Osman Hulûsi Efendi’nin Bir Seyrü Sülûk Hatırası
-Sivas Meydan Cami’nde Kaleme Aldığı Bir Şiiri ve Değerlendirmesi-
Osman Hulûsi Efendi, Anadolu’nun yakın tarihinde halka hizmeti Hakk’a hizmet olarak gören, ilmî ve irfânî boyutlarıyla insanımız üzerinde derin izler bırakan yirminci yüzyılın Yûnus Emre’si olarak vasıflandırılan bir şahsiyettir.[1] Hulûsi Efendi (k.s.), toplumun her kesimine olan hizmetleri ve gönül dünyasını ihyâ adımları ile üstâdı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak’ın (k.s.) izini adım adım takip eden bir gönül eridir. İhramcızâde İsmail Efendi’nin gözetiminde mânevî yolculuğunu Sırrı Efendi ve Avni Efendi ile beraber, Sivas – Meydan Cami’nde tamamlayan Hulûsi Efendi, bu mânevî yolculuk sürecinde yaşadığı bazı olayları nakletmiş ve üstâdı vesîlesiyle gönül gözlerinin açılmasını bir şiirinde dile getirmiştir.[2] Hulûsi Efendi’nin verdiği bilgiye göre, İhramcızâde (k.s.) onları, Meydan Camii’nde (Koca Hasan Paşa) yirmi bir günlük bir sülûke tâbi tutmuş ve her aşamada derslerini nasıl takip edeceklerini onlara izah etmiştir. İhramcızâde (k.s.) Hazretleri her gün onların yanına uğrayıp ne kadar tesbih çektiklerini sorar ve derslerini yakından takip edermiş. Üç bin, beş bin zikirle meşgul olduklarını öğrendiği talebelerine yeni ders tarifinde bulunur ve mânen ilerlemeleri için gayret göstermelerini tavsiye edermiş. Hulûsi Efendi, sıranın kendisine geldiğinde İhramcızâde (k.s.) Hazretleri’nin ne kadar ders çektiğini kendisine sormadığını, bî-adet (adetsiz) şekilde kendisini seyrü sülûke tâbi tuttuğunu söylemiştir. Bu durumun sebebini izah sadedinde Hulûsi Efendi, “Uyurduk, uyanırdık ki, kalp aynı zikre devam ediyordu. Onun için bizim dersimizin adedi belirsizdi. Birçok ilâhîlerimizi orada yazmıştık.” ifadelerini nakletmiştir.[3] Bu çalışmada Hulûsi Efendi’nin Meydan Camii’ndeki seyrü sülûk sürecinden hatırası niteliğinde olan o ilâhîlerinden biri üzerinde durulacaktır.
Hulûsi Efendi’nin Sivas – Meydan Cami Seyrüsülûk Hâtırası:
Bir İlâhîsi ve Değerlendirilmesi
Şiirdeki mahareti ile son dönemin etkin şairleri arasında yer alan Hulûsi Efendi, üstâdı İhramcızâde İsmâil Efendi’nin (k.s.) nezaretinde mânevî yolculuğunu gerçekleştirdiği Meydan Camii’nde hâlet-i rûhâniyesini tasvir eden şu ilâhîyi kaleme almıştır:
Ben nâr-ı aşk ile yanıp hâk ile yeksân olmuşum
Cân u teni diri tutan kimdir ki hayrân olmuşum
Bir zerre iken kânıma erdim çü oldum âfitâb
Bir katre iken aslıma vasl ile ummân olmuşum
Hakka’l-yakînle Hakk yüzün seyr eyleyip cân sırr ile
Seyr eyleyen göz seyr olan yüz ile seyrân olmuşum
Rûhu’l-Kudüs şol nefhadır kim ölüler kıla diri
Ol Rûh-ı Kuds’üm ki dirilmiş zâr-ı pinhân olmuşum
Her kanda baksa gözlerim görmez o yârın gayrısın
Bilmem o yârı ben miyim ben mi o cânân olmuşum
Yüz dört kitâbın sırrını yârın yüzünden okuyup
Ol mushaf-ı hüsn ile dolmuş mağz-ı Kur’ân olmuşum
Derler Hulûsi her söze bürhân gerek elde velî
Yârın şuhûduyla dolup her söze bürhân olmuşum.[4]
Bu ilâhîde Hulûsi Efendi, mânevî seyrin temel harcı olan aşk ateşinin kendisini kapladığını ve onun tesiri ile nefsin varlık iddiasından sıyrılıp yokluk dehlizlerinde kayboluşunu resmederek sözlerine başlamıştır. Buna göre Hakk’a vuslat aşkının ateşi ile nefsini eriten Hulûsi Efendi, Hak karşısındaki âcizlik konumunu fark etmiş ve tevâzunun zirve işareti olan toprak ile bir olduğunu dile getirmiştir. Burada üstadı İhramcızâde İsmail Efendi’nin soyadının da toprak olduğunu hatırlatmak isabetli olacaktır. Hulûsi Efendi, seyrü sülûk sürecinde şeyhinde fânî olarak onun vasıtası ile Hak aşkının kendisini kapladığını da dile getirmiş olabilir. Hulûsi Efendi söze devamla, mânevî yolculukta açılan mânâ gözleri ile Hakk’ın tecellîlerini müşâhede edip yaratan, yaşatan ve varlık âleminde eşyanın varlığını sürdürmesini sağlayan asıl unsurun Hakk’ın tecellîleri olduğunu fark ettiğini söylemiş ve O’nun sonsuz güç ve kudreti karşısında dilinin dişinin kilitlenmesini “hayran olmak” tabiri ile nakletmiştir. Tasavvufta seyrü sülûkten amacın Hakk’ın isim, sıfat ve Zât tecellîlerini fark edip gerçek varlık olan Hakk’ın bu yüceliği karşısında kişinin konuşamaz hâle gelmesi yani “hayran olması” hedefi hatırlanacak olursa Hulûsi Efendi’nin bu mânevî yolculuktan arzuladığı hedefe üstâdının vesilesi ile ulaştığı ve bunu şiirinin ilk mısrasında ifade ettiği sonucu karşımıza çıkacaktır.[5]
Osman Hulûsi Efendi şiirin devamında, varlık sırrını çözme noktasında kişisel gayretleri ile bazı hususları idrak ettiğini fakat içinden çıkamadığı hakîkat idraki konusunda meseleyi tüm boyutları idrak eder hale gelişini ifade sadedinde kendisinin bir zerre olan durumunu fark edip kendini tanıması (marifetü’n-nefs) ve aydınlanan gönül aynası sayesinde Hakk’ın isim, sıfat ve Zât tecellîlerine muhatap olması bakımından parlayan bir güneşe dönüş hikâyesini zikretmiştir. Tasavvuf tarihi içerisinde sık kullanılan bir metafor olan katre-ummân benzetmesi üzerinden konuyu daha detaylı bir şekilde izah eden Hulûsi Efendi, kendisinin bir damla mesabesinde olan varlık iddiasının temeline vâkıf olarak asıl ve tek varlık olan Hakk’ın ummân mesabesinde olan varlık denizine kendini ulaştırdığını ifade etmiştir. Hulûsi Efendi böylece üstadının gözetiminde ilerlediği mânevî yolculuğun kendisine en büyük kazanımı olarak marifetü’n-nefs aşamasından sonra marifetullâha vâsıl olmasına vurgu yapmıştır.[6]
Bilgiyi elde etme yöntemi olarak mânevî yolculuğun kendisini ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn aşamalarından geçirip hakke’l-yakîn düzeyine yükselttiğini ve bu düzeyde kalp ve sır etkileşim noktalarından Hakk’ın cemâlini seyre dalıp seyre dalan gözün seyre dalınan yüz ile iç içe olması dolayısıyla kendinden geçme tecrübesini elde ettiğini beyan etmiştir. Fenâfillâh tecrübesini tarif ettiği anlaşılan Hulûsi Efendi’nin tasavvufun ideal hedeflerinden biri olan Hakk’ın Zât’ında fenâ bulma gayesine seyrüsülûk sürecinde ulaştığını şükür duygusu ile aktardığı anlaşılmaktadır. Fenâ tecrübesinin bir getirisi olarak ölüleri dirilten Rûhu’l-küds ilâhî nefhasını idrak ettiğini ve o Rûhu’l-küds yani Hakk’ın nefesi ile dirilip o nefesin âlem ile arasında gizli bir perdeye dönüşmesi durumunu nakleden Hulûsi Efendi, gerçek ve tek varlık olan Hak’tan başka hiçbir şeyi âlemde görmemesi, O’nun dışında hiçbir şeyde varlık libasının olmaması hatta Hakk’ın kendisindeki tecellîsi dolayısıyla kendi varlık elbisesin de yok olup gitmesi neticesinde kendisini Hak’ta yok olmuş görmesi gibi kazanımlardan da bahsetmiştir.[7]
Fenâ tecrübesinin gerçek bilgiye kendisini ulaştırması ve bu bilginin kadîm ve kesin bilgi olmasını dile getirme bağlamında yüz dört bin kitabın sırrını Hakk’ın cemâlinden okumayı ve son ilâhî mesaj olan Kur’ân-ı Kerim’in özünü de en güzel şekliyle üstadının vesîle olduğu fenâ tecrübesinde elde ettiğini belirten Hulûsi Efendi, bu ifadeleriyle bilgi ve varlık bakımından insanın kendini gerçekleştirmesi ve hakîkat bilgisine ulaşmasının yolunun bir mürşid-i kâmilin gözetiminde seyrüsülûk denilen bu mânevî yolculuktan geçtiğini de nakletmiş olmaktadır.
Hulûsi Efendi, şiirin son beytinde tecrübe ettiği bu vuslat durumları için delil getirmenin gerekli olduğunu söylerken Hakk’a yakınlığı ve O’na dostluğu ifade eden velî kavramını zikrederek delil getirme çabasının ilk adımını atmıştır. Bu tavrıyla bu yaşadığı tecrübelerin Hakk’a yakınlık ve dostluk sayesinde Hakk’ın bir lütfu olarak kişide zuhûr ettiğine işaret eden Hulûsi Efendi, Hakk’ın tecellîleri ile dolan gönül dünyasından dolayı duyduğu gördüğü her şeyin bu hakîkat sırrına delil oluşunu tecrübe ettiğini belirterek şiirini noktalamıştır.
Osman Hulûsi Efendi, kısa olmasına rağmen hem seyrü sülûk sürecinde yaşadığı tecrübeleri dile getirmesi hem de bu mânevî yolculuk sürecini tasvir edişi esnasında kullandığı yoğun tasavvufî kavramlar ile söz söylemedeki maharetini bu şiiri ile bir kez daha gözler önüne sermiştir. Hulûsi Efendi, mânen Hakk’a yakınlık elde etme sürecinde üstâdının da tesiri ile varlık problemine dair sırlara vâkıf oluşunu, bu süreçte mürşid-i kâmilin önemini, hakîkat sırrını çözmede aşkın rolü, şeyhte fânî olup buradan Hakk’ın isim, sıfat ve Zât’ında fenâ bulmaya yol açılmasını, hakîkat karşısında dilin susup gönlün konuşmaya başlamasını ifade eden hayran olmak tecrübesini, katre-ummân benzetmesi ve nefsini bilen Rabb’ini bilir fehvası üzerinden şiirin gücüyle ifade etmiştir. Yine o, bilgi (epistemolojik) açısından seyrü sülûk sürecinin kişiyi yükselttiği aşamalara işaret olarak hakke’l-yakînden ve mânevî yolculuğun en üst hedeflerinden olan Hak’ta fânî olmanın (fenâfillâh) tecrübesinin kendisinde meydana getirdiği (ontolojik) varlık bakımından değişiklikleri sözün en tesirli hâli ile dile getirmiştir. Fenâfillâh tecrübesinden dolayı Hak’tan başka varlık demeye namzet bir şeyin olmadığını (varlıkta birlik/vahdet-i vücûd) nereye baksa her yerde ve her şeyde Hakk’ı gördüğünü ifade ederek dillendiren Hulûsi Efendi’nin Rûhu’l-küds kavramı ile Hak-âlem münasebeti çerçevesinde mânevî yolculuğun kazanımlarını sıraladığı da gözden kaçmamaktadır. Netice olarak ifade etmek gerekirse Hulûsi Efendi bu şiirinde, velâyet, nefse muhâlefet, mürşid-i kâmile teslimiyet, gönlün/kalbin arındırılması ve hakîkatin bilgi ve varlık boyutlarında kuşku ve dış tesirlerden ârî olarak idrâk edilebilmesi gibi seyrü sülûk süreci ve kazanımlarına dair yoğun bir bilgi ve tecrübe paylaşımı yapmıştır. Hulûsi Efendi, bu şiiri kaleme aldığı süreçte önceleri varlığından söz ettiği ancak seyrü sülûk süreci ile kendisinin bizzat tecrübe ettiği misâl âleminden bahsetmiş ve üstadı İhramcızâde Hazretleri’nin, “Oğlum Hulûsi sana küçükken yazdırılmıştı. İşte o âlem-i misâl, bu âlem-i misâl.” diyerek bilgi ve varlık sırlarının teoriden pratiğe ancak seyrü sülûk denilen mânevî yolculukla ulaşılabileceği fikrini de nakletmiştir.[8]
[1] Türkan Alvan, “Nihat Öztoprak, Seyyid Osman Hulûsî Efendi Dîvânı”, FSM İlmî Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi 16 (2020), 480.
[2] İsmail Palakoğlu, Gönüller Sultanı es-Seyyid Osman Hulusi Efendi (Ankara: es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Yayınları, 1995), 16-17.
[3] Lütfi Alıcı, İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi, Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri (Ankara: Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi Yayınları, 2001), 14.
[4] Osman Hulûsî Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî, haz. Mehmet Akkuş - Ali Yılmaz (Ankara: Nasihat Yayınları, 2022), 198.
[5] Erhan Yetik, “Hayret”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1998), 17/60-61; Zafer Erginli vd., Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü (İstanbul: Kalem Yayınları, 2006), 363.
[6] Ali Yılmaz, “Osman Hulûsî Efendi Dîvân’ında İhramcızade İsmail Hakkı Toprak”, Bir Gönül Eri: İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak, ed. Alim Yıldız (Sivas: Buruciye Yayınları, 2013), 182.
[7] Benzer bir yorum için bkz. Yusuf Kenan Atılgan, “Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân Adlı Eserinde Allah’ın İlim, İrade ve Kudreti Çerçevesinde Kelâmî Meseleler”, Kader 23/2 (Aralık 2025), 661.
[8] Palakoğlu, Gönüller Sultanı, 102-103.
Fatih ÇINAR
Yazar
İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi, Anadolu’nun yakın tarihinde çeşitli hizmet başlıkları ile derin izler bırakmış bir gönül eridir. İsmail Efendi, Sivas Ulu Cami başta olmak üzere tamirine ve inş...
Yazar: Fatih ÇINAR
İslâm düşünce atlasında, özellikle son yüzyılda tebârüz eden en hararetli ve yer yer sancılı tartışma zeminlerinden biri, dinin temel bilgi kaynakları arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi ve bu kaynak...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İslâm tarihindeki üç meşhur şemsten biri kabul edilen Şemseddîn-i Sivâsî (k.s), Zile’de dünyaya gelmiş, Tokat ve İstanbul’daki eğitim süreçlerinin ardından Sahn-ı Semân Medreseleri’nden birinde müderr...
Yazar: Fatih ÇINAR
Yıllar önce onu ilk gördüğümde; “Acaba bu güzel ihtiyar mı dünyamızdan çok uzak; yoksa ben mi dünyaya çok fazla dalmışım?” diye düşünmüştüm. Evet, evet bu zât ehl-i dünyaya benzemiyordu. Onun bu dervi...
Yazar: Aydın BAŞAR