Murâkabeyle Füyûzâta Ermek
Tasavvufî hayatta kişinin zihin ve gönül dünyası durağan, tek düze ve statik bir yapıda değildir. Müritlerin duygu ve düşünceleri değişim, gelişim ve donanım seyrine bürünmektedir. Zihin dünyalarında değişen bir bilgelik ve idrak seyri, gönül dünyalarında varoluş gerçeğini hissetme çabası görülür. Müritlerin mânevî gelişimlerinde tasavvuf, âdetâ bir yeniden doğuş sanatıdır. Böylesi değişken gönül ve zihin dünyasını kontrol etme hassasiyeti tasavvufta murâkabe usûlüyle sağlanmaktadır.
Murâkabe kavramı sözlükte; “kontrol etme, gözetme, denetleme, bir şeyi devamlı olarak düşünme, nazar etme, kişinin kendi iç âlemine bakması, göz önünde bulundurması, bir şeyi devamlı olarak düşünmesi ve kişinin dalıp kendinden geçmesi” gibi anlamlara gelmektedir. Bir tasavvuf ıstılahı olarak murâkabe; Allah’ın her şeye kâdir ve her şeyden haberdar olduğunu bilmemiz ve kalbimizin maksûdunu her an mülâhaza etmemizdir. Allah’ın kullarını gözetlemesi, kullarının gönlüne nazar etmesi, kalplerindeki duygu ve düşüncelerini bilmesi, kalbine gelen sesleri denetlemesi, bunun sonucu olarak kulun da kalbini gafletten koruması, ilâhî zikre devam etmesi, kalbini her türlü kötü düşüncelerden uzaklaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle murâkabe; kişinin kötü düşüncelerden kurtulmak için nefsini kontrol altında tutmasıdır; bu, murâkabenin en önemli hassasiyetidir. Allah’ın her şeye hâkim olduğunu idrak eden, kalbini ve zihnini Rabb’ini tanımaya yoğunlaştıran kişinin gerek diliyle gerekse kalbiyle Rabb’ini zikre koyulmasıdır.
Bahsi geçen tanımlamalar dikkate alındığında murâkabede riâyet ve hürmet anlamları yer almaktadır. Bu çerçevede murâkabe; kişinin içte ve dışta Hakk’a yönelme çabasını sürekli kılma azmidir. Abdurrezzak Kâşânî’nin (ö. 887/1482) ifadesiyle avâmmın murâkabesi, Allah’ın farz kılmış olduğu şeyleri yerine getirmek ve Hakk’ın belirlediği sınırda kalmaktır. Müritlerin murâkabesi, kalbin sürekli Rabb’i ile huzur bulmasıdır. Erenlerin murâkabesi ise niyetlerini dağıtacak etkilerden kendilerini Hakk’ın muhâfaza etmesidir.
Âlemde hiçbir şey Allah’tan gizli ve saklı değildir. Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. Kullarının yapıp ettiyi her şeye bizzat şahit olan Allah (c.c.) yegâne görüp gözetendir. Bu gerçek âyet-i kerimelerde şu şekilde vurgulanmaktadır:
“Yerdeki ve gökteki hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.”[i]
“…Şüphesiz Allah, sizi sürekli gözetleyendir.”[ii]
“O ki, (geceleyin) namaz kıldığında seni görür. Secde edenler arasında (namaz kıldırmak için) eğilip kalkmanı (da görür).”[iii]
“…Her neredeyseniz O sizinle beraberdir. Allah, yapmakta olduğunuz şeyleri çok iyi görendir.”[iv]
Âyet-i kerimelerdeki bu hakikati Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisine ihsanın ne demek olduğu sorulduğunda hadis-i şerifinde şu şekilde dile getirmektedir: “İhsan; Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor.”[v]
Murâkabe makamına erebilmek için müridin muhâsebe makamından geçmesi gerekmektedir. Daha önce işlediği günahlardan, yaptığı hatâlardan, içine düştüğü yanlışlıklardan dolayı kendini muhâsebe etmesi, pişmanlık duyması, durumunu düzeltmesi, kararlı bir şekilde Hak yolda yürümesi, kendisiyle Allah arasındaki hâlleri itibariyle kalbini dikkatle denetlemesi ve her nefes alışverişte Allah’ın rızâsını düşünmesi gerekmektedir. Her durumda Allah’ın kendisinin üzerinde murâkıp olduğunu, şah damarından daha yakın bulunduğunu, hâllerini bildiğini, fiillerini gördüğünü ve dediklerini işittiğini bilmesi esastır. Bunların her birini gerçekleştiremeyen kişi gâfil olup başlangıçta vuslat imkânından uzak kalmış olur.
