Osmanlı’da Orman Yangınları
Ülkemizde, hemen her yıl yaz aylarında patlak veren orman yangınları, ne yazık ki, başlıca gündem maddelerinden biri oluyor. Ormanlar ve içindeki varlıklarla birlikte yüreklerimiz de âdeta kor gibi yanıyor. Bu münasebetle biz de Osmanlı zamanında çıkan orman yangınlarından, alınan koruyucu tedbirlerden ve cezaî müeyyidelerden bahsederek, meselenin mazi boyutunu ele almaya çalışacağız.
Ormanları Koruyucu Düzenlemeler
Osmanlı Devleti, yeşil alanları muhafaza etmek için fevkaladenin fevkinde bir hassasiyet gösterir, husûsi düzenlemeler ve uygulamalar icra ederdi. Halkın gezmek, piknik yapmak ve teneffüs maksadıyla kullandığı mesire yerlerini bilhassa korurdu.
Devlet bizâtihi, başta İstanbul olmak üzere memleketin pek çok eyalet ve sancağında, şehirlerin imar ve iskânında, özgün bir siluet kazandırmada, ağaçlık ve yeşillik alanları merkeze alan bir çevre düzenlemesi tesis etmeye büyük ehemmiyet verirdi. “Koru-yu Hümayun” adıyla gümrah devlet ormanlıkları oluşturur, bunları haritalandırıp bakım ve takibatını yapar, gerekli koruyucu önlemleri alırdı. Misal vermek gerekirse 1867 yılında Eskişehir’deki Koru-yu Hümayun’a ait bir harita hazırlatılıp kayıt altına alınmış ve düzenli bir şekilde takip edilmiştir.
1610’da İstanbul’a gelen, aylarca burada kaldıktan sonra bir seyahatnâme kaleme alan İngiliz Seyyah George Sandys, denizden seyrettiği İstanbul’un ağaçlar ve ormanlarla bezenmiş yemyeşil efsunlu manzarası karşısında birçok yabancı seyyah ve yazar gibi adeta çarpılmıştı. Seyahatnâmesinde duygu ve düşüncelerini satırlara şöyle dökmüştü: “Selvi ağaçları, evlerle öyle karışmıştır ki, şimdiki şehrin bir orman içinde olduğu sanılır. Şehrin yedi tepesi şahane camilerle taçlandırılmıştır.”
Öte yandan İngiliz yazar Dorina L. Neave de, 1881-1907 arasında 26 yıl süreyle yaşadığı ve “Şehirler Kraliçesi” ifadesiyle taçlandırdığı İstanbul’un söz konusu büyüleyici manzarası hakkında şu tasvir ve müşâhedeleri kaleme almıştı:
“Dünya üzerinde bu ‘Şehirler Kraliçesi’ne denizden yaklaşırken görünenlerden daha muhteşem bir manzara yoktur. Boğazın pırıl pırıl sularından doğup yükselen şehrin yedi tepesi, haşmetli kubbeleriyle yücelen camilerin gönle akan siluetleriyle taçlanır. Tepelerin yamaçları, yeşilliğin en gümrah örtüsüyle kaplıdır. Buralarda engin bir bolluk içerisinde ilkbaharda erguvan ağaçlarının mora çalan çiçekleri çuha çiçeklerinin mavisiyle, tabiat güzelliğinin doruğuna varan göz kamaştırıcı renklerle bezenmiş Boğaz’ın kıyı boylarına kadar uzanırken, gönüllere baygınlık veren rayihasıyla akasyaların, mor salkımların ve manolyaların kokusu, dalgaların köpükleriyle bezenmiş Boğaz boyunca yavaş yavaş havaya dağılır. Boğaziçi’ndeki emsalsiz güzellik, Batılıların zihinlerini etkisi altına almış ve büyülemiştir. Haliç’in muhteşem panoraması emsalsiz bir görünüşe sahipti. Bulutsuz mavi gökten hevenk hevenk denize ulaşan şualar dalgalarla oynaşıyor, gök kubbe altında minareler, kubbeler, camiler ile taçlanmış beyaz mermer saraylar, emsalsiz sahiller, su boyu yalılar, yemyeşil yamaçlar, büyülü tabloya bin bir sihirli izler getiriyorlardı.”
