bir ağırlık konumundaki vakar sebebiyle sahâbenin en faziletlisi olduğunu bildiren[28] hadisler kalbî amellerin önemine işaret etmektedir.
Tasavvufî eğitimin üç mertebesinden birincisi olan İslâm makamı bütün iman edenlerin ilk merhalesidir. İman makamı havâs denilen seçkin mü’minler için kalbin esaslı bir mîrâcıdır. İhsân makamı ise Hakk’a yakın olmanın şevkine eren mukarrebûn zümresi demek olan havâssu’l-havâs denilen seçkinlerin seçkinleri için rûhun ilk miracıdır. İslâm mertebesi dinin her emrini fiilen yerine getirmek; iman makamı ilahi emirleri gönlün teslimiyetiyle yerine getirilmek; ihsân kalitesi ise Allah’ı rûhumuzla müşâhede edebilmektir.[29]
Muhammed Emîn Erbilî’ye (ö. 1332/1914) göre kulun, her daim kendisini görüyor hissiyle Yüce Allah’a yapacağı ibâdet, müşâhede makamında yapacağı ibâdetten daha üstündür. Seyyid Şerîf Cürcânî de (ö. 816/1413) kulun bu makamdaki müşâhedesinin hakîkî bir müşâhede olmayıp yakîn düzeyinde olduğuna vurgu yapmaktadır.[30] Kulun kendisini Allah’ın her gördüğü şuurunda hareket etmesi, ihlâs ile yapılmış bir ameldir. İhsân makamına ulaşan kul, günah işlemekten özenle kaçınmaya çalışır.[31]
Tasavvuf, ihsân duygusunun müesseseleşmiş şeklidir. Din âdetâ bir süt gibidir. Sütten tereyağı, peynir, çökelek, yoğurt ve ayran yapılır. Akıllı kimse ihtiyaçlar doğrultusunda hareket eder. Evde tereyağı varsa, sütten bir daha tereyağı çıkartmaz. Peynir yoksa peynir yapar; yoğurt yoksa yoğurt yapar. Sütte bu mamullerin hepsi mündemiçtir ve bu mamullerin hepsi süttendir. Fıkıh, hadis, tefsir ve tasavvuf ilimleri sütten yağ, yoğurt veya peynir imal etmenin yol ve yöntemleridir.[32]
Fâtiha Sûresi Kur’an’ın özü olduğu gibi Cibril hadisi de sünnetin özüdür. Dinin temel ilkelerini kavrama açısından çok önemli olan bu hadiste Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimiz’e dinin rukünleri olan iman, İslâm ve ihsânı sormuştur. Bu mülâkat sonrasında Peygamber Efendimiz; “Cebraîl, size dininizi öğretmek için gelmiştir.” buyurmuşlardır. Din kendi içinde böyle bir bütünlüğe sahiptir. Bu üç ilkeden herhangi biri ihmal olunduğu zaman din eksik kalmış olur. Kısacası, dinin kemâli bu üç ilkenin birliğindedir.
İslâm, insanın davranışlarını yönlendiren amelî ilkeler bütünüdür. Bu ilke vasıtasıyla birey, ibâdetlerini, muâmelâtını, toplumsal ilişkilerini düzenler.
İman, kalbin tasdîkiyle alakalı îtikâdî ilkeler bütünüdür. Bu ilke Allah’a, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına ve âhiret gününe inanmayı düzenler. Kalp, şuhûd ve zevk hâline dayanmaksızın tasdîk eder. Bundan sonra kalp delilleri görür; deliller de onu tasdîk ve yakîne götürür.
İhsâna gelince, kulun rûhunu, Allâhu Teâlâ’nın kendisini gördüğü ve kendisiyle beraber olduğunu hissetmeye götüren özel bir bağdır. Böylece insan nefsinden sıyrılarak “Yuhibbuhum ve yuhibbunehû” sırrına mazhar olup, zevk ve müşâhede mertebesine yükselir. Zevk ve müşâhede duyusal bir tatma ve görmeden ziyâde rûhî bir hâldir. Onunla insanın sırrı Mevlâ’sına ulaşır. Peygamber Efendimiz ihsândan bahsederken, “Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir, her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” der. Bir başka rivâyette ise, “Allah’tan O’nu görüyormuşçasına korkmandır.” şeklindedir. Dolayısıyla ihsân, kulu Mevlâ’sının huzurunda olduğu bilincine götüren, O’na kurbiyyetten başka, onu her şeyden uzaklaştıran mânevî bir hâldir. Zâhirde İslâm, bâtında da iman ilkesi olmadan ihsân gerçekleşmez. Bunun mânâsı şudur: Tasavvuf, İslâm ve iman rükünleri olmaksızın elde edilemez. Binâenaleyh şerîatın herhangi bir hükmünü yahut da imanın herhangi bir hakîkatini göz ardı ederek tasavvuf yolunda olduğunu söyleyen kimse zındıktır.[33]
Özetle İslâm makamı fıkhın, iman makamı akâidin, ihsân makamı da tasavvufun konusu olmuştur. İhsân makamı dinin rûhudur. Kulun Allah katında yükselebileceği en yüksek makamı ifade eder.[34]
[1] Abdurrezzak el-Kâşânî, Mu’cemu Istılahatı’s-Sufiyye, tah. Abdülâl Şahin, Daru’l-Inad, Kahire 1992, s. 52; Şerif Ali b. Muhammed el-Cürcậnî, Kitậbü’t-Ta’rifật, Dậru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1995, s. 12; Rağıb el-Isfahanî, Müfredât Kur’ân Kavramları Sözlüğü, trc. Abdülbaki Güneş ve Mehmet Yolcu, Çıra Yayınları, İstanbul 2010, s. 285.
[2] Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî, el-Luma’, thk. Abdülhalim Mahmud & Abdülbaki Sürur, Kahire 1960, ss.17-20,163; Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, Mektebetu’l-Kahire, Kahire 1973, s.360-361; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri & Deyimleri Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul 2004, s. 299; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1995, s. 259.
[3] 32/Secde, 7: “Yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yapıp insanı ilkin çamurdan yarattı.”
[4] 16/Nahl, 90; Hüseyin Polat, “Kur’an’ı Kerim’de İhsan Kavramına Filolojik Bir Yaklaşım”, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, c.: III, sayı: 2, s. 113-133.
[5] Buhârî, Tefsîr, 2.
[6] “Allah, her işte ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir...” Bkz. Müslim, Sayd ve Zebâih, 57.
[7] Buhârî, İman, 31.
[8] Müslim, Cenâiz, 15; Ebû Dâvud, Cenâiz, 34.
[9] Müslim, Tahâret, 33.
[10] Müslim, Sayd, 57.
[11] Tirmizî, Diyât, 14.
[12] Mehmet Ünal, “Kur’an ve Sünnette Edeb ve Estetik”, Elmalı’da Edeb ve Estetik, ed. Ahmet Ögke, Kutlu Avcı Ofset, Ankara 2019, s. 68-71.
[13] Buhâri, İman, 37;Müslim, İman, 5.
[14] Serrâc, Lüma’, s.17-20.
[15] Necmüddin Kübra, Usûlu Aşere- Risale İle’l-Hâim-Fevâihu’l-Cemâl-Tasavvufî Hayat, haz. Mustafa Kara, Dergâh Yayınları, İstanbul 1980, s. 69; Hamdi Kızıler, Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi, Tutku Yayıncılık, Ankara 2006, s. 250.
[16] Müslim, İman, 1.
[17] Bakara, 2/115.
[18] Tevbe, 9/100.
[19] Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’leleri, Erkam Yayınları, İstanbul 2004, s. 20-22.
[20] Frithjof Schuon, Tasavvuf kabuk ve öz, trc. Veysel Sezigen, İz Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 127.
[21] Buharî, Rikak, 37.
[22] Yılmaz, Tasavvuf Mes’leleri, s. 48-49.
