Neden Sonra
17. yüzyılın Sebk-i Hindî akımından etkilenen şairlerinden biri olan Mezakî’nin Dîvânı’nda hikemî bir yolculuğa çıkmak, şairin dünyasını anlamaya katkı sağlayacağı gibi devrini anlamaya da yardımcı olacaktır. Mezakî, önemli dîvân şairlerinden. Herkesin bildiği dillerde darbımesel gibi dolaşan bir beyti vardır:
Sunar bir câm-ı memlû bin tehi peymâneden sonra
Döner vefk-i murâd üzre felek ammâ neden sonra
(Bin tane boş kadehten sonra bir dolu kadeh sunar; felek insanın isteği üzere döner ama iş işten geçtikten sonra...)
İnsan çalışır, çabalar, maksûduna ulaşır ama köprülerin altından çok sular akmış olur. Zavallı bir de bakar ki, maksût ele girmiş ama, artık onu ardından koşturan arzudan eser kalmamış. Âdetâ bir son çığlık, bir son nefestir baştaki beyit. Eskiler “Ba’de harabi’l-Basra.” derler bu duruma. Türkçesiyle; “İş işten geçmiştir.” Şu aşağıdaki beyitte Mezakî âdetâ insanoğlunun hayat tecrübesini özetlemiştir:
Bertaraf eyle gönül dağdağa-i dünyâyı
Râhat-ı pîr-i hıred sabr u sükûnundandır
(Ey gönül, dünya dağdağasını/telaşını/gürültüsünü patırtısını bertaraf et/bir kenara at; akıl ihtiyarının huzuru, rahatı sabır ve sükûnundandır.)
Bilgece bir sabır telkin eden yukarıdaki beyti terennüm etmekte şair haksız mıdır? Hoş, bunun başka bir yolu da yoktur. Hırs, olsa olsa sahibine zarar verir. Akıl, düşünce merkezi olduğu için şair ona “pir” sıfatını yakıştırıyor. İnsan yaşlandıkça tecrübesi artar. İçinde sürekli dünya arzu ve istekleri kaynayan bir insanın huzur bulması zordur. Şair, huzura ermek isteyen akla, daha doğrusu akıl sahibine tasavvuftaki tecerrüdü tavsiye ediyor. Dünya dağdağasını bırak, arkasından koşma, o zaman huzur bulursun diyor. Sabır her zaferin anahtarı olduğu gibi sükûn da huzurun kapısıdır.
Eski şairlerimiz her ne kadar bir gönül tutkusundan sıkça söz etseler de kavuşmak gibi bir hayal peşinde koşmazlar. Çünkü aradıkları güzel yeryüzünde yoktur. Onlar hemen umumiyetle “hüsn-i mutlak” olan Sâni-i Âlem’e duyulan aşkı terennüm ederler. Aşağıdaki beyitte şair, “Sevgilinin hayâlî ile kanaat et, kavuşmak için kanat çırpmaktan vazgeç; çünkü kanatları temennî etmek, sevgi karıncasının felaketidir.” diyerek bu gerçeğe dikkatleri çarpıcı bir örnekle çeviriyor. Karıncanın kanatlanması, ölümünün yakın olduğuna delâlet eder. O hâlde âşık bu gerçeği göz önüne alıp bu dünyada sadece sevgilinin hayâli ile yetinmelidir:
Kanâat kıl hayâl-i yâra geç pervâz-ı vuslatdan
Temennâ-yı per ü bâl âfet-i mûr-ı mahabbetdir
“Bu sevgili mutlaka bir insan olmalı mıdır?” diye bir soru sorulabilir. Aslında insanı peşinden koşturan her varlık, her arzu ve istek birer sevgilidir. Yetinmesini bilmek, önemli insânî vasıflardandır. Açgözlülük tek kelimeyle hüsran sebebidir. Şair, karınca örneğini, isabetle seçmiştir. Her varlık gibi karınca da uçmak, kanatlanmak ister. Bunu yaparken ecelini aradığını bilemez. Karıncanın kanatlanması, ömrünün sonu anlamına gelir. Kimi zaman aşırı istekler, sahibi havalandırır, baş aşağı yere vurur. Bu yüzden, “Hırs zarar sebebidir.” derler. Benzer düşünceyi bir beytinde Fuzûlî şöyle dile getirmiştir:
Hayal ile tesellîdir gönül meyl-i visâl etmez
Gönülden taşra yâr olduğunu âşık hayâl etmez
(Gönül hayal ile avunur, kavuşmaya meyletmez; âşık, gönül dışında bir sevgili olduğunu düşünmez.)
Klâsik şiirde sevgili önce bizzat Allah, sonra Hz. Peygamber (s.a.v.), padişah veya bir güzeldir. Kâinâtın yaratılış sebebi olarak aşka iman eden şair, bütün güzelliklerin kaynağı olan Yaratıcı’ya kalbini yöneltir, onun aşkıyla doldurur içini. Ona, bu dünya hayatında tam mânâsıyla kavuşmaya bu ten kafesi mânîdir. Sâlik, dünyada çalışır, çabalar, nefsini mâsivâ kirlerinden, Allah’ın dışındaki her şeyden tasfiye ederek bu aşka hazırlanır. Kavuşmak ebedî âlemdedir. Bu yüzden Mevlânâ ölümü “şeb-i arûs” olarak niteler. Sevgili ezel ve ebed sultanı olunca şair, dünyada visâl/kavuşmayı düşünmez, hayali ile avunur. Hac yoluna çıkan bir karınca safiyeti ile bu uğurda her türlü meşakkati göze alır. Allah, kâinata sığmadığını ancak mü’min kulun kalbine sığdığını buyuruyor. Fuzûlî’nin söylediği de bu olsa gerek. Gönülden taşra sevgili yoktur diye.
Âşık, kalbini mâsivâdan temizlemek durumundadır; onun gönlünde iddia, başka arzu ve istekler bulunması yakışık değildir. İşte bu düşünceyi dile getiren bir beyit:
Derûn-ı âşıka efkâr-ı mâsivâ düşmez
O rûşen âyîneye aks-i müddeâ düşmez
(Âşığın kalbine, içine mâsivâ düşünceleri düşmez; o aydınlık aynaya iddia görüntüsü düşmez.)
Âşığın kalbi bir aynadır. Aynanın paslanmaması için mâsivâ denilen, Allah’tan başka varlıkların arzu ve isteği düşmemelidir. Allah dışındaki her varlığın var olması sadece bir iddiadır. Allah’ın varlığına nisbeten bir varlığı söz konusu olamaz. Bu ancak kuru bir iddia olur. İnsan kalbinde sadece Allah sevgisi bulunmalıdır. Kalb, Allah’ın tecellî ettiği aynadır, onun nurlarını aksettirmesi için her türlü kirden pastan arınması, arındırılması lâzımdır. Benzer bir düşünceyi hikemi şiir mektebinin kurucusu Nâbî şöyle dile getirmiştir:
Âyîne-i idrâkini pâk eyle sivâdan
Sultân mı gelir hâne-i na-pâke hicâb et
(İdrak aynanı, gönlünü mâsivâdan temizle; utan, hiç kirli eve sultan konuk gelir mi?)
İnsan bir dostunu ağırlamak için nasıl çalışır, çabalar meskenini temizlerse, kalbini de hakîkî dostu için öyle temizlemelidir. İnsan kir pas içindeki eve misafir çağırmaktan utanmalıdır. Söz konusu kâinâtın yaratıcısı ise, kalbin tamamen tevhîd nurları ile cilâlanması şart olur.
Tam bir ihlâsla ilâhî güzelliğe teslim olan âşığın kalbi, aşk kılıcıyla yüz parça olur da her biriyle o güzelliği seyreder. Nasıl bir ayna kırıldığında her parçası ayrı bir ayna olursa, hâlis âşığın kalbi de muhabbet kılıcıyla paramparça olsa; her biriyle Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîlerini seyreder. Her parça cânânı gösteren bir ayna olur:
Cânâ seni her yüzden eder şimdi temâşâ
Sad pâre edelden dili şemşîr-i mahabbet
(Ey sevgili, aşk kılıcı gönlü yüz parça ettiğinden beri seni her yüzden (her yerden) seyreder.)
Bu beyitte tanımını bulan âşığın, dünyaya meyletmesi söz konusu olabilir mi?
Sunacağımız aşağıdaki beyit yiğitçe bir kükreyiş ifadesi olmak gibi bir ayrıcalığa sahiptir:
Civânmerd-i mahabbet mübtelâ-yı dehr-i dûn olmaz
Yalancı kahbe dünyâya er oğlu er zebûn olmaz
(Aşk yiğidi, alçak dünyanın isteklisi, tutkunu olmaz; er oğlu er yalancı kahpe dünyaya esir olmaz.)