Padişahlar, ormanlar ve korulardan izinsiz ağaç kesenlere göz açtırmazdı. Buna dair, Üsküdar’da bulunan İskender Paşa Bahçesi’ndeki söğüt ağaçlarını kesen Arnavut Todori'nin cezalandırılması hakkında 1519 yılında Şer’iyye Mahkemesi’nin verdiği hüküm, Osmanlı arşivlerinde mevcuttur.
Koruma altındaki yerlerde hayvanlarını otlatanlara ve avlananlara ağır para ve hapis cezaları getiren, buraların sürekli biçimde gözetim altında tutulmasını emreden fermanlara, Osmanlı arşivlerinde bolca rastlamak mümkündür. Misal vermek icap ederse, 1559 yılında Osmanlı Dîvân-ı Hümâyununda alınan bir kararla, Eşme, Dikme ve Sapanca Dağlarından çeşitli amaçlarla ağaç kesmek yasaklanmıştır.
Yangınları Önleyici Uygulamalar
Osmanlı zamanında küçük yangınlar, orman bekçisi ve köy halkıyla birlikte söndürülmeye çalışılırken, orta büyüklükteki yangınlar için mahallî askerî birimlerden yardım istenmiştir. Kontrol altına alınamayan büyük yangınlar söz konusu olduğunda da, ordu birlikleri seferber edilmiştir. Mesela 23 Ekim 1909 tarihinde İstanbul Rumelifeneri ile Kavak arasında çıkan yangının, 50 askerle söndürülememesi üzerine Vali Mehmet Şükrü Bey, durumu Dâhiliye Nezaretine bildirmiş ve daha fazla asker ve itfaiye kıtasının göreve çağrılmasını talep etmişti.
1840 yılından itibaren yangınlarla etkin mücâdele edebilmek için çeşitli organizasyonlar yapılmış ve mücâdele yöntemleri uygulanmıştır. 1840’ta hazırlanan 22 maddelik Orman Layihası’nda, ormanların muhafazası ve yangınların önlenmesi için alınması gereken tedbirler, tüm merkezî ve mahallî yetkililere iletilmiştir. 1869’da ise bu layihadan hareketle Orman Nizamnamesi oluşturulmuştur. Bu nizamname 1937’e kadar yürürlükte kalmıştır.
1857’de, ihtiyaç duyulan elemanların yetiştirilmesi için Orman Mektebi kurulmuştur. Mektebin programında botanik, jeoloji, meteoroloji, aritmetik, geometri, ölçme bilgisi, orman yetiştirme, amenajman, ormancılık yönetim bilgisi dersleri yer almıştır.
Taşrada görev yapan Zâbitan yani emniyet güçlerinin görevlerini düzenleyen 1881 tarihli “Zâbıta-i Nevâhî Hakkında Kânûn-ı Vilâyet” isimli kanunun 32. maddesinde yer verilen; “Köy içinde veya civarında bulunan ormanlarda bir ateş çıktığında, gece bekçileri ateşi söndürmek için köy ahalisini uyandırmaya zorunludur.” ibaresiyle, köylerdeki orman yangınlarına gece bekçisi ve köylülerin müdahale etmesi emredilmiştir.
Yangınların yoğun yaşandığı aylarda geçici yangın korucular istihdam edilmiştir. Bu kapsamda 1900 yılı bütçesine 68.000 kuruş yangınla mücâdele ödeneği konmuştur. Aydın, Kastamonu, Bursa, Konya, Adana, Trabzon, Selanik, Manastır, Kosova ve Edirne vilayetleri ile Biga sancağına, 200 kuruş aylıkla iki ay çalışacak 170 geçici yangın korucusu alınmıştır.