[23] Câhidî Ahmed Efendi, Kitâbü’n-Nasîha, Süleymaniye Kütüphanesi, İbrahim Efendi Bölümü, no: 350, vr.109b; Kızıler, Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi, s. 251.
[24] Süleyman Uludağ, Hayata Sûfî Gözüyle Bakmak İnsan-İslâm-İrfan, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2017, s. 439.
[25] Mevlüt Özçelik, “İhyâü’l-Kulûb İsimli Eser Bağlamında Şeyh Mahmud el-Kürdî’nin Tasavvufa Dair Hikmetleri”, Kocaeli İlahiyat Dergisi, 6(2), 2022, s. 441-442.
[26] el-Haşr, 59/7.
[27] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 7/495.
[28] Ebû İshâk İbrâhim b. Abdillâh Huttelî, el-Muhabbetü li’llâhi Sübhâneh, thk. Âdil b. Abdi’şŞekûr er-Rızkî, Dâru’l-Hadâra, Riyad 2003, s. 60; Ebû Bekr Muhammed b. Ebî İshâk Kelâbâzî, Bahru’l-fevâid, thk. Muhammed Hasan İsmail & Ahmed Ferîd el-Mezîdî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1999, s. 276.
[29] Mevlüt Özçelik, “İhyâü’l-Kulûb İsimli Eser Bağlamında Şeyh Mahmud el-Kürdî’nin Tasavvufa Dair Hikmetleri”, Kocaeli İlahiyat Dergisi, 6(2), 2022, s. 441-442.
[30] Cürcậnî, Kitậbü’t-Ta’rifật, s. 13.
[31] Mesut Yiğit, “Muhammed Emin Erbilî’nin Tenvîru’l-Kulûb Adlı Eserinde Tasavvuf Anlayışı”, İslâm Düşüncesinde Eleştiri Kültürü Ve Tahammül Ahlâkı–III (M. XII. – XIX. Yüzyıl Arası), ed. Teceli Karasu & Mahsum Aytepe, İlbey Matbaa, İstanbul 2021, s. 122.
[32] Ömer Tuğrul İnançer, “Varlık Dairesinde Her Şey Birdir”, Tasavvuf Seni Çağırıyor Kendini Bilmek İstemez misin?, haz. Ercan Alkan, Hayykitap, 2. Baskı, İstanbul 2012, s. 55.
[33] Mahmud Ebu’l-Hüdâ el-Hüseynî, “Dinin Kemâli Üç İlkenin Birliğindedir”, Tasavvuf Seni Çağırıyor Kendini Bilmek İstemez misin?, haz. Ercan Alkan, Hayykitap, 2. Baskı, İstanbul 2012, s. 103.
[34] el-Hüseynî, “Dinin Kemâli Üç İlkenin Birliğindedir”, Tasavvuf Seni Çağırıyor, s. 104.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Günümüz Müslümanları kendi Müslümanlıklarını koruma endişesi yanında bir de çocuklarının Müslümanlığını koruma endişesi taşımaktadırlar. Hatta çocuklarına yönelik endişeleri kendi Müslümanlıklarını ku...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Gündelik hayatta bazı kelimeleri, ne anlama geldiklerini ve ağırlıklarını düşünmeden çok rahat bir şekilde söyleriz. Bunlar dilimizde sıradanlaşmıştır ve mânevî bir ağırlığı kalmamıştır. Meselâ karşım...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Dünya Savaşı sırasında Medine'nin boşaltılmasına karar verilince, Mukaddes Emânetlerin Topkapı Sarayı'na gönderilmesi uygun görüldü. Zira zâyî olma tehlikesi mevcuttu. Hicaz Kuvve-i Seferiye Kumandanı...
Yazar: Resul KESENCELİ
Devletimiz ebed-müddet bir çınarMilletimiz her dem kaynayan pınarPolisimiz yurtta huzūru sağlarGençlerimiz için koca dünyā darYer, gök götürmez ordularımız varİnsanımız dāimā hakkı tutarŞeytan vesvese...
Şair: Bekir OĞUZBAŞARAN