Baştan beri klâsik şairlerimizin tok gözlülüğünden söz edip duruyoruz. Bu beyit de bu husustaki iddiamızın isbatıdır. Mert insan, alçak dünyaya tenezzül etmez, ona bağlanıp zebûn olmaz. Söz konusu bir âşıksa, onun dünyasında sevgiliden başkasının bulunması zaten mümkün değildir. Kanâate ulaşmanın yolu tevekkülden geçer. Aşağıdaki beyit tevekkülün güzel bir ifadesidir:
Sen hemân Ka’be-i maksûda teveccüh eyle
Rehber-i lutf-ı İlâhî sana hem-râh yeter
(Sen hemen maksut/hedefinin kâbesine yönel; sana yol arkadaşı olarak İlâhî lütfun rehberliği yeter.)
Amacına samîmî olarak kilitlenen bir insana Allah, elbette yardımcı olur. “Sen samîmî olarak dileğinin kâbesine yönel, Allah’ın lütfu sana yâr ve yardımcı olacaktır.” derken şair samîmî inancını da ifade etmiş oluyor. İçten, ihlâsla yapılan duâ reddedilmez; eninde sonunda ya aynen ya da daha güzeli ile cevap verilir. İnsanoğlu sabırsız olduğundan kazâ vaktini beklemek istemez. Aslında sabretse amacına ulaşacak, murâdına erecektir. Şu beyitte Mezakî bu gerçeği dile getirmiştir:
Hemân sen rişte-i maksûdunu kat’ etme âlemde
Bulur mânend-i subha intizâm âheste âheste
(Sen, âlemde hemen umut ipini kesme, o yavaş yavaş tesbih gibi düzenini bulur.)
İpe geçmeden önce tespih taneleri dağınıktır. Sabırla tek tek ipe geçirilince düzgün bir dizi oluştururlar. Şair bunu örnek göstererek sakın hemen umudunu kesme, isteğinden vazgeçme. Sabret, duâ et, sonunda isteğine kavuşursun diyor. İnsan sabırlı olunca, işleri yavaş yavaş tesbih taneleri gibi yoluna girer. Şart, Allah’tan ümit kesmemek; irtibatı koparmamaktır.
Dîvân şairleri her zaman mazlûmun yanında yer almışlardır. Kasîdelerde zaman zaman bazı zâlimleri överken, onların âdil olduklarını söylemeleri, aslında “Âdil olun, sizden beklenen adâlettir.” öğüdüdür niyetleri. Şairin zâlimlere ibret dersi veren bir beyti:
Cihân dâr-ı cezâdır bunda mazlûm-ı sitem-dîde
Alır düşmenden âhir intikâm âheste âheste
(Dünya, fiillerin karşılıklarının görüldüğü yerdir; burada zulüm görmüş kişi sonunda düşmandan âheste âheste intikam alır.)
Dünya bir imtihan meydanıdır, buraya düşen ömrü boyunca sınanır ve aldığı sonucun karşılığını öteki âlemde görür. Zâlimler, insanları ezip zulmetseler de çoğu daha dünyada iken yaptıklarının karşılığını görür. Mazlûm yavaş yavaş zâlimden intikamını alır; vesilesi başka başka olsa bile... Zulmün sonunun hüsrân olduğunu hatırlatan şair, bu beytiyle zulme yeltenenleri uyarıyor.
Mahmut KAPLAN
Yazar
Adâlet, haklıya hakkını vermek, zâlime engel olup mazlûmu korumaktır. Haksızlığı gidermeye çalışırken yeni mazlumlar üretmemek, ata ot, aslana et vermektir. Adâlet, işi ehline vermek böylece insanlara...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Hayat, sevinçler kadar imtihanların, neşe kadar hüznün, lütuf kadar kahrın da tecelli ettiği bir mânevî olgunlaşma mektebidir. İnsanoğlu bu yolda yürürken zaman zaman fırtınalarla, hastalıklarla, bekl...
Yazar: Kemal DEMİR
Evreni bir kitap olarak yaratan irade, bunu anlayabilecek yetenek ve cihazatla donattığı insanı kendisine muhatap olarak seçip sınanmak üzere dünyaya gönderdi. Bu sırrın sonucu olarak insan, atıldığı ...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Üniversite yıllarında bir süre aynı evi paylaştığımız bir arkadaşımın telefonunu bir tevâfuk sonucu öğrendim ve kendisini aradım. Önce tanıttım kendimi, beraber kaldığımızı söyledim. Beni hatırlayamad...
Yazar: Mahmut KAPLAN