Görevlilere, ormanlardaki bazı ağaçların belirli aralıklarla kesilerek ve kuru otlar ortadan kaldırılarak yangınların engellenmesi ve genişlemesinin önüne geçilmesi istenmiştir. Orman kolcuları, yani koruyucuları, dikkatli davranmaları yönünde sık sık uyarılmışlardır.
Bilhassa yaz aylarında, geçici kolcuların sayıları artırılmıştır. Köy muhtarları ve aşiret reislerine, orman memurları ve kolcularına yardımcı olmaları yönünde emirler gönderilmiştir. 1911 tarihli teftiş talimatnamesinin 7. maddesinde müfettişlerce, görevli memurların yangın sırasında ateşin büyüyüp yayılmasını önlemek için ara yollar ve açıklar oluşturulup oluşturmadıklarının; bunların fidan, ot ve kuru yapraklarla sürekli temizlenip temizlenmediğinin incelenmesi istenmiştir.
Bu manada, mahalleler ve mücavir yerlerdeki ormanlık alanlarda çıkan yangınlara müdahale etmede, özellikle Tulumbacılar Ocağı ve Yeniçeriler, mühim hizmetlerde bulunmuştur.
Orman Yakan Affedilmezdi
Osmanlı’da şehir ve köy yangınlarının ormana sirayet etmesiyle büyük çaplı orman yangınları çıkmıştır. Payitaht İstanbul’da zuhur eden ve tarihe geçen büyük yangınlar, sadece meskenleri değil ağaçlık alanlara da sıçrayıp kül etmiştir. Yapılan tahkîkatlar neticesinde bu yangınların çoğunun bozuk bacalardan kaynaklandığı tespit edilmiştir. Tedbir olarak 16. yüzyılda bozuk bacalı evlerin mimarları meslekten menedildiği gibi, baca kullanımına ve temizliğine uymayanlara “Baca Cezası” konmuştur.
1913’te Adana civarında 3.300 hektar, 1914’te Antalya civarında 1.400 hektar ve Muğla ormanlarında 1.000 hektar ormanlık alanın yanmasıyla toplamda 40.000 metreküp ağaç kül olmuştur. Ülkenin tamamında yanan alanın yıllık ortalaması 10.000 hektar civarındaydı.
Diğer yandan, firari askerler ve eşkıyaların da ilginç bir şekilde orman yangınları çıkardıkları görülmüştür. I. Dünya Savaşı yıllarında hâsıl olan güvenlik zafiyeti dolayısıyla eşkıyalar, Denizli çevresindeki dağlarda, çok sayıda orman yangını irtikâp etmişler, bu yangınlar haftalarca sürmüştür. Balıkesir’de meydana gelen üç büyük yangından birini eşkıyalar (1.825 hektar), ikisini de firari askerler (5.029 hektar) çıkarmıştır.
1919 yılı mayıs ayı başlarında Rum eşkıyalar, İstanbul’un Çekmeköy ilçesi dâhilindeki Ömerli Mahallesinde, Osmanlı güvenlik görevlilerini meşgul etmek için yangın çıkarmışlardır. Yine aynı dönemde bozguna uğrayan Yunan askerleri, geri çekildikleri bölgelerde tertipledikleri büyük yangınlarla, devasa boyutlardaki ormanlık alanları yok etmişlerdir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz yasal düzenlemeler çerçevesinde Osmanlı’da en büyük cezalar, kasıtlı olarak ormanları yakan kişilere verilmiştir: Mal ve mülklerine el konulması yetmezmiş gibi, bir de müebbet kürek cezasına çarptırılmışlardır. Ağır para ve hapis cezalarının uygulandığı da olmuştur. Ahaliye, ormanda yangına sebebiyet verenlerin, müebbet kürek cezasına çarptırılacakları sık sık hatırlatılmıştır.
