O’nun Kapısında Gedâ Olmak
İnsan, bu âlem sahrasına sınanmak üzere türlü duygu ve organlarla donatılıp gönderilmiş, Cenâb-ı Hakk’ın muhatap aldığı en kıymetli varlık olmak gibi bir şerefe nâildir. İnsan çok önemli iki cevherle donatılmış: Kalb ve nefs… Biri yücelere doğru çekerken diğeri aşağılara sürüklemeye çabalar. İnsan bu dünya sahrasına ipi boğazına sarılıp salınmadı; çok yüce bir amaç için imtihana tâbî tutuldu. Kısacık ömürle ebedî bir hayatı kazanma yarışını sokuldu. Mânevî bakımdan ilerlemesi, yükselmesi için iki varlık insana musallat edildi: Nefis ve şeytan. Görünüşte bu iki varlığın yaratılması olumsuz gibi görünse de aslında bunların Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi elmas rûhlularla Ebu Cehil gibi süflî karakterleri ayırt etmek için en önemli iki mikyas olduğu açıktır.
Allah yaratılışta insanın arzu ve isteklerine, duygularına, imtihanın gereği olarak, sınır koymadı. Yeryüzüne gönderdiği Hz. Âdem (a.s.)’in çocuklarına peygamberler vasıtasıyla emir ve yasaklarını bildirerek duygu ve isteklerine hadler koydu. İmtihan burada başladı. Sınırsız olanın sınırlandırılması çetin bir muhârebe meydanına dönüştü. Rahmeti sonsuz ola Allah, insan türlü bakımlardan destekledi. Nefsin karşısında ona gönül gibi bir cevher verdi.
Gönül, Allah’ın kendisine tahsis ettiği en önemli varlık. Kâinata sığmayan sonsuz azamet sahibi, mü’min kulunun kalbine sığdığını müjdeledi. Gönül sevgi mahalli, işi sevmek… Söylemesi kolay fakat uygulaması bir hayli güç... Niçin güç diyeceksiniz? Madem sevginin madeni gönül sevmek niçin ona ağır gelsin? Şöyle bir bakalım bu güzelliklerle donatılmış yeryüzüne; insanı cezbetmiyor mu? Kendine çekip bağlamıyor mu? Daha bir adım ileriye gidelim. İnsan denen varlığın karşı cinse duyduğu sevgi yabana atılabilir mi? İnsan sever ama sevgi pusulasını doğru okuması lâzım.
İnsan, üzerinde esmâ-i hüsnâ’nın çoklukla tecellî ettiği en şerefli varlık. Güzellikle donatılmış, hayran olduğu güzellikler karşısında ya şair olmuş, sevgisini mısralarla dile getirmiş ya yetinmemiş bülbülü ve gülü iki sevgili gibi gösterip duygularını bu iki varlığa söyletmiş. Dîvânlar karıştırılsa şiirlerin çoğunun aşka dair olduğu görülür. Kimi bir insanın kaşına gözüne, kirpiğine kapılıp gitmiş, kimi onda tecellî eden güzelliğin menbaına bakışlarını çevirmiş; fâniyim, fâni olanı istemem diyerek bâkî olana yönelmiş. Bütün bu sözleri bana söyleten Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’nin “ancak” redifli şiiri oldu. “Ancak” önemli bir kelime şiir içinde: zıddını nefyeden, reddeden bir kelime... Şiiri peşinden sürükleyip gidiyor. Sözü uzatmadan şiire dönelim:
Seni sevmek imiş âlemde her zevk u safâ ancak
Senin derdine duş olmak imiş derde devâ ancak
Âlemde her zevk ve safâ “seni” diye hitap ettiği Cemîl-i mutlaktır. O’nu sevmek dünyada en büyük zevk ve safâdır. Bu sevgiden bir katre içen başka hiçbir güzele dönüp bakmaz. Aklı başında insanın bağlanacağı, uğruna her derde katlanacağı O’nun sevgisidir. O’nun derdine düşmek, onun aşkıyla sergerdân olmak en büyük devadır âşık için. Bu sebeple büyük şair Fuzûlî:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabip
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır
deme ihtiyacını duymuş. Başka bir şiirinde bu aşk derdine daha çok giriftar etmesini Allah’tan dilemiş. Hulûsi Efendi de asırlar sonra büyük şairi tasdik ederek davasına mühür basmıştır.
Dille söylemek kolaydır âşık olduğunu söylemek. Gelin görün ki durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Bu aşkın bedeli ağırdır; bazen aşağıdaki beyitte ifade edildiği gibi canı başı fedâ etmeyi gerektirir:
Yolunda sarf eden cân nakdini erdi visâline
Hayât-ı câvidânîdir sana olmak fedâ ancak
Ezelî sevgiliye kavuşmanın bedeli “can nakdini” yani hayatı fedâ etmektir. Aslında bu uğurda canı fedâ etmek ebedîlik kazanmaktır. Cemâl-i mutlak sahibinin aşkı uğrunda terk-i can etmek ölümsüzleşmek, sonsuz bir hayat kazanmak demektir. Fânî-fillah olan bâkî-billah olur. Bir şair şöyle demiş:
Hayât-ı câvidânı şeyhi kâmilden sual ettim
Ölümden önce ölmektir deyince intikal ettim
Ebedî hayatın fidyesi Bâkî uğruna fânî olmak, ölmeden ölmek; günah işlememek açsından âdeta ölü gibi olmak, takva ile donanmaktır.
Sevgilinin cemâlinin temâşası için ağlayan göze ancak sevgilinin ayağının tozu ilaç olur. Yanlış anlaşılmasın burada ayak tozu maddî anlamda değildir. Çünkü ezelî sevgili için bu tasavvur edilemez. Klâsik şiirde sevgilinin ayak tozu göz için tûtiyâdır. Mecâzî olarak tasavvuf şiirinde tevâzunun son kertesidir. İnsan kibir ve gururdan toprak gibi hor, hakir olarak arınabilir. Âşık, secdelere kapanarak, yüzünü gözünü yere sürüp gözyaşı dökerek o cemâli müşâhedeye nail olabilir:
Temâşâ-yı cemâlin ârzûsuyla zâr olan çeşme
Gubâr-ı hâk-i pâyındır olursa tûtiyâ ancak
Hulûsi Efendi dördüncü beyitte niyazını dile getirir: Duâm, yakarışım, beklentim eşiğinin toprağının kurbanı olmak. Bu önemli bir istek. Kurban kelimesinin yakınlık, yakınlaşmak anlamı beyti zengin çağrışımlarla dolduruyor. Bir irfan ehli olan şair bu isteğinin geri çevrilmeyeceği umudunu taşımaktadır. Sevgilinin ayağının tozunu tûtiyâ yapmak âşık için en büyük lütuftur. Başka bir şair sevgilinin ayağını bastığı toprağın değerinin şöyle dile getirmiş:
Hâk-i pâyın olduğum gördü dedi kâfir rakîb
Taş ile bağrın döğüp “yâleyteni küntü türâb”
Kâfir rakip ayağının (bastığı) toprak olduğumu görünce bağrını taşla döğüp “Keşke toprak olsaydım.” der. Nebe Sûresi’nin son âyetine atıfta bulunur. Bir yoruma göre kâfir dediği şeytandır. Mahşerde topraktan yaratılan insan verilen nimetleri görünce şeytan kibrinden seçe etmediği için pişman olacak, keşke Âdem gibi toprak olsaydım diyecek.
Mü’min havf ve recâ ortasında hayat sürer. İnsan ümitle yaşamalı fakat havfı da gönülden uzak tutmamalı. Hulûsi Efendi, duâlarının, hele hele güzeller güzelinin rü’yetine nail olma duâsının reddolunmayacağını yürekten ifade ederken aslında bize de şöyle bir ders veriyor:
Niyâzım âsitânın hâkinin kurbânı olmaklık
Ümîdvârım ki redd olmaz kapından bir recâ ancak
Bir âşık için en büyük mutluluk nedir diye sorulsa herhâlde cevap sevgilinin onu kapısının kulu olduğunu söylemesi. Fânâ sevgili şiirin fetvası gereği bunu asla söylemez. Âşık yalvarır yakarır ama sevgili dönüp ona bakmaz. Oysa Allah, kulunun her duâsına cevap verir, onun mahzûn kalbini sevindirir. Hulûsi Efendi iki âlemde biricik arzususun sevgilinin ezelî kendisini kapısında bir yoksul, bir dilenci olarak kabul etmesidir. Gerçek insanın amacı ezelî sevgilinin rü’yetine nail olmaktır. Âşık için en büyük devlet, en müstesna mutluluk bu iltifata ermektir. Şuuru yerinde âşık O’nun kapısında dilenci, yoksul olmayı dünya sultanlığına değişmez. Gerçek ârifin biricik arzusu rıza-yı ilâhîyi kazanarak rü’yet-i cemâle nail olmaktır:
İki âlemde andan özge devlet istemem bi'llâh
Diyesin kim Hulûsî kapımızda bir gedâ ancak
Yazımın başından beri yazdıklarım bu şiirin bana söyledikleridir. Bir irfan ehlinin dalgalanan gönül denizinin incilerinden gönlüme serpilen sözlerdir. Biz, irfan ehlinin sözlerinin ancak zâhirine vâkıf oluruz. Bâtını, âşıkla mâşûk arasında sır olup bize, en azından bana kapalıdır.
Mahmut KAPLAN
Yazar
Bȋ-nȃm-ı Hudȃ suhende te’sȋr olmazBȋ-reh-ber-i hamd söz cihȃn-gȋr olmazTeshȋr idemez kalem-rev-i tahsȋniDestinde anun ki böyle şemşȋr olmaz ...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Tarihçesiyüzyılda Batı’da görülmeye başlayan millîyetçilik akımları etrafındaki gelişmeler millî kütüphanelerin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Pek çok Batı ülkesinin o güne kadar millî kütüphanele...
Yazar: Resul KESENCELİ
Güzel sanatlar içinde hemen her insanın ilgisini çeken mûsikî, dîvân şairleri için de önemli bir yere sahiptir. Özellikle dîvânlarda mûsikî terimleri, beste ve çalgılar tevriye ve tenâsüp yapmak amacı...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Tasavvuf edebiyatımızın en çok konuşulan, tartışılan şairlerinin başında gelen Mısrî’nin şiirindeki asıl hava tasavvufî aşk, neşve ve edâdır.” Mısrî’nin, Ahmet Yesevî, Yunus Emre çizgisini sürdür...
Yazar: Mahmut KAPLAN