Karanlığın Ziyası
İnsan, hafızasını kâğıda aktarmaya başladığından beri bir kılavuza, karanlıkta yolunu aydınlatacak bir ışığa ihtiyaç duyar. Bilginin sadece aktarılan bir yük değil, ruhu besleyen bir gıda olduğunu kavrayan medeniyetler; yol göstericiyi yani öğretmenleri hiyerarşilerin en üst mertebesine yerleştirmiştir.
Bir kavramın ruhuna nüfuz edebilmek için onun köklerine kısaca temas etmek gerekir. Türkçe öğretmen kelimesi, Eski Türkçe “öğ” (akıl, zihin, idrak) kökünden türetilen öğret- fiiline dayanır; geleneksel "muallim" kelimesine karşılık 1930’ların başında biçimlendirilmiştir. Bu kelime etimolojik olarak zihni uyandıran, akla yön veren ve cevheri açığa çıkaran bilge kişiyi çağrıştırır.
Türk edebiyatı, muallimlik makamını hem klasik hem de modern dönemde derin düşünce katmanlarıyla ele almıştır. Divan Edebiyatı’ndan Tanzimat’a, Millî Edebiyat’tan Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’na kadar öğretmen; sadece müfredat uygulayan biri değil, toplumun vicdanı ve istikbalin şekillendiricisidir.
Tarih boyunca bu kutlu mesleğin en büyük, en müstesna timsali ise "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim." diyerek insanlığın kalbine hitap eden Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. O, asrın cehalet karanlığını doğrudan kalplere dokunarak aydınlatmış; ashabını birer ceffelkalem öğrenci değil, çağları aşacak birer irfan abidesi olarak yetiştirmiştir. Rahmet ve şefkati kelimelerin ötesinde bir usulle harmanlayan O Muallim-i Ekber, öğretmenin sadece zihne malumat yığan biri değil; yaralı gönüllere merhem olan, ahlakı ve insanlığı hâl diliyle öğreten en yüce rehber olduğunu cihana belletmiştir.
İşte bu ilahi ve nebevi nefesten ilham alan Klasik Edebiyatımızda bilginin ve muallimin ehemmiyeti denilince zihinlerde ilk çınlayan seslerden biri, Fuzûlî’nin o meşhur beytidir:
İlmsüz şi’r esâsı yok dıvâr olur
Ol esâssuz dıvâr bî-itibâr olur
Fuzûlî, bilimsiz ve bilgisiz yapılan her işin temelsiz bir duvardan ibaret olduğunu söyler. Öğretmen bilginin özünü incelikle işleyerek talebesine sunduğunda o zihin, temelsiz bir yıkıntı olmaktan kurtulur; itibarlı, estetik ve sağlam bir abideye dönüşür.
Millî Edebiyat dönemine geldiğimizde öğretmen, Anadolu’nun bozkırında bir aydınlanma meşalesi olarak öne çıkar. Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanındaki Feride ya da Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban eserindeki aydın figürleri, öğretmenliği bir meslek sınırının ötesine taşıyarak bir vatan borcuna dönüştürür. Ahmet Hamdi Tanpınar ise Beş Şehir ve Huzur adlı eserlerinde medeniyetin devamlılığını kütüphanelere, yazmalara ve onları nesilden nesile aktaran hocaların şefkatli ellerine bağlar.
Netice olarak bakıldığında anlıyoruz ki insanlık var oldukça, akıl kökünden neşet eden bu sanat, dünyayı aydınlatmaya devam edecektir.
H. İklil TEKTAŞ
Yazar
Bir gecenin göğsüne çöken acı, vatan toprağında yankılanan bir sızı oldu 15 Temmuz. Tankların çelikten uğultusu, milletin dualarına karıştı. Semalar, yalnız uçakların değil, anaların iç çekişlerinin d...
Yazar: H. İklil TEKTAŞ
İnsan, başını göğe kaldırdığı ilk andan beri yukarıda parıldayan o sonsuz ışık noktalarıyla sessiz bir sohbete tutuşmuştur. Gecenin en koyu ve en tenha vaktinde, yeryüzünün yükünden bir an olsun sıyrı...
Yazar: H. İklil TEKTAŞ
Toplumların çöküşü gürültülü patlamalarla değil, sessizce kanıksanan küçük çürümelerle başlar. Bir çivinin gevşemesiyle bir nalın, bir nalın düşmesiyle bir atın, bir atın devrilmesiyle bir ordunun kay...
Yazar: Ayşe Gül PINAR
Bir insanın gelişiminde en temel ve en değerli unsurlardan biri, hiç kuşkusuz, kitap okumaktır. Kitap okuma alışkanlığı, yalnızca okul sıralarında ya da öğretmenlerin yönlendirmesiyle kazanılacak bi...
Yazar: H. İklil TEKTAŞ