Orman yangınlarıyla mücâdelede hizmeti görülenlerse, madalya ve çeşitli ödüllerle mükâfatlandırılmıştır.
Dahası, Millî Mücâdele döneminde bile orman yangınlarıyla ilgili meclise sunulan kanun teklifinde, Osmanlı zamanındaki kürek cezası müeyyidesi aynen yerini korumuştur.
Seferlerde Bile Ormanlar Korunurdu
Osmanlı Ordusu, seferler sırasında güzergâh üzerindeki ağaçlık, bağlık-bahçelik, ekili-dikili alanlara, çayır ve otlaklara zarar vermemeye ziyadesiyle özen gösterir ve katı tedbirler alırdı. Fransız tarihçi Jules Michelet’in, Fransa Tarihi başlıklı eserinde yer alan bilgiler, bu gerçeği doğrulamaktadır:
“Başta Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman olmak üzere birçok padişahlar devrinde Türkler, Hıristiyanlara harpte itidal ve zaferde yumuşaklık göstermeyi öğretmişlerdir. 1526’da 200 bin kişi, ekilmiş tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot koparmadan yaya olarak sınırları bir baştan bir başa kat etmişlerdir.”
Romanyalı tarihçi Nicolae Jorga da bunu teyit etmektedir: “Askerlerin yürüyüşleri sırasında güllere basmaları yasaktı. Birçoğu sarıklarında ve ellerinde çiçekler taşıyorlardı.”
Avrupalı tarihçilerin bu kanaatlerini destekleme sadedinde Osmanlı’nın zirve devrinde, tam da Yavuz ve Kanunî zamanlarında yaşanmış iki müşahhas ve muhteşem hadiseyle bahsi taçlandıralım:
Yavuz Sultan Selim Haziran 1516’da orduya, Mısır Seferi için hareket emri vermişti. Ordu, Gebze yakınlarında bağlık-bahçelik bir arazide mola verdi. Etrafta üzüm bağları ve elma bahçeleri vardı. Askerlerini kontrol etmek amacıyla Padişah, Yeniçeri Ağasını yanına çağırdı: “Bütün askerlerin heybeleri aransın. Heybesinde çalıntı bir meyve veya nesne çıkan askeri bana getirin!”
Yeniçeri Ağası, saatler boyunca askerlerin heybesini arattı. Ancak hiçbir askerin heybesinde meyveye veya çalıntı bir şeye rastlanmadı. Durum, Yavuz Sultan’a bildirildiğinde, Padişahın sevincine diyecek yoktu. Çok rahatladı, askerleriyle gurur duydu ve Allah’a şöyle şükretti:
“Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun! Bana haram yemeyen bir ordu verdin. Eğer askerim içinde tek bir kişi dâhi, sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, Mısır seferinden vazgeçerdim! Çünkü haram yiyen bir orduyla hiçbir yer fethedilemez!”
Osmanlı ordusunun bu imrenilecek hâli, Padişahın tam da istediği şeydi. Böyle bir İslâm ordusuyla yeryüzünde fethedemeyeceği, Allah’ın adını ve dinini yayamayacağı, İslâm’ın ve Peygamberimiz’in sancağını dikemeyeceği hiçbir nokta olamazdı.
***
Kanunî Sultan Süleyman, haçlı saldırılarına son vermek için ordusuyla bir Avrupa seferine çıkmıştı. Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava da çok sıcaktı. Asker susuzluktan âdeta kavruluyordu.
Osmanlı ordusu güzel üzümleri olan bir bağdan geçiyorlardı. Askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Bununla biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına yediği üzümün parasını ödemek için normal fiyatının çok üzerinde bir para kesesi bağladı. Ve yoluna devam etti.
