O’nun Gözetim Ve Denetiminde Bir Hayatın Adamı Olmak
Murâkabe, kulun, sürekli biçimde Allahu Teâlâ’nın gözetimi altında olduğunun farkında olması anlamına gelir. İhsân makamı denilen, “Her ne kadar biz O’nu görmesek de O bizi görmektedir.” bilincinde olarak O’nu görüyormuş gibi O’na ibâdet etme makamında bir hayat sürmektir.
Yüce Rabb’imizin bir adı da er-Rakîb’dir. “Elbette Allah, sizi görüp gözetendir.”[1] “Allah her şeyi görüp gözetendir.”[2] er-Rakîb, her şeyi gören gözeten, koruyup kollayan, her an her şey üzerinde şâhit olan demektir. Zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisi ve gözetimi dışında kalmaz. Gözle görülen görülmeyen, cisim olan olmayan her şeyi O görür ve bilir. “Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”[3] O’na iman eden, O’nun bütün isim ve sıfatlarıyla beraber er-Rakîb oluşuna da inanır. O’nun er-Rakîb olduğuna iman eden kişi, her zaman O’nun gözetim, koruma ve kontrolü altında olduğunun da bilincinde olur. Bunun için de sürekli gönlünü, nefsini, dilini, elini ve tüm organlarını murâkabe eder, kontrol altında tutar. Her zaman O’nunla olduğunun, en yalnız anlarında bile başıboş bırakılmadığının farkında bir hayat yaşar.
Yüce Allah bizzat kendisi kullarını görür, gözetir ve denetir. O, bize bizden daha yakındır, her hâlimizi bilir. İç ve dış dünyamızı bilir. O’ndan hiçbir şey gizli kalmaz. “De ki: ‘Ben sapıtırsam, sapıtmakla ancak kendime yazık etmiş olurum. Doğru yolda olursam, bu Rabb’imin bana vahyetmesiyledir. Doğrusu O, işitendir, pek yakın olandır.”[4] “Allah gözlerin hainliğini ve gönüllerin gizlediğini bilir.”[5] “Allah kalplerde olanı bilir.”[6] Bu kadar çok âyette Yüce Rabb’imizin iç dünyamızda olanı, niyet ve düşüncelerimizi, göz ucuyla baktıklarımıza varıncaya kadar bildiğini bize hatırlatması, insanın iç dünyasını, gönül ve düşünce dünyasını başıboş bırakmamasını ister. Zîrâ niyetler, düşünceler insanın bakış, söylem ve eylemlerinin yönünü belirler. Gönül ve düşünce dünyasını başıboş bırakan, günah özlem, hayal ve kurguları içerisinde olan insanlar, söylem ve eylemlerini yönetemezler. Onun için, “Dervişin fikri neyse zikri de odur.” denilmiştir. Onun için Müslüman, özü sözü bir olan, söylemi eylemi birbirini destekleyip tamamlayan kişidir. Öyle olmalıdır. Zaten özü bozuk, sözü güzel görünenler münâfıklardır ki, onlar, cehennemin en alt tabakasında olacaklardır. İnandığı gibi yaşamayanlar da amelsiz, günahkâr insanlardır.
“Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka O’dur; beş kişinin gizli bulunduğu yerde altıncıları mutlaka O’dur; bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlak onlarla beraberdir. Sonra, kıyâmet günü, işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah her şeyi bilendir.”[7] “Yoksa kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.”[8] Bu konuda Abdullah b. Mes’ûd’dan gelen şu rivâyet de dikkat çekicidir: “Kâbe’nin örtüsüne sarınmış duruyordum. Üç adam geldi ve aralarında şu konuşmalar oldu: Birisi; ‘Allah’ın bizim şu sözümüzü işittiğini mi sanıyorsunuz.’ dedi. Diğeri; ‘Biz seslerimizi yükselttiğimiz takdirde işitir, yükseltmez isek işitmez.’ diye cevap verdi. Bir diğeri de ‘Ondan bir kısmını işitirse tamamını işitir.’ dedi. Bunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e anlattım. Bunun üzerine Allahu Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Gözleriniz, kulaklarınız ve derileriniz aleyhinize şâhidlik eder diye sakınmadınız. Aksine, yapmakta olduklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabb’inizi böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”[9]
Yüce Allah’ın görevli melekleri de kulları denetler ve onların yapıp ettiklerini kayda alırlar: “And olsun ki insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız. İnsanın sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü kaydederler.”[10] Meleklere iman da bize, en yalnız olduğumuz anlarda bile yalnız olmadığımızı hatırlatır, saygın yazıcı meleklerin/kirâmen kâtibin bizimle beraber olduğunu ve yapıp ettiklerimizi kaydettiklerini bize hatırlatır ve bu bilinçle yaşamamızı sağlar.
