Göğün Şiiri: Yıldızlar
İnsan, başını göğe kaldırdığı ilk andan beri yukarıda parıldayan o sonsuz ışık noktalarıyla sessiz bir sohbete tutuşmuştur. Gecenin en koyu ve en tenha vaktinde, yeryüzünün yükünden bir an olsun sıyrılıp gözlerimizi semaya çevirdiğimizde ruhumuzu saran o derin ürperti tesadüf değildir. Yıldızlar; zamanın ötesinden süzülüp gelen, evrenin milyarlarca yıllık sırrını bağrında taşıyan ve insana hem ne kadar küçük hem de ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan kadim tefekkür aynalarıdır.
Bir düşüncenin izini sürerken kelimelerin doğduğu topraklara uğramak, o düşüncenin ruhunu anlamanın en güzel yollarından biridir. "Yıldız" kelimesi de Eski Türkçenin en eski katmanlarına kadar uzanır. Kökeni itibarıyla "parlamak", "ışık saçmak", "alev gibi parıldamak" anlamlarını taşır.
Tarihî kayıtlarda bu kelimeye ilk kez Orhun Yazıtları'nda, Kül Tigin'in cenaze törenine katılanları anlatan bölümde "yulduz" şeklinde rastlarız. Ardından Uygur metinlerinde de aynı kökten yaşamaya devam eder. Bin yılı aşkın bir süredir bu millet, geceyi aydınlatan o kutlu ışıklara aynı kökten seslenmiştir: Yulduz... Yıldız...
Edebî açıdan ise bu kökteki "parlama" fiili yalnızca fiziksel bir ışığı ifade etmez. O, karanlığın ortasında doğan ümidi, hakikati ve rehberliği de çağrıştırır. Yıldız, gökyüzünün karanlık sayfasına düşülmüş nurdan bir harftir adeta. Şairlerin gönlünde kimi zaman ulaşılamayan bir sevgiliye, kimi zaman da yolunu arayan bir yolcuya yön veren kutlu bir kılavuza dönüşür.
Klasik edebiyatımızın engin ufkunda Muallim Naci, gökyüzündeki bu ilahî nizama hayranlığını şu beyitle dile getirir:
Kevn-i a'zam içre o nûrânî nukûş,
Her biri bir kitâb-ı hikmet-i bî-iştibâh.
"Şu büyük kâinattaki o nurlu nakışların yani yıldızların her biri, şüphe götürmeyen birer hikmet kitabıdır."
Şair, yıldızları gökyüzüne rastgele serpiştirilmiş ışıklar olarak görmez. Onları okunmayı bekleyen nurlu birer hikmet kitabı olarak değerlendirir. Gece vakti başımızı göğe kaldırdığımızda aslında uçsuz bucaksız bir kütüphaneyle karşı karşıya kalırız. Her yıldız, Yaratıcı'nın sonsuz ilmini, sanatını ve kâinattaki kusursuz nizamını anlatan bir sayfadır. Sessizce bize şunu fısıldar: "Bu büyük kâinatta yalnız değilsin; fakat unutmaman gereken bir nizamın da parçasısın."
Bana kalırsa bir Müslüman, geceyi yalnızca güneşin batması olarak göremez. Gece; kâinatın sessizlik gömleğini giydiği, insanın gürültüden uzaklaşıp Rabb’iyle baş başa kaldığı, tefekkürün bir ibadete dönüştüğü müstesna bir vakittir.
Yıldızları gerçekten anlamak ise insanın kendi içindeki karanlığı tanımasıyla mümkündür. Gökyüzü, en büyük hazinesini ancak karardığında gösterir. İnsan ruhu da böyledir. Hayatın çileleri, hüzünleri ve karanlık dönemleriyle yüzleştiğinde; içinde saklı duran cevherleri, imanını ve tefekkürünü daha berrak bir şekilde keşfeder.
Yıldız kelimesi kökü itibarıyla "parlamak" anlamına gelir. Fakat asıl mesele, yeryüzünde yaşarken o kökün manasına sadık kalabilmek; karanlığa rağmen parlayabilmektir...
Başımızı daha sık göğe kaldırdığımız, gökteki o kadim dostlarla içimizdeki tenevvürü buluşturduğumuz gecelere...
H. İklil ABBASOĞLU
Yazar
Sorumluluk, yaşamın her anında ve her alanında bizi şekillendiren derin bir bilinçtir. Bu bilinç, çevremizden ailemize, arkadaşlarımızdan mesleğimize, dünyamızdan kendi özümüze kadar uzanan geniş bir ...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Zaman, insana bahşedilmiş en kadim sırdır. Günler birbirini takip ederken, bazı aylar vardır ki zamanın içinden sıyrılıp âdeta ruhu olan bir misafir gibi gelir ve insanın kalbine dokunur. İşte Ramazan...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Göz, kimi zaman sadece görmek için vardır kimi zaman ise görmekle yetinmez; derinlere işler, ruhu okşar, kalbe dokunur. İşte nergis çiçeği, yalnızca bir çiçek değildir; bir bakış, bir dokunuş, bir çağ...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Yazın en sıcak günlerini yaşarken insan ailesiyle geçmişte yaşadığı tatilleri hatırlamadan edemiyor. Rahmetli babam gerek çocukluğumuzda gerek sonraları bizi gezdirmek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. ...
Yazar: Raziye SAĞLAM