Çok geçmeden mola verildi. Askerler, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiğini gördüler. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü, Kanunî’nin huzuruna götürdüler. Kanunî, telaşlı köylüye sordu: “Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışsın, yoksa askerlerim sana zarar mı verdi?” Köylü cevap verdi: “Efendim, ben şikâyet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur.”
Kanunî tekrar sordu: “Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar?” Köylü şu karşılıkta bulundu: “Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalına bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlâklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez.”
Kanunî, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, Osmanlı Padişahı bu askere ne gibi mükâfat verecek diye merakla beklemeye koyuldu. Nihayet asker bulundu. Kanunî’nin huzuruna getirildi. Kanunî, askeri şöyle azarladı: “Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın dinimizde doğru olmadığını bilmiyor musun?” Sonra da şu emri verdi: “Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın!”
Padişahın sergilediği davranışa çok şaşıran Hıristiyan köylü heyecanla Kanunî’ye sordu: “Ben bu askerin mükâfatlandırılması için gelmiştim, cezalandırılmasını amaçlamıyordum. Siz ise onu cezalandırdınız. Bunu neden yaptınız?” Kanunî’nin verdiği cevap, Osmanlı’nın kazandığı zaferlerin sırrını ve dünyaya nasıl hâkim olduğunu açıklayacak muhteşemlikteydi:
“Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı üzümün parasını bırakmamış olsaydı, zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarırdı.”
Kaynakça:
İsmet Binark, “Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Belgeler Işığında Türklerde Çevrecilik Anlayışı”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 5/1995.
Bekir Koç, “Osmanlı Devleti’nde Orman ve Koruların Tasarruf Yöntemleri ve İdarelerine İlişkin Bir Araştırma”, OTAM, Sayı: 10 (2000).
Erhan Kılıç, “Osmanlı Ormancılığında Orman Yangınlarıyla Mücadele Yöntemleri”, Ağaç ve Orman, 2020, Cilt: 1, Sayı: 1, s. 12-20.
Erhan Kılıç, Osmanlı Ormancılığının Zor Yılları (1914 1919), Ogemvak Yayınları, Ankara, 2020.
Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c.6, İstanbul, 1993.
Yunus Macit, “Osmanlı Türklerinde Çevre Bilinci”, Türkler, c.10, Ankara, 2002.
Erhan Afyoncu, “Ormanları Yakanlara Ağır Cezalar Verilirdi”, Sabah, 06.08.2017.
Dorina L. Neave, Eski İstanbul’da Hayat, Çeviren: Osman Öndeş, İstanbul, 1978.
İsmail Çolak, Osmanlı’nın Güzel İnsanları, İstanbul, 2016.
İsmail Çolak, Dünya Osmanlı’ya Hasret, İstanbul, 2014.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Kahvenin ilk çıktığı yer, kaynak olarak Habeşistan Ülkesi kabul edilmektedir. Ancak tanınması, benimsenip kök saldığı coğrafyanın da Yemen toprakları olduğu hâkim görüştür.Osmanlı Devleti de dâhil İsl...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Eğitim ordusunun fedakâr ve cefakâr neferlerinden olan öğretmenlerin, tüm mesai, enerji ve birikimlerini eğitim-öğretime hasretmeleri gerekirken; maaşlarının yetersizliği, geçim sıkıntısı ve bir kısım...
Yazar: İsmail ÇOLAK
-Vefatının 50. yılında babama rahmet dileklerimle-Sen gideli babam neler yaşandı,İffetin yoluna mayın döşendi,Namus iflas etti, ahlak boşandı.Zamanın fendine bigâne kaldık,Azgın nefsimizden öğütler al...
Şair: Yusuf DURSUN
yüzyılın sonlarına doğru Sultan III. Selim’in emriyle inşâ edilen Yıldız Sarayı, bilhassa Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Vahdeddin’in saltanatları döneminde ana saray olarak kullanılmış ve pek çok mü...
Yazar: İsmail ÇOLAK