Yüce Allah’ın insana şah damarından daha yakın oluşu şöyle açıklanmıştır: “Biz insana şah damarından daha yakınız, her yönüyle de onun hâkimiyiz. Biz onun nefsinin vesveselerini, nefsinin kendisinden olan şah damarından daha çok biliriz. Çünkü şah damarı kalb ile iç içe bir damardır.” Yüce Allah’ın bilgisi o kimseye kalbin bilgisinden daha da yakındır. Yazıcı meleklerin her insanla beraber olduğunu hatırlatırken Hz. Ali de şu uyarılarda bulunur: “Ey insan! Senin üzerinde görevli iki meleğinin oturduğu yer, dişlerinin üzeridir. Dilin onların kalemi, tükürüğün onların mürekkebidir. Sen ise seni ilgilendirmeyen işlere dalıp gidiyorsun ne Allah’tan ne de o meleklerden utanıyorsun!”[11]
Murâkabe bilincine sahip olan kişi, en yalnız olduğu anda bile yalnız olmadığını, Yüce Yaratıcı’nın gözetim ve denetim altında bulunduğunu bilir. Herhangi bir dünyevî denetim ve yaptırım olmasa bile kimse görmese de Yüce Allah görüyor ya, kimse bilmese bile O biliyor ya, diyerek istikametten sapmaz, yanlış işler yapmaz. Tıpkı Hz. Yusuf gibi. Ailesinden çok uzaklarda, saray kadının her türlü ortam ve imkânı sunup, “Haydi gelsene, ben senin için hazırım.” dediği anda “Günah işlemekten Allah’a sığınırım.”[12] diyebilmektir. İşte bu bilince sahip olanları Peygamberimiz, hiçbir korumanın olmadığı kıyâmet gününde Yüce Allah’ın koruması altında olacaklar listesinde sayar. O kişi, makam ve güzellik sahibi bir kadın kendisini (harama) davet ettiği zaman, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyen kimsedir.[13]
Bu bilince sahip olabilmek için, iç bilinç düzeyinin yüksek olması gerekir. Bunun için de güçlü bir imana sahip olunmalıdır. Bunun için de Yüce Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla doğru bir biçimde tanınması (mârifetullah), bu bilgilerin sürekli ve kâmil mânâda özümüz ve sözümüzle/hâlimiz ve kâlimizle zikirle diri ve dinç tutulması gerekir. İnsan ve cin şeytanları sürekli günah ve isyan çağrısı yaparken Yüce Allah’ın cennet ve mağfiret çağrısını duymak ve bu çağrıya uymak gerekir. “Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.”[14] “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun, o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır.”[15] “İşte müşrikler ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır.”[16]
“Muhakkak ki, şeytan size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.”[17] “Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet va’deder. Allah’ın lütfu boldur, O her şeyi bilir.”[18]
O hâlde insan başıboş yaratılmadığını ve başıboş bırakılmadığını bilmeli, hayatı ona göre yaşamalıdır. Unutmayalım ki, bize bizden daha yakın olan Yüce Rabb’imiz, her zaman ve her yerde bizim görüp gözetenimizdir. Biz O’na karşı sorumluyuz. O’nun melekleri de her zaman bizimle beraber, bizim yapıp ettiklerimizi kayda almaktadırlar. Öyleyse her zaman ve her yerde O’nun olduğumuzu, O’nunla olduğumuzu, O’nun görevli meleklerinin nezâretinde olduğumuzu unutmayalım ve o ilâhî kameramanlara her hâlükârda güzel pozlar, yüz ağartıcı kayıtlar vermeye gayret edelim. Peygamberimiz’in “Nerede olursan ol, hangi konumda bulunursan bulun Allah’ı gözet, O’ndan sakın.”[19] buyruğu düstûrumuz olsun!
[1] 4/Nisâ, 1.
[2] 33/Ahzâb, 52.
[3] 57/Hadîd, 4.
[4] 34/Sebe’, 50.
[5] 40/Gâfir, 19.
[6] 3/Âl-i İmrân, 119, 154; 5/Mâide, 7; 8/Enfâl, 43; 11/Hûd, 5; 31/Lokmân, 23; 39/Zümer, 7; 57/Hadîd, 6; 64/Teğâbün, 4; 67/Mülk, 13.
[7] 58/Mücâdile, 7.
[8] 43/Zuhruf, 80.
[9] 41/Fussılet, 22-23.
[10] 50/Kâf, 16-18.
[11] Kurtubî, Tefsîr.
[12] 12/Yûsuf, 23.
[13] Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91.
[14] 10/Yûnus, 25.
[15] 35/Fâtır, 6.
[16] 2/Bakara, 221.
[17] 2/Bakara, 169.
[18] 2/Bakara, 268.
[19] Tirmizî, Birr, 55.
Ali AKPINAR
Yazar
Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Hakîm’inde herhangi bir ayrıma gitmeksizin genel durum itibarıyla insanın yaratılış açısından en mükemmel varlık olduğunu beyân etmektedir. Buna göre insan bütün mahlûkat içinde...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Hicr Sûresi’nin 72. âyetinde geçen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ömrüne yemin anlamı taşıyan Le ‘amruke ifadesi sûfî şairlerin eserlerinde sıklıkla zikredilmekte; sûfî şairler tarafından yazılmış na‘t-...
Yazar: Hamit DEMİR
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde ahsen-i takvîm olarak yaratıp, üstün kabiliyetlerle donatarak onu ilâhî hitâbın muhatabı kılmış ve böylece onurlandırmıştır. Bu yaratılışın bir sonucu olarak, insan...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Kalp sürekli değişen, etkilenen ve hâlden hâle giren bir varlıktır. Müsbet ya da menfi olarak insanlar sürekli bir şeylerden etkilenirler. Meselâ, insan sürekli tartışma yapan ve birbirlerine lâf yeti...
Yazar: Aydın BAŞAR