Tasavvufta murâkabe makamının hakkını vermeye çalışan mürit gerek iç dünyası gerekse dış âlemiyle Hakk’ın gözetimi altında olduğu bilincini kazanır. Her an Hakk’ın huzurunda olduğu şuuruna erer. Rabb’inin murâkabesi altında olduğunu düşünürken bir yandan da nefsini muhâsebe etmenin ve kalbini gözetlemenin çabası içerisindedir. Öyle ki, her nefes alışverişte bile gönlünden ve zihninden geçenleri kontrol etmeye çalışır. Gönül dünyası üzerinde neden bu kadar titiz olmasın ki! Zîrâ mü’minin kalbi, nazargâh-ı ilâhîdir. Oraya Hak’tan gayrısı konuk edilemez. Murâkabe dersinin hakkını vermeye çalışan mürit, Allah’ın her şeyi görüp gözettiğini tam idrak eder konuma gelir ve sanki Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet eder.
Murâkabe makamı kişinin içini de dışını da kıvama erdirmesini, madden ve mânen denge ve itidali elden bırakmamasını hedeflemektedir. Bu gerçeğe işaret bağlamında Hâris el- Muhâsibî (ö.243/857) şöyle demektedir: “Bâtınını murâkabe ve ihlâsla düzelten kimsenin zahirini Allah, mücâhede ve sünnete tâbi olmakla süsler.”
Aslında murâkabe bir tür intizardır. Seyr u sulûk eğitiminden maksat da böylesi bir intizarın hâsıl olmasını sağlamaktır. İntizara yol açan özel murâkabe, kişide kurbiyeti husule getirir. İntizarın hâsıl olması ve yakınlığın elde edilmesi muhabbet hâlinin oluşmasına yol açar. Muhabbet hâli ise Hakk’ın kalbe nazar etmesi ile gerçekleşir. İntizar, kurbiyet ve muhabbet üçlüsü ilâhî şevkin cûş u hurûşa gelmesine yol açar. İştiyak duygusuyla kişi artık kabına sığmaz olur. Murâkabe, intizar, kurbiyet, muhabbet ve şevk hâlleri kişinin zikrullahla hemhâl olmasını sağlar. Bu coşkulu zikir onu nefsinden geçirir, Hakk’ı müşâhede etmenin zevkini verir. Bu gerçekten hareketle murâkabenin nihâyeti müşâhedenin bidâyeti kabul edilmektedir. Tasavvuf yolunun uzun ince bir yolculuk olduğuna dikkat çeken Ebû Muhammed Cerîrî (ö. 321/933) murâkabe makamının ne kadar ciddiyet isteyen bir makam olduğuna şu şekilde dikkatimizi çekmektedir: “Bir kimse kendisi ile Allah’ı arasında bulunan takvâ ve murâkabe hâlini sağlamlaştırmazsa, keşf ve müşâhede derecesine ulaşamaz.” Murâkabeyle sağlanan böylesi bir yakınlık gerçek saâdetin anahtarıdır. Kalb böylesi huzurla pak olur. Murâkabeyle Hakk’a ünsiyet artar. Bu anlamda murâkabe, uyumayan ve gaflete dalmayan bir bekçidir. Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uymaya çalışan, her fırsatta Hakk’ın gözetimi altında olduğu bilincine sahip olan kul, zamanla er-Rakib ism-i şerîfinin tecellîsine ermeye, istîdâd ve kâbiliyeti nisbetinde er-Rakîb isminden pay almaya başlar. Murâkabe çabasıyla Hakk’ı müşâhede etme imkânını elde eden kul, sonunda nefsinin değersizliğini anlar ve kendi aczinin farkına varır. Kendi acziyetini idrak de onu Hakk’ın yüceliğini bilip O’na tam teslim olmaya sevk eder. Hakk’ın azameti, kudreti ve celâlinin üstünlüğü karşısında yaratılmışlara varlık payesi vermemeye başlar. Bu şekilde Hakk’ı müşâhede edince nefsinden de mâsivâdan da yüz çevirip bütünüyle Hakk’a yönelme çabasına bürünür.
