Zikrin Erdirici Gücü
Tasavvufî eğitimin en temel olgusu zikre devamdır. Zikreden kul Rabbi ile beraber olduğunun bilincine ermeye çalışır. Zikirle ihsan duygusuna bürünen sâlik, kendisini sürekli Allah’ın gözetimi altında tutmaya başlar. Zikirle kurbiyet ve ihsan makamlarına eren sâlik, iç dünyasını kıvama erdirdikçe şahsiyetli, erdemli ve ahlâklı davranışlarda bulunma seyrine koyulur. Tilâvet, tezekkür, tefekkür ve murâkabe çabalarıyla muhabbetullahın gerçekleşmesi hedeflenir. Tasavvufî tecrübenin her merhalesinde, ruhsal yolculuğun her bir seyrinde ve mânevî gelişimin her bir safhasında sürekli bir şekilde ve ciddiyetle yerine getirilmesi gereken en temel ibâdet, zikirdir.[1]
Zikir ibâdeti gösteriye dönüştürülecek, riyâya bulaştırılacak, bilincin kaybına yol açacak, taşkınlıklarla kişiyi kendinden kaybettirecek bir ibâdet değildir. Zikrin içsel, derûnî, mânevî, kalbî ve ciddiyetle yapılması esastır. Kalbî ve hafî zikri esas alan Nakşbendiyye Tarîkatı’nın büyükleri böylesi bir kalitede gerçekleşecek zikir usulüne “habs-i nefes” adını vermişlerdir. Habs-i nefes uygulamasıyla gerçekleştirilen zikir, sessiz ve titizlikle yapılan bir zikirdir. Habs-i nefes deneyiminde dudaklar kapatılır, dil damağa yapıştırılır, burundan nefes alarak, hatta nefes tutularak zikir çekilir.[2] Habs-i nefesle sâlik tam bir konsantrasyona erer, himmetini yüksek tutar, hedefine kilitlenir, zihinsel, duygusal ve ruhsal dağınıklıktan kendini kurtarır, Allah’ı tefekkür eder, gayrıdan soyutlanıp vazifesinin bilincine ermeye başlar. Böylesi bir zikir Hakk’ı hatırlamanın, gafletten kurtulmanın ve dağınıklıktan kaçınmanın en güzel tecrübesidir.[3]
Her an ve her yerde zikredilebilse de zikrin belli bir zaman ve çok özel mekânlarda yapılmış olanı çok daha etkili olmaktadır. Mübârek gün ve gecelerde yapılan, seher vakitlerinde icrâ kılınan, namaz vakitlerinde gerçekleştirilen zikirlerin çok daha özel tesirleri bulunmaktadır. Otururken, ayaktayken, yatarken, çalışırken ve her anda yapılan zikrin kıymeti son derece önemlidir. Zikir ibâdetini ciddiye alıp özel bir vakit ayırarak ve özel ortam seçerek yapılan zikirler kişiye daha büyük tesirler icrâ kılmaktadır. Zikrin şuurlu bir şekilde yapılabilmesi için gürültüden uzak, tenhâ ve loş mekânlarda yapılması gerekmektedir. Camide, mescitte, tekkede, sâlihlerin meclislerinde, evimizin tenhâ bir köşesinde boynu bükük, gözleri yaşlı, diz üstü, kalbe nâzır ve bütün vücudun hissedeceği şekilde zikre koyulmamız mânevî gelişimize büyük etki yapacaktır.
“(O gerçek akıl sâhibi) mü’minler, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allah’ı dâimâ zikrederler ve göklerle yerin yaradılışı hakkında tefekkür ederler.”[4] âyet-i kerimesinde belirtildiği üzere her zaman ve her hâlimizde kendimizi zikre vermemiz istenmektedir. İç aksiyonun en mükemmel şekli olan zikir, ibâdetin özüdür. İbâdetler arasında özellikle zikir, Allah ile kul arasındaki perdeleri ortadan kaldıran bir ibâdettir. Zikirle gafletin giderilmesi ve her an Hakk’ı yâd etme bilinci sağlanır. Zikirle misâk akdimizi hatırlar, fıtratımıza dönmeye çalışır, misâkta Allah’a verdiğimiz söze sâdık kalma gayretine bürünürüz. Zikir, aşk yolundaki ilk adımdır; çünkü biri birini severse onun adını sık sık anmak, sürekli onu hatırlamak ister. İçinde Allah aşkının bulunduğu kalp, sürekli zikrin yuvası olur.[5]
Zikir bizi ilâhî rızâyı kazanma azmiyle hayata bağlar. Zikir, aslında duâmızla çabamızı birleştirme seyridir. Çoklukta birliği ve kalabalıkta yalnızlığı başarmamıza imkân verir. Dağ başına, ev köşesine çekilerek, hayattan ve insandan kaçarak zikre koyulmak herkesin yapabileceği bir iştir. Önemli olan aynı işi hayata ve hadiselere karışarak yapabilmektedir.[6]
Mürşid-i kâmiller zikir telkinlerini müritlerinin ihtiyacına, kâbiliyet ve kapasitesine göre yapar. Kuş bakıcısı nasıl her kuşun yiyeceği miktarı bilip ona göre yem veriyorsa mürşid-i kâmiller de müritlerinin kâbiliyetini bilip ona göre terbiye etmektedirler. Ubeydullah Ahrâr’ın dergâhına intisap arzusuyla varan Mevlânâzâde Otrârî, “Acaba bana ne zaman zikir telkin edecek!” diye merak ederken, Hace Ahrâr (ö. 895/1489) ona dönüp “Her iş, herkese münâsip değildir. İntisapla gerçekleşecek zikir tâkati olanlar içindir. Sizin bedeniniz bunu kaldıramaz!”[7] demiştir.
Zikrin bilinçli ve şuurlu bir şekilde yapılması, zikre tefekkürün eşlik etmesi, zikrin bütün benliğimize sirâyet etmesi esastır. Kelime-i tevhîd zikri çekilirken “lâ ilâhe” diyen zâkir, bütün yaratılmışların fânî olduğunu düşünür, hepsini yok sayar, zihinsel dağınıklıktan kurtulmaya çalışır. “İlla’llâh” derken ise Allah’ın ezelî ve ebedî varlığına dikkat kesilir, sevilip bağlanılacak yegâne varlığın Allah (c.c.) olduğuna inanır. “Lâ ilâhe illallâh” zikrini, “lâ ma’bûde illallâh”, “lâ maksûde illa’llâh” ve “lâ mevcûde illa’llâh” yakarışları takip eder. Nefy u isbât zikri çekilirken “lâ ilahe” diyen zâkir, mâsivâdan ve ağyârdan yüz çevirir. “İlla’llâh” derken ise Allah’a yönelip candan bağlanır.[8]
Ahmet Kâsânî’ye (ö. 866/1461) göre başlangıç düzeyindeki dervişlerin zikri dilin ve kalbin Hakk’ı yâd etmesi, orta düzeydeki dervişlerin zikri, kalbin zikreder hâle gelmesi, zirve deneyim gerçekleştiren dervişlerin zikri beşerî sıfatlardan soyutlanmaktır.[9] Yeseviyye şeyhlerinden İsmail Ata müritlerine zikir telkin ettikten sonra şu tavsiyede bulunur: “Bu dünyayı gökyüzü gibi boş düşün. Sen varsın ve Hak Teâlâ var. Öyle zikret ki tevhîd nurlarının galebesiyle sadece Hak Teâlâ kalsın, sen ortadan çık.”[10] Ubeydullah Ahrâr’a göre zikirden maksat, kalpte yerleşen Allah sevgisinin yansımasını sağlamak, sevgi ve hürmetle kulun sürekli Allah ile birlikte olmasını gerçekleştirmektir. Zikirden maksat, Hakk’ın dışındaki her şeyi kalpten temizlemektir. Zikrin hakîkati, kalpten gafleti uzaklaştırmaktır. Hâce Ahrâr, “Unuttuğun zaman Rabb’ini zikret!” âyetini; “Allah’tan gayrısını, nefsini, zikrin içinde zikrini ve kendini unuttuğun zaman Rabb’ini zikret!”[11] diye yorumlamıştır. Bahâeddîn Nakşbend’e (ö. 791/1388) göre zikirden maksat, “Allah” ve “lâ ilâhe illallâh” derken sebepten müsebbibe gitmek ve nimetin müsebbipten geldiğini görmektir. Ona göre zikrin hakîkati, gaflet meydanından müşâhede fezâsına çıkmaktır.[12] Bâkî Billâh’a (ö. 1012/1603) göre hakîkî zikir, kişinin bütün uzuvlarıyla birlikte zikretmesidir.[13] Kalbin yanında bütün vücudun zikre iştirak edebilmesi için önce rûhun derinliklerindeki farklı mertebelerin zikre katılması gerekmektedir.[14] Öyle ki zikirde son noktaya ulaşan derviş, diliyle birlikte yedi uzvunun, tüyleri ve tırnaklarının da zikre iştirak etmesini sağlar. Zikreden kalbi kendine eşlik eden uzuvların zikrini duyar ve görür. Bu duyuş sebebiyle ısınır, kuvvetlenir, zikre muvâfakat ve iştirâk eder. Kırk gün gerçekleşen kalp zikrinin sonunda biriken nurlarla kalp aydınlanır. Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir. Kalp ile tefekkür ise ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek, yaprak ve çiçek çıkarmasını beklemeden ondan meyve istemek hata olur. Meyve alabilmek için ağacı beslemek, ona su vermek, ayrık otlarından etrafını temizlemek gerekmektedir. Zikrin neticesinde mânevî bir çocuk doğar, o da tefekkür ve Hakk’ın yollarına ulaşmaktır. Bu durum, Hak Teâlâ’nın lütfu ile zuhûr eder.[15]
Zikir esnasında kendinden geçip bağırmak, hazımsızlıktan olur. Hazmeden insan, ses çıkartmaz. Hazmedemeyen insan, heyecanı taştığı ve heyecanına hâkim olamadığı için bağırır. Bu da çok makbul değildir. Sessiz olmak gerekmektedir. Deryaları yutmak ama sesimizi çıkartmamak lâzımdır.
Câhidî Ahmed Efendi (ö. 1070/1660) zikrin üç mertebesinden bahsetmektedir. Zikrin ilk mertebesi Allah’a karşı yapılan bütün ibâdetler, duâ ve senâlardır. Bu aşama hazırlık aşamasıdır. İkinci mertebe sır ile zikretmektir. Daha önce kalben hazırlanan zâkir, Hakk’a doğru yol alarak sır makamında Allah’ı idrâk etmeye başlar. Bu mertebede kendi mâhiyetini anlamaya, zikrettiği kelimelerin mânâsını kavramaya çalışır. Zikrin üçüncü mertebesi rûhen zikretmektir. Artık bu âlemden geçip Allah’ın da kendisini zikrettiğini anlar ve Hak ile mevcut olmalıdır. Bu makam kesbî değil, Allah’tan bir lütuf ve ihsan olarak verilmiştir.[16]
Câhidî Ahmed Efendi bu üç mertebedeki zikri manzûmesinde şu şekilde dile getirmektedir:
Her kelâmın a’lâsı
Lâ ilâhe illallâh
Cümle varın Mevlâ’sı
Lâ ilâhe illallâh
Cümle derdin dermânı
Koma dilinden anı
Mü’minlerin îmânı
Lâ ilâhe illallâh
Tâliblerin şükrüdür
Kalblerin fikridir
Dillerin zikridir
Lâ ilâhe illallâh
Cümle esmâ-yı hâdî
Budur dinin ‘imâdı
Pak eyleyen ‘ibâdı
Lâ ilâhe illallâh.[17]
Şerîat kapısının âlimi ve tarîkat kapısının ârifi konumundaki bir mürşid-i kâmile intisâbeden müridin hedefi ilâhî rızâyı elde etmek, kalp zikrini icrâ kılmak olmalıdır. Kalp zikrini çekebilenler tevhîd makamına ermiş olurlar. Tevhîd-i şerîfin kıymetini bilenler, onu aslâ dillerinden düşürmez.[18]
Hem soyutlanmayı hem de hakîkate bendeliği ihtivâ etmesi sebebiyle kelime-i tevhîd zikri, zikr-i câmi’ kabul edilmektedir. Tevhîd zikri bütün karanlıkları giderirken ilâhî nurla kişinin aydınlanmasını sağlar.[19]
Ferdî ve toplu olarak yapılmasına göre hafî ve cehrî şeklinde bir ayrıma gidilen zikir[20], tarîkatların temel eğitim metodudur. Ferdî zikir; günlük ve haftalık yapılması istenen vird/evrâd mâhiyetindedir. Sayısı, süresi, hangi zikirlerin çekileceği mürşid tarafından belirlenir ve tarif üzere çekilir. Şayet günlük vazife bir duâ ise ona hizb/ahzâb denir. Nakşbendîlerin zikir yöntemi hafîdir. Mevlevîlerin zikri cehrî olup “semâ” adını alır. Halvetîler “darb-ı esma”, Rıfaî ve Sadîler “zikr-i kıyâm”, Kâdirîler “deverân”ı benimsemişlerdir.[21]
Zikr-i sultânî olarak kabul edilen kalbî zikir, lafız, söz, ihfâ ve cehr olmadan kalp ile yapılan zikirdir.[22] Buna göre zikir, lisâna mahsus değildir. Kalp hazır olduktan sonra dil zikretmese de kişi zâkirdir. Asıl zikir kalbî olandır. Zikir nisyân karşılığındadır. Kalbî zikirde bedenin hareketine gerek olmadığından lisânî zikirden daha kolaydır. Lisânî zikir, kalbî zikrin eseridir.[23]
Allah’ı zikir, kişinin O’nun kendisini koruyup kolladığının ve gözetlediğinin şuurunda olmasıdır. Dil ile zikrettiği hâlde, bu halden uzak olan kişi hakîkî mânâda zikretmemiştir. Yani dil ile zikri, kalbin zikrinden ibaret bulan Kelâbâzî (ö. 380/990), kalbin zikrini zikredileni müşâhede olarak yorumlar. Kalbi müşâhedeye ulaşamayan kişinin diliyle zikretse bile gâfil olduğunu söyler. Allah’ı kalb huzuru, müşâhede ve dil ile zikreden kişinin fuâdıyla Allah’a baktığını ve dolayısıyla bu durumdaki kişinin sanki cennet bahçelerinde dolaşmış gibi olacağını söyler. Fecrin doğumu ile sabah namazı arası nefislerin gözlerin ve bedenin uyanık olduğu zamandır. Bu vakti uyuyarak geçiren doğal dengesine aykırı hareket etmiştir. Seheri uykuda geçenin gündüzü verimsiz olur.[24]
Sûfîlerin gizli zikrine meleklerin vâkıf olamayacağını ve bunun Allah ile kul arasında bir sır olduğunu kabul ettiklerini ifade eden Kuşeyrî (ö. 465/1073), zikri Allah’a giden yolun esası olarak kabul eder. Ona göre kul, dilin zikri ile dâimî zikir hâline ulaşır.[25]
[1] Necdet Tosun, Bahâeddîn Nakşbend-Hayatı, Görüşleri, Tarikatı-, İnsan Yayınları, İstanbul 2002, s. 301.
[2] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 302.
[3] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 303-304.
[4] 3/Âl-i İmrân, 191.
[5] Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, trc. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001, s.170.
[6] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, Yeni Boyut, 8. Baskı, İstanbul 1998, s. 304.
[7] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 306.
[8] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 306.
[9] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 306-307.
[10] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 307.
[11] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 307.
[12] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 307.
[13] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 307.
[14] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 307.
[15] Hâce Yusuf Hemedânî, Rutbetu’l-Hayat (Hayat Nedir?), çev. Necdet Tosun, İnsan Yayınları, İstanbul 1998, s. 56, 64, 71.
[16] Câhidî Ahmed Efendi, Kitâbü’n-Nasîha, Süleymaniye Kütüphanesi, İbrahim Efendi Bölümü, no: 350, vr.107b-108a; Hamdi Kızıler, Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi, Tutku Yayıncılık, Ankara 2006, s. 227.
[17] Câhidî Ahmed Efendi, Divan, Süleymaniye Kütüphanesi., Uşşâki Tekkesi B1., no:245, vr.2b-3a; Hamdi Kızıler, Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi, s. 106.
[18] Mehmed Şâkir Efendi, “Nâtıku’s-Savâb”, Cerrâhîlik Metinleri, ed. Mehmet Cemâl Öztürk, Ketebe Kitap ve Dergi Yayıncılığı, İstanbul 2018, s. 63.
[19] Ali Namlı, Bursevî, İsmail Hakkı Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 303-304.
[20] Necdet Tosun, Zikir ve Tefekkür, Hacegân Yay., İstanbul 2013, s. 33.
[21] Ahmet Cahid Haksever, Tasavvufu Anlama Kılavuzu, Otto Yay., Ankara2017, s. 53; Esma Öztürk, “Abdülvehhab eş-Şa’rani (ö.973/1565) Perspektifinde Zikir”. İslami Araştırmalar Dergisi, 30(3), 2019, s. 470.
[22] Namlı, Bursevî, İsmail Hakkı Hayatı, s. 297.
[23] Namlı, Bursevî, İsmail Hakkı Hayatı, s. 299.
[24] Vahit Göktaş, Hicri IV. Asır Buhara’da Tasavvuf Kelâbâzî Örneği, Meydan Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 271.
[25] Ebü’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risậletü’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz. Ma’ruf Zerrik-Ali Abdülhamid Baltacı, Dârü’l-Hayr, Beyrut 1993, s. 221; Ali Bolat, Muhammed Nûru’l-Arabî Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Etüt Yayınları, Samsun 2010, s. 84.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Gönül coğrafyamızın önde gelen şehirlerinden biri de Üsküp’dür. Üsküp bir Osmanlı şehridir. Camisiyle, kubbesiyle, minaresiyle, dergâhıyla mâneviyatı yüksek bir şehirdir. Çarşısı ve pazarıyla bereketl...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
-Ömer Halisdemir’in aziz ruhuna-Bin beş yüz yıl akmış kana,Ne göz yumduk ne yenildik...Nasıl el kalkmış Osman’a?Biz Osman’ı nâmus bildik,Şehid düştük, darp edildik...Nizâmülmülk bir dehâydı,Haşhâşîler...
Şair: Halil GÖKKAYA
Gökyüzünü süsleyenAdı güzel Allah’ım.Her canlıyı besleyenAdı güzel Allah’ım.Hasretinle yanarız,Gül dalına konarız,Daim Seni anarız,Adı güzel Allah’ım.Anneleri översin,Çocukları seversin,Bize kullarım ...
Şair: Bestami YAZGAN
Yûnus Emre’nin üzerinde durduğu en temel konu birlik ve beraberlik rûhudur. Birlikten güç doğacağını, acıların giderilmesi ve tatlılıkların paylaşılması husûsunda ortak hareket edilmesi, yüreklerin or...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE