İtimadın Kaybolması
İnsan hayatta hiçbir şeyi tek başına