Tasavvuf erbâbı Hakk’ın huzurunda edebine uygun bir şekilde oturur, gözlerini kapatır, boynunu büker, iç dünyasını gözetir, Hakk’ın dışındaki bütün duygu ve düşüncelerden sıyrılır, gönlünü ilâhî keşif ve ilhama açık bir konuma getirmeye çalışır. Bu gerçeği meşhur sûfî Ca’fer b. Nusayr el-Huldî (ö. 348/959) şu şekilde beyan etmiştir: “Murâkabe; Hak Teâlâ’nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbine gelen her çeşit duygu ve düşünceden sırrını korumaktır.”
Murâkabe eğitimi alan mürit, bir yandan kalbine kötü duyguların sirâyet etmesine engel olurken bir yandan da her hâlini Allah’ın bildiğini derinden hisseder. Allah’tan feyz beklemeye koyulur, Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet eder, her anını Allah ile beraberlik şuuru içerisinde geçirmeye çalışır. Murâkabeyi feyz beklemek olarak değerlendiren Necmeddîn-i Kübra (ö. 618/1221), bu düşüncesini eserinde ana hatlarıyla şu şekilde dile getirmektedir: “Murâkabe, bir ölü gibi kulun bütün kuvvet ve hareketi bir tarafa bırakmasıdır. Bu makamda olan sâlik, itâat ve amel-i sâlihle O’nun lutfunu ister, ilâhî armağanları bekler. O’ndan başka bütün varlıklardan yüz çevirerek Allah’ın aşkının deryasına dalar. O’na kavuşmanın iştiyâkını duyar, nihâyet O’nun huzurunda şevke gelip ağlar. Sadece O’na güvenir ve O’ndan yardım ister. Bunun sonucunda Allah ona bir nur gönderir, rahmet kapılarını açar ve azap kapılarını kapatır. Bu nur sayesinde riyâzet ve mücâhedelerle yok edilemeyen nefs-i emmâre bir anda ortadan kalkar.”
Alâaddin-i Attâr (ö. 802/1399) havâtırı tanımanın, basîretle bakmanın ve kalbi nurlandırmanın yegâne yolunu murâkabe olarak görmektedir. Muhammed Pârsâ’ya (ö. 822/1419) göre murâkabenin doğru yapıldığının alâmeti, müridin ilâhî emirlere uymasıdır. Murâkabenin dâimî olabilmesi için müridin öncelikle dünyevî alakalardan kesilmesi, nefse muhâlefet etmesi, sabırlı olması ve gâfil insanlarla sohbetten uzak durması gerekmektedir. Ubeydullâh-ı Ahrâr’a (ö. 895/1489) göre murâkabenin hakîkati, bekleyiştir. Ebû Bekr Şiblî (ö.334/945) bir gün üstadı Ebu’l-Huseyn en-Nûrî’yi (ö.295/907) halvete girip son derece dikkatli bir murâkabe seyrine dalmış bir hâlde bulur. Ona, “Bu kadar yoğun murâkabe hâline nasıl dalıyorsunuz?” diye sorar. O da böylesi bir murâkabenin kişiyi hedefe nasıl ulaştırdığını bir kediden öğrendiğini belirtir. Sözlerinin devamında bu durumu şöyle açıklar: “Gördüm ki, kedi, fare deliği karşısında nice gözetir ve hazır durur. Allah'ını isteyenin öyle gözetmesi gerekmez mi?”
