Yerde Tevazu, Gökte Ferahlık
İnsan, var olduğu günden bu yana kendi varlığını anlama ve bir yere oturtma çabası içindedir. Bu çaba kimi zaman gururun ve kibrin dik yamaçlarında kaybolmaya, kimi zaman da sadeliğin ve inceliğin durgun sularına ulaşmaya evrilir. Modern çağın her şeyi sergilemeyi, bağırmayı ve kendini öne çıkarmayı dayattığı bir dünyada; sesini kısmak, başını öne eğmek ve kendi sınırlarını bilmek âdeta unutulmuş bir sanattır. Oysa bir insanı toplumsal ve ruhsal olarak olgunlaştıran en temel erdem, kibir dağlarını düzleyen tevazudur.
Bu köklü erdemin zihinsel ve dilsel köklerine inmek, onun sunduğu ahlakî derinliği anlamanın ilk adımıdır. Tevazu kelimesi, dilimize Arapçadan geçmiş köklü bir kavramdır. Bu kök, en yalın anlamıyla yere bırakmak ve konumlandırmak manalarına gelir. Kelime kişinin kendi isteği ve iradesiyle kendini büyük görmemesi, sınırlarını bilerek kibirden sıyrılması durumunu ifade eder.
Etimolojik olarak incelediğimizde bu kavram bize şunları fısıldar: Kökündeki aşağı koymak eylemi, insanın omuzlarındaki benlik, itibar ve kibir yükünü yere bırakması demektir. Aynı kökten türeyen "mevzi" ve "vaziyet" gibi sözcükler, insanın evrendeki gerçek yerini, kendi mütevazı konumunu tayin etmesiyle ilişkilidir. Bu aslında kişinin basbayağı ezilmesi değil, kendi yüksekliğini bilmesine rağmen kendi rızasıyla toprağa yakın durmayı seçmesidir.
Tevazu, insanın kendi değerinden vazgeçmesi ya da zayıflık göstermesi değildir. Aksine, içsel özgüveni tam olan insanların sığınabileceği en yüksek kaledir. Kibir, içi boş bir balondur; en küçük bir temasla patlar ve yok olur. Tevazu ise kökleri toprağın derinliklerine uzanan ulu bir çınar gibidir; rüzgâr ne kadar sert eserse essin, eğilir ama kırılmaz. İnsan kendi benliğini merkeze almaktan vazgeçtiği an, çevresindeki dünyayı ve diğer varlıkları gerçek manada görmeye ve anlamaya başlar.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in o hikmet dolu, derin kelamında buyrulduğu gibi:
"Yerde tevazu, gökte ferahlık vardır."
Bu özlü söz, insan ruhunun psikolojik ve manevi dengesini muazzam bir edebî derinlikle özetler. Ayakları yere basan, toprağın sadeliğine bürünen ve başkalarına tepeden bakmayan bir insan; ruhunu kibrin dar ve boğucu zindanından kurtarmış olur. Biz aciz insanlar Peygamber öğüdünü dinlemeli; daraldığımızda göğe, tevazu duyduğumuzda ise yere bakmalıyız.
Meyvesi bol olan ağacın dalı nasıl yere eğilirse bilgisi, görgüsü ve ruhsal olgunluğu artan insan da öyle alçak gönüllü olur. Aslına bakarsak tevazu sahibi insan da toprak gibidir; gösterişsizdir ama bereketlidir. Günümüz insanının en büyük çelişkisi, görünür olarak büyümek isterken içsel olarak küçülmesidir. Oysa asıl büyüklük, kitlelerin alkışında değil, kendi iç huzurumuzun derinliğinde gizlidir.
H. İklil ABBASOĞLU
Yazar
Kitap okumak, okuyanı muhakkak surette, sureten çirkin de olsa güzelleştirir.Esas ruhen güzelleştirir; nihayetinde asil ve makbul bir varlık haline getirir.Üstat Cemil Meriç:“Kitap okumak zekâyı kibar...
Yazar: Bengisu HAYAT
İnsanı insan yapan değerlerin başında edep ve hayâ gelir. Edep, bir insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı duyduğu saygı ve nezaketle şekillenen bir erdemdir. Hayâ ise utanma duygusunun inceli...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Her vakit zamana, zamâne dedik,Biz böyle dedikçe açıldı gedik,Dünümüz güzelmiş, kıymet bilmedik,Fütursuz çoğaldı ahir zaman mı?Çok şeyler karıştı, ayırması zor,Damgalarlar seni, karışması zor,Taraf tu...
Şair: Rabia BARIŞ
Göz, kimi zaman sadece görmek için vardır kimi zaman ise görmekle yetinmez; derinlere işler, ruhu okşar, kalbe dokunur. İşte nergis çiçeği, yalnızca bir çiçek değildir; bir bakış, bir dokunuş, bir çağ...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU