Ruhun Pusulası
İnsan, içine doğduğu evrende her şeyden önce tutunacak bir dal, sığınacak bir liman arar. Taşın taşa değerek yükseldiği bin yıllık mimarilerde, bir evi ayakta tutan şeyin sadece harç ve tuğla olduğunu sanmak, varlığın gizemine kör bakmaktır. Ev, dört duvardan süzülen bir gölge değil; ruhun genişlediği, kalbin ilk kez kendi ritmini bulduğu bir kozadır. Ve o kozayı ilmek ilmek ören, odaların köşelerini birbirine bağlayan, rüzgâra ve zamana karşı duran en güçlü, en mukaddes ağ; sevgi ağıdır.
"Sevgi" kelimesinin kökü, Eski Türkçe dönemine, hatta dilimizin ilk yazılı belgelerine kadar uzanan "seb-" veya "sev-" fiilidir. Bu kelimeye yazılı literatürde ilk kez 8. yüzyılda, Türk dilinin ve tarihinin taşlaşmış âbideleri olan Orhun Yazıtları’nda (Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında) rastlarız. Yazıtlarda bu kök, halkın kağanını, kağanın da halkını içtenlikle benimsemesi, ona yönelmesi ve sadakatle bağlı kalması anlamlarında kullanılır.
Etimolojik olarak bu kök, sadece soyut bir hoşlanma duygusunu değil, derin bir "yönelme", "benimseme", "yakınlık duyma" ve "bütünleşme" eylemini barındırır. Zamanla bu köke gelen fiilden isim yapma ekiyle (-gi) kavuştuğumuz "sevgi", edilgen bir his olmaktan çıkıp etken bir varoluş köprüsü haline gelmiştir.
Hikâyeciliğimizin büyük ustası Sait Faik Abasıyanık sevgiyi o meşhur cümlesinde haykırır:
"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."
Sait Faik’in bahsettiği o "bir insan", ekseriyetle evimizin içinde yanı başımızda duran çekirdek ailemiz, sabah sesini ilk duyduğumuz, akşam ekmeğimizi bölüştüğümüz insan ya da insanlardır. Evinde bir insanı layıkıyla sevemeyen, onun kusurlarına merhamet hırkası giydiremeyen bir fani, sokağa çıktığında dünyayı nasıl güzelleştirebilir? Sevgi ağı, evden başlayarak dışarıya doğru genişleyen, tüm evreni sarmalamaya aday bir geometridir.
Bugün, modern dünyanın beton blokları arasında, yüksek katlı apartman dairelerinde yaşıyoruz. Evler büyüdü, tavanlar yükseldi, eşyalar lüksleşti; fakat içindeki o görünmez ağlar zayıfladı mı? İşte asıl düşünmemiz gereken budur. Bir evi ayakta tutan şey çatının sağlamlığı değil, altındaki insanların birbirine bakarken gözlerinde biriktirdiği o eski, o Orhun Yazıtları'ndan beri değişmeyen kadim "seb-" eylemidir.
Sonuç olarak; ne kadar uzağa gidersek gidelim, hangi fırtınaya yakalanırsak yakalanalım, ruhumuzun pusulası hep o ilk ağı ördüğümüz evi gösterir. Çünkü insan, o ağın ipleriyle dokunmuştur hayata. Evimizin en güçlü ağı olan sevgi; bizi geçmişe bağlayan bir kök, geleceğe taşıyan bir kanat ve şimdiki zamanın acılarına karşı göğüs gerdiren en zarif kalkanımızdır. Kelimeler değişir, mekânlar yıkılır, devirler kapanır; fakat o kadim kökten beslenen sevgi ağı, evimizi ve içindeki insanı korumaya sonsuza dek devam eder.
H. İklil TEKTAŞ
Yazar
İnsan, hafızasını kâğıda aktarmaya başladığından beri bir kılavuza, karanlıkta yolunu aydınlatacak bir ışığa ihtiyaç duyar. Bilginin sadece aktarılan bir yük değil, ruhu besleyen bir gıda olduğunu kav...
Yazar: H. İklil TEKTAŞ
Milletler, kendileri için canlarını feda eden kahramanlarıyla yaşar. Hayatları ve gelecekleri, onların omuzlarında yükselir ve var olur.Nurettin Topçu der ki: “Büyük ölüleri olmayan milletler, ebedî o...
Yazar: Bengisu HAYAT
Bazı meslekler vardır ki insanın yeryüzündeki varlık sebebine temas eder; kalemle, sözle, sabırla ve merhametle insanı yeniden yoğurur. Öğretmenlik, bu mesleklerin en ulvisidir. Çünkü öğretmen, bilgin...
Yazar: H. İklil TEKTAŞ
Ashâb-ı kiram, Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında: “Hoşlanmadığı bir şey, yüzünden anlaşılırdı.” diyor.Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisinin de çok derin anlamları vardır: “Hiç kimse diğer biri hakkında...
Yazar: Sema KORKMAZ