Abdullah el-Ensârî (ö. 481/1089) bizlere murâkabenin üç derecesinden bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, Hakk’a doğru seyir hâlinde gayrıyı unutmaya sevk eden bir ta’zîm, (Hakk’a) götüren bir yakınlaşma ve teşvik eden bir mutluluk içinde Allah’ı sürekli murâkabe etmektir. İkincisi, muhâlefeti bırakmak, itirazdan yüz çevirmek ve karşı durmanın mânâsızlığını terk etmek suretiyle Hakk’ın bizi gördüğünü düşünmemizdir. Üçüncüsü, tevhit ilmine yönelerek Allah’ın önce oluşunu düşünmek suretiyle ezeli murâkabe etmek, ebed vakitlerinde ezelin işaretlerinin zuhûrunu murâkabe etmek ve murâkabe bağından kurtulmayı murâkabe etmektir.
Müceddidiyye yolunda murâkabenin murâkabe-i ahadiyyet, murâkabe-i maiyyet, murâkabe-i akrabiyyet ve murâkabe-i muhabbet tarzında çeşitleri bulunmaktadır. Bu murâkabe çeşitleri belirli âyetlerin derin bir şekilde tefekkür edilmesi ve bu tefekkür neticesinde Allah’ın zâtından müritlerin letâifine feyzin gelmesinin beklenmesi şeklinde açıklanmaktadır. Müceddidiyye yolunda sistematize edilen bu eğitim metoduna göre derinlemesine tefekkür edilecek olan her âyet, insanın bilinçaltındaki bazı mânevî hastalıkları ve ârızalarını tedavi etmek gâyesine mâtuf olmalıdır. Müçtehitlerin fıkıh ilmi sahasında birtakım içtihatlarda bulunmaları gibi, sûfîler rûhî tecrübeleri ile birtakım içtihadlarını ortaya koymuşlardır. Benimsedikleri eğitim metotlarıyla mânevî tecrübelerinde gözlemledikleri birtakım hikmet ve gâyeleri gündeme getirmişlerdir. Bu gerçekten hareketle tasavvufî kaynaklarda murâkabelerin nasıl yapılacağı bir sistem dâhilinde anlatılır olmuştur.[vi]
İnsanın iç dünyasını olanca etkisiyle tezyin eden, iç dinamiklerin harekete geçmesini sağlayan, içsel gelişimin kıvâma ermesine katkı sağlayan murâkabenin yansıması sadece içsel yetilerden ibaret de değildir. Bu gerçeğe dikkatimizi çeken Ya’kûb-ı Çerhî gerçekleşen murâkabe eğitimiyle kişinin kötü şeylerden kaçınabildiğini, kendi durumunu, söz ve davranışlarını sürekli kontrol etmeyi gerçekleştirdiğini belirtmektedir. Dolayısıyla murâkabe, bâtını aydınlatmaya yönelik bir çaba olduğu kadar, dışa yansıyan yönlere de sahiptir. Bireyde bir yandan vakar, temkin, birçok ilme vukûfiyet gibi hususları gerçekleştirirken, bir yandan da bâtının zâhire aksedişine imkân hazırlar.
[i] 3/Âl-i İmrân, 5.
[ii] 4/Nisâ, 1.
[iii] 26/Şuarâ, 218-219.
[iv] 57/Hadîd, 4.
[v] Buhari, Îmân, 37; Muslim, Îmân, 1, 5.
[vi] Necdet Tosun, Derviş Keşkülü Tasavvuf ve Dergâh Kültürü, Erkam Yayınları, İstanbul 2018, s. 29.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Hakîm’inde herhangi bir ayrıma gitmeksizin genel durum itibarıyla insanın yaratılış açısından en mükemmel varlık olduğunu beyân etmektedir. Buna göre insan bütün mahlûkat içinde...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Tam adı Abdullâh-ı Rûmî b. Eşref b. Muhammed el-Mısrî’dir. 779/1377 yılında doğduğu rivâyet edilmektedir.[1] Ataları Mısır’dan Anadolu’da İznik’e göç etmiş ve Eşref-zâde burada dünyaya gelmiştir. Eş...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Dîvân şairi, mısraların arasında kendisini maharetle gizler. Şairin sanat gücünü, sınırları, coğrafyası ve hayal dünyası ile zorlu b...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Gülşeniyye-i Rûşeniyye-i Halvetiyye’nin alt kolu Sezâiyye Tarîkatı’nın piri olarak kabul edilen Hasan Sezâî, 1080/1669 tarihinde Mora Yarımadası’nın kuzeydoğusunda yer alan Gördüs kasabasında doğdu.[1...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE