Ali Şakir Ergin: “Hacıların Ezanla Uğurlandığını Hulûsi Efendi’den Öğrendim”
- Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’yi gençliğimizden beri biliyoruz. Gıyâben biliyoruz. Efendibabamdan ismini duyuyorduk. Efendibabam da onu vücâhen görmemişti ama mânen selâmlaşıyorlardı. O taraftan gelenlerden selâm geliyordu, buradan oraya gidenlere selâm gidiyordu. Bizim buradan Yozgat’tan oralara gezmeye gidenlere Hulûsi Efendi’yi ziyaret etmelerini tavsiye ediyordu. O şekilde bir muârefe aile içinde de vardı, konuşuluyordu. Ben bu şekilde Darendeli Hulûsi Efendi’yi önceden biliyordum.
Talebelik yıllarından sonra, memuriyet yıllarında, seksene yaklaşan yıllara kadar hatta seksenden evvel biliyordum yani. Benim 1979 yılında Yozgat’ta açılan Yüksek İslam Enstitüsü müdürlüğüm zamanında, hatta enstitü 79’da açıldı ama 80’in sonunda kapandı. O yıllarda da hac kâfileleri karayoluyla gidilmesi meşhurdu yani. Hacılar karayoluyla yol güzergâhında çeşitli ziyaretleri yaparak gidiyorlar, geliyorlardı.
Bunu tercih ediyorlardı; hava yoluna göre daha meşakkatli olmasına rağmen karayolunu tercih ediyorlardı ve böyle ziyaretlere uğrayarak gidiyorlardı. 1982 yılı hac mevsimiydi. Yine Yozgat’ta görevliydim. İslâm Enstitüsü kapandıktan sonra Yozgat’ta müftü yardımcısı olarak görevli, devlet görevinde çalışıyordum. O dönemde, 1982 yılında hac kâfilesinin de başkanı bendim. Ben götürüyordum kâfileyi.
Yozgat kâfilesi buradan öğleden sonra hareket ettikleri için yolda gece geçiyor. Öyle ayarladık ki, sabah namazını Darende’de kılalım. Sabah namazını Darende’de Çarşı Camii’nde kıldıktan sonra hacılara mola verdik. Hacılara “Bir saat, bir buçuk saat serbestsiniz.” dedim. Kâfile görevlisi arkadaşlardan da olgun olanlardan, bu işe yatkın olanlardan dört kişi seçerek “Siz de benimle gelin, beraberce bir ziyarete gidelim sizinle.” dedim.
Hiçbirisi nereye gittiğimizi bilmiyordu. Bir taksiye onları bindirdim. Darende’den eski Darende’ye, Hulûsi Efendi’nin evine, yani Devlethanesine geldik. Kapıyı çaldık. Güneş doğmuştu, işrak vakti çoktan olmuştu, öyle bir vakitti. Kapıyı açtılar. Bizi birinci kata, evine misafir ettiler. Ben oraları biliyordum. Daha evvelden ziyaret etmiştim, ama öyle hatıra olabilecek, eskiden anlatılacak bir şey yoktu. Normal ziyaretlerimizdi.
Bizi aldılar salona, oturduk. Hulûsi Efendi henüz yoktu. Hizmet eden bir arkadaş var, giriyor çıkıyor, bir şeyler ikram etmeye çalışıyordu. Çok geçmedi, elinde bir tepsiyle kahvaltı getirdi bize. Hemen tepsinin arkasından da Hulûsi Efendi girdi salona. Ayağa kalktık. “Kalkmayın.” dedi. “Buyurun oturun, siz yolcusunuz. İki lokma bir şey nasip olsun, yiyin afiyet olsun, ondan sonra gidersiniz.” dedi.
Kahvaltımızı yaptık ama acele ediyoruz. Hacıları açıkta bıraktık. Hacıları bilirsiniz, arabadan indikten sonra toplanması bir meseledir. Hele böyle meskûn yerlerde olursa dağılırlar. O da anladı bizim telâşımızı, acelemizi. Kahvaltıdan sonra izin istedik. “Olur.” dedi. “Sizi yolcu edeyim.” dedi. “Bizimle inmeyin efendim.” dedim ama “Yok ineceğim aşağıya, sizi yolcu edeyim.” dedi.
Bizimle beraber aşağıya indi, caddeye, evin önüne. Ondan sonra vedalaştık, kucaklaştık. Her zaman elini öperdim, gittiğimde elini öperdim. Elimi bırakmazdı, kucaklaşırdık. Vedalaşırken de yine aynı şekilde elini öptüm, vedalaştım, bırakmadı, kucaklaştık. Ondan sonra “Burada âdettir. Hacı yolcu ederken arkalarından ezan okunur.” dedi.
“Siz yola doğru yürüyün.” dedi. İleriye doğru, oraları siz iyi biliyorsunuz; evinden ana caddeye giden yol kıbleye giden yol. “Siz caddeye doğru arkanıza bakmadan yürüyün, ben de arkanızdan bir ezan okuyayım.” dedi. Biz yürümeye başladık. Elini kulağına attı, yüksek sesle, minarede okur gibi, yüksek sesle arkamızdan ezan okudu. Biz de ezan okunup bitene kadar o yolda oyalandık, ana caddeye çıkmadık.
Ezan bitti, ondan sonra geldik, hacıları topladık, yolculuğumuza ayrıldık. Ben ilk defa o arada hacıların ezanla uğurlandığını gördüm ve öğrendim. Müftü yardımcısıyım ya, ertesi yıl hacıları gönderirken bizim burada âdet şuydu: Hacılar otobüslere bindirilir, otobüslere hareket emri verilince arabalar korna öttürmeye başlar. Bütün arabalar sırasıyla düğün halayı gibi korna öttürerek giderlerdi.
Arabacılara, şoförlere tembih ettim: “Sakın korna çalmayın, hiçbiriniz korna çalmasın.” dedim. Caminin müezzini, güzel ezan okuyan bir müezzinimiz vardı. Allah selâmet versin, hayatta ama hasta, Allah şifa nasip etsin. Osman Kuran, ona da dedim ki: “Bir ezan oku ama yer gök dinlesin, inlesin.” Zaten mikrofon da vardı.
O hacılara hareket emri verdik, ezan okunmaya başlandı. Ezan sesiyle biz de yolcu olduk, Yozgat’tan ertesi yıl hareket ettik. Ve ondan sonra her yıl hacılarımızı yollarken, öyle diyeceğim Hulûsi Efendi’nin sünneti diyeyim, âdeti değil, Hulûsi Efendi’nin sünneti olarak Yozgat’ta hacılar ezanla uğurlanıyor. Böyle güzel bir hatıramız var, eyvallah.
Daha var, onu da söylesem mi söylemesem mi diye tereddüt ediyorum. Yine bir Diyanet görevlisiydim. Hacdayım. Hulûsi Efendi Hazretleri Medine-i Münevvere’de, hac mevsiminde Medine’de olduğu günlerde… Oraları iyi bilirsiniz. Ravza-i Mutahhara’nın gerisinde olan o kumluk bahçe, şimdi çadır kuruyorlar herhalde oraya. Birinci kumluk bahçenin sağ arka köşesi, Kubbeyi Hadrâ’yı zâviyeden gören bir yer var.
Orada oturur, öğle namazından sonra oraya gelir, ikindiye kadar orada oturur ve sohbet eder arkadaşlarıyla, ihvanla orada sohbet ederdi. Böyle bir âdeti vardı, bunu biliyorum. Katılan hacılar, özellikle hemşehrileri çok iyi bilirler orayı ve o âdeti.
Yine bir hac görevimizde Mekke’deyim. Kâbe’ye yakın bir yerde, Kâbe’nin dışında yakın bir yerde bir yere mi gidiyordum, bir yerden mi geliyordum… Rahmetli oldu bir arkadaşımız, benim okul dostum, okul arkadaşım. Allah rahmet eylesin. Vehbi Yükseldi diye bir kardeşimiz, onunla karşılaştım. Arefeden bir gün evvel, yani Tevriye Günü.
“Şakir!” dedi, hemen üzerime yürüdü. “Seni gökte ararken yerde buldum.” dedi. “Allah rastlattı.” dedi. “Ne güzel oldu karşılaştık.” dedi. “Hayrola?” dedim. Dedi ki: “Ben son kâfileyle, özel bir izinle geldim hacca.” dedi. “Ama,” dedi, “Uçaktan inince bizim pasaportlarımızı aldılar.” dedi.
“Elimize de bir kâğıt verdiler, bir adres verdiler.” dedi. “‘Şu adreste pasaportlarınız, oradan alırsınız. Nereye gideceğimi bilmiyordum.” dedi. “Arkadaş lisan bilmiyorum, bir şey bilmiyorum, çok telâş içindeydim.” dedi. “Allah gönderdi, Allah karşılaştırdı seni benimle.” dedi. Ben, “Hiç merak etme, o basit bir şey, alırız.” dedim.
Böyle konuşurken, “Nasıl geldin, ne şekilde geldin?” falan bunları konuşurken yanımıza bir İstanbul efendisi yaklaştı. Cam gözlüklü, çerçevesiz, gözlüğünün sadece metal kulaklıkları var. Böyle temiz, nurânî, vecihli, orta yaşlarda, 40-50 yaşlarında yahut 40-45 yaşlarında bir İstanbul efendisi.
O yaklaştı, o da durdu bizim yanımızda. Biz konuşurken o da durdu yanımızda. Vehbi Bey de dedi ki: “Bu arkadaşla ben hacı arkadaşıyım. Aynı uçaktaydık, yan yana oturduk. Hulûsi Efendi’nin talebelerinden.” dedi. Öyle deyince, “Hoş geldiniz.” dedim. “Hulûsi Efendi’nin yerini biliyor musunuz?” dedim.
“Biliyorum.” dedi. “E, bizi oraya bir götür.” dedim, “Elini öpelim.” dedim. “Götüremem.” dedi. “Ya bunda bir şey olacak değil, bir şey yok.” Ama kıyâfetim Diyanet’in kıyâfeti, çekindi benden, götürmek istemedi, tabiî olarak, haklı olarak.
“Ben bir şey istemiyorum.” dedim. “Yani önceden tanıyorum, tanıdığım bir zât, hürmet ettiğim, saygı duyduğum bir zât. Elini öpüp duâsını almak isterim, başka bir şey değil.” dedim. “Yani Mekke’deyiz, ertesi gün Arefe.” “Yok.” dedi, “Götüremem.” dedi. “Kusura bakma.” dedi.
“Peki ama,” dedim, “bu kalmasın yanına. Yarın Arefe, bir gün bayram, bu aranın dördüncü günü biz Medine’ye geçeceğiz.” dedim. “Medine-i Münevvere’ye geçeceğiz. O da erken gelenlerden, Medine’ye erken gider.” dedim. “Medine’de ben onun yerini biliyorum, orada görüşürüm, elini öper, duâsını alırım. Senin de yanına kalsın.” dedim.
Biraz da aşırılık yaptık, ayrıldık. Neyse, arkadaşın işini gördük. Arefe telâşı, görevliyim, o işleri bitirdik. Arafat’a çıktık, Arafat görevlerimizi yaptık, Müzdelife görevimizi yaptık, hac görevlerimizi ifa ettik. Bayramın dördüncü gününden sonra biz Medine-i Münevvere’ye gittik.
Şimdi o gün benim yanımda olan, yani o benden pasaportunu isteyen arkadaşım Vehbi Bey… Ha, Vehbi Bey’i ben ondan sonra kâfilemize aldım, benimle beraber görev yaptırdım ona. Kâfile içinde, odamda yatırdım, benimle beraber de görev yaptı. Ayrıca yer arama ihtiyacı olmadı onun, sıkıntı da çekmedi ama hizmet etti. Allah razı olsun, hacılarımız da faydalandı ondan.
Medine-i Münevvere’de kaldığımızın, geldiğimizin ikinci günü “Gel.” dedim, “Seni Hulûsi Efendi’ye götüreyim.” dedim. “Bulabilir misin?” “Bulurum.” dedim. Onu aldık. Bir arkadaşımız daha var buradan gene, Cami-i Kebir’in imamıydı, hâfız bir arkadaşımız. Daha belki ziyaretimize de Darende’ye uğradığımız arkadaşlardan birisiydi, onu da aldık.
Babü’s-Selâm’dan Mescid-i Nebevî’ye girdik. Ondan sonra doğru, Mescid-i Ravza’yı selâmladıktan sonra sola döndük, aşağıya doğru Hulûsi Efendi’nin olduğu yere doğru gidiyoruz. Cemâat dağılmıştı, öğle namazından sonra cemâat dağılmış, tenhâ idi. Uzaktan gördüm, Hulûsi Efendi orada. Epey uzaktan gördüm.
“Yürüdük, hadi.” dedim, “Biraz hızlı yürüyelim, Hulûsi Efendi orada.” Sine sine biraz yaklaştık oraya doğru. Şöyle 20-25 metre kalınca mecbûren açığa çıktık. Açığa çıkınca, Hulûsi Efendi’nin yönü de kıbleye doğru oturuyor. Cemâat hilâl gibi çevirmişler etrafını, böyle oturuyorlar, hepsi oturuyor.
Hulûsi Efendi uzaktan beni görünce ayağa kalktı. Efendi Hazretleri ayağa kalkınca etrafındakiler de herkes ayağa kalktı. Arkadaşlara dedim ki: “Hadi koşun, Efendi ayağa kalktı, bekletmeyelim, koşun!” Koşar adım yürüdük, eline sarıldım. Bırakmadı elimi, kucaklaştık, muânaka yaptık, evet, salavat okuduk.
Ondan sonra elimi bırakmadı, yanına oturttu. Sol tarafına oturdum. “Ahmet Efendi’nin şehzâdesi,” dedi, “senin burada olduğunu, hacca geldiğini öğrendim.” dedi. “Yozgatlılardan sordum, buradaymışsın.” dedi. “Ben de bekliyordum geleceğini.” dedi. “Efendim, ben de zaten zât-ı âlînizin burada olduğunu Arefeden bir gün evvel öğrendim.” dedim. “Ziyaret etmek de istedim ama muvaffak olamadım.” dedim. Ama beni götürmeyen arkadaş da orada, yanında, üçüncü sırada oturuyor, ondan sonraki üçüncü adam. O sırada ne ismini biliyorum ne şahsını biliyorum, kim olduğunu da bilmiyorum. Allah selâmet versin.
“Muvaffak olamadım.” dedim, “Mekke’de ziyarete, burada kısmetmiş.” dedim. “Burada geldim.” dedim. Ondan sonra oturttu, konuştu, sohbet etti, hâl hatır sordu, babamı sordu, başka şeylerden sordu. Ondan sonra döndü cemâate:
“Arkadaşlar, siz şimdi dersiniz ki, aklınızdan geçer: ‘Hulûsi Efendi bu genç adama niye bu kadar iltifat ediyor, ayağa kalktı.’ dersiniz. Aklınızdan geçer, bunu düşünürsünüz, söylersiniz. Söyleyeyim de merakınız kalmasın. Bu arkadaş Yozgatlı. Yozgat’ta mühim bir ailenin çocuğu. O ailenin büyük insanları var. O ailede çok büyük, çok temiz insanlar var. Ben o ailenin hatırına, o ailenin evladı olduğu için bu arkadaşa da o bağ ile saygı gösterdim. Aklınıza başka bir şey gelmesin.” diye buyurdu.
Tab’iî ben de mahcûp oldum o durumda. Allah razı olsun. Makamı cennet olsun. Makamı cennette âlîdir inşallah. Cenâb-ı Mevlâ cümlenin geçmişlerine cennet ve cennetin üstün makamlarını nasip eylesin. Rahmetiyle, lütfuyla, ihsanıyla, inâmıyla ikram eylesin.
- Arz ettiğim gibi ben Hulûsi Efendi’yi daha evvelinden bu şekilde birçok şeylerle tanıyorum, hatırlıyorum, ziyaret ettim. Her gördüğümde, her hac ziyaretinde elini öptüm, duâsını almaya çalıştım. Cenâzesine gelince…
Vefatından evvel, hastanedeyken kendisiyle telefonla konuştum. Telefonla hatırını sordum, şifâ diledim, hürmetlerimi arz ettim, ellerini öptüğümü telefonda söyledim. Konuştuğumuzdan çok geçmedi, birkaç gün sonra vefatı vâki oldu.
Duyduk; onu duymamanın imkânı yok tabii. Eee, ezanda kulağı olan namazını kılar. Vefatı vâki olunca bize de cenâzesine katılmak vâcip oldu böyle bir zâtın. Önce Allah’ın sevgili bir kuludur, babamın gönül dostu, gönül muhabbeti, arkadaşlığı olan birisi… Onlar zâhiren görüşmediler ama mânen görüşüyorlardı.
Yani bir araya gelip konuşmadılar ama görüşüyorlardı; kalben birbirlerini tanıyorlardı. Böyle bir zatın cenâzesinde bulunmak benim için bir vecibeydi. Bülent Çaparoğlu Malatyalı, ben onu biliyorum. Galip Bey de Malatyalıydı, Galip Bey’in o şeylerde pek ilgisi yoktu ama Bülent Çaparoğlu o da zaman zaman uğradığını söylerdi.
Ben Bülent’e cenâzeye gidip gitmeyeceğini sordum, o da gideceğini söyledi. O zaman memnuniyetle “Gidelim.” dedim. Nasıl gittim cenâzeye, Bülent Bey’le mi gittim yoksa ayrıca mı gittim, onu bile hatırlamıyorum. O heyecan, o şey içerisinde… Ama Darende’de, o eski Darende’de…
Darende, iki Darende; biliyorum bir şehir merkezi var, hazır bir şehir merkezi var, tarihî ama asıl tarihî yer eski Darende. Ve Hulûsi Efendi’nin bulunduğu yer de eski Darende. Evi de orada, ecdadın türbesi, camisi, makamı da orada. Hatta yaptırdığı imam-hatip lisesi, İlahiyat Fakültesi orada. Yani onları biliyorum.
Mahşerî bir kalabalık… Ve o kalabalıkta ben Bülent’le beraber olmadım, yalnız kaldım. O ne tarafa gitti bilmiyorum, neredeydi farkında değilim. Ben de yalnızdım. Cenâzede daha çok yaklaşmak istedim, kapılara yaklaştım, beni tanıyan bir kimse yok. Hatta o gaslinde, gaslinde falan bulunmak istedim. Kimseye bir şey demedim yani; nüfûz edip falan da kimseye bir şey diyemedim herhalde. Bir yere de nüfûz edemedim.
Dışarıdan gelen şahıslar çoktu, Pamuk Dede falan vardı, onları tanıyorum ama şey olmadı. Onlar da benim gibi geziyorlardı. Böyle bir mahşerî kalabalığın içerisinde cenâze namazını da kıldık, defnedilmesini de bekledik, türbenin başında da bekledik.
Böyle bir katılımım oldu. Ondan sonra ben bir sempozyuma da katıldım orada ayrıca. Daha sonra, yine milletvekiliydim o zaman. Bülent Çaparoğlu ile beraber gittik, şimdi hatırladım. Başka arkadaşlar da vardı. O sempozyumda da bize küçük bir çanta içerisinde, bir dergi, Hulûsi Efendi’nin vefatıyla ilgili, onunla ilgili bazı bilgiler veren broşürler falan vardı.
Onları hâlâ muhafaza ederim, durur benim kütüphanemde. Evde benim de ayrıca bir özel kütüphanem var, yine evimin çatı katında. Orayı muhafaza ediyorum, o evrakı da muhafaza ediyorum aynı şekilde.
Hatta o cenâzeye gittiğimde, bu kalabalığın nasıl bu kadar toplandığını sorduğumda bana Hulûsi Efendi’yle ilgili de bir başka şey anlattılar, onu da müsaade ederseniz söyleyeyim. Tabîî, Hulûsi Efendi o mahallenin yerlisi, doğma büyüme oralı.
Darende coğrafî olarak küçük bir yer, ama Hulûsi Efendi de burada işte kendine göre büyük çevresi var. Fakat cenâzedeki izdiham, bu toplantılara olan kalabalığın, rağbetin, şeyin hikmeti nedir?
Yani bu sadece Hulûsi Efendi’nin bir tarîkat mensubu, bir insan olması dolayısıyla mı, yoksa Hulûsi Efendi’nin bu tarîkat mensubu olmanın dışında insan olarak, kâmil bir mürşid olarak, kâmil bir insan olarak toplum içerisinde edindiği, kazandığı itibar mı, dinî kişiliğiyle beraber kazandığı itibar mı?
Dediler ki: “Hulûsi Efendi herkese daima nasihat eder, iyiliği tavsiye eder, doğruyu tavsiye eder ve elinden geldiği kadar da cömertçe yardım eder. Böyle de bir tarafı var Hulûsi Efendi’nin.” dediler. Zamanında kazâen bir olayın içine karışan bir vatandaşı ticarete teşvik etmiş; “Evladım!” demiş, “Sen bir kazâda da olsa, bir olayda da olsa, bir işe karıştın ve cezânı ödedin, çıktın. Artık oraya dönme. Oraya dönersen, oranın insanları seni eski hâlinle görmeye çalışır, eski husûmetle görmeye çalışır. Onlarla karşılaşma.”
Cüzdanını çıkarmış, cüzdanındaki o günkü mevcut parası neyse parasının tamamını o adama vermiş. “Al şunu.” demiş, “Git İstanbul’a, limon sat. Bir şey yap, onunla geçimini sağla. Bu tarafa da gelme bir daha.”
O adam, Hulûsi Efendi’den aldığı parayla gitmiş bir kasa limon almış. O limonu satarak para kazanmış, işini büyütmüş, fabrika kurmuş, fabrikatör olmuş, zengin olmuş. O adam, uçak tuttu da Hulûsi Efendi’nin gönül bağı olanları İstanbul’dan Darende’ye, cenâzeye getirdi diye anlattılar. Hazret’in böyle iyiliklerinin, iyilik yaptığı, yönlendirdiği insanların çok olduğundan bahsettiler.
Hulûsi Efendi’yi böyle tanıdık, böyle duyduk. Ben her fırsatta uğradığımda, elini öper, hiç kimseye bir şey demeden, kimseye uğramadan, kimseyle konuşmadan Hulûsi Efendi’ye uğrar, ayrılırdım.
Ben bu yalnızlığı seviyorum. Büyükler de zaten öyle diyorlar; reklam yapmıyorlar, reklamdan mümkün olduğu kadar kaçınıyorlar, sade hayat yaşıyorlar. Hulûsi Efendi de hayatında sade hayat yaşayanlardan, herkese iyilik yapan, iyiliği tavsiye eden, iyi yollar gösteren, sevdiğimiz, saydığımız, hürmet duyduğumuz, adını hürmetle, rahmetle yâd ettiğimiz büyüklerimizden birisidir.
Cenâb-ı Mevlâ rahmetiyle muamele eylesin. Kendi vakıf hizmetlerini yürüttü, hâlen evlad-ı mükerremi vasıtasıyla devam ediyor şükür. Oradaki cemiyet, vakıf hizmetleri, külliye daha da büyüyerek gelişti. Sizlere buraya gelip eski günleri yâd etmeme vesile olduğunuz için teşekkür ederim.
- Estağfurullah, Allah razı olsun. Bize de sizi ziyaret etmemiz emredilmişti, vazifeyi yerine getirmeye çalıştık. Vefâ açısından, az önce dediniz ya siz, eski hukukunuz, babanızın hukuku, bir gönül hukukuna binaen Ankara’dan Darende’ye gelmişsiniz. Daha sonraki sempozyuma iştirak etmişsiniz. İlginiz ve söyleşiniz için biz teşekkür ederiz.
- Ben de tekrar teşekkür ederim. Allah sizlerden razı olsun; çalışmalarınızda muvaffakiyetler nasibetsin.
Musa TEKTAŞ
Yazar
Tarihçesiyüzyılda Batı’da görülmeye başlayan millîyetçilik akımları etrafındaki gelişmeler millî kütüphanelerin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Pek çok Batı ülkesinin o güne kadar millî kütüphanele...
Yazar: Resul KESENCELİ
Kıymetli hocam öncelikle Vehbi Vakkasoğlu kimdir? Kısaca özgçemişinizden bahseder misiniz?- Efendim Vehbi Vakkasoğlu’nu anlatmak çok kolay. Hayatımda fazla bir derinlik yok. Kahramanmaraş’ta doğmuşum....
Yazar: Musa TEKTAŞ
Sakarya İl Müftüsü kıymetli Mehmet Âşık hocamızı ziyâret ettik. 1986-1987 yıllarında Darende Müftülüğü yaptığı için, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretler’iyle ilgili hâtıralarını, o günkü Dar...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Allahu Teâlâ, mü’minlerin günahlarını bağışlayan, ayıplarını örten, ğafuru’r-rahîm, settâru’l-uyûbdur. Her gün yatsı namazından sonra okuduğumuz “Âmenerrasûlu” olarak bilinen Bakara Sûresi...
Yazar: Musa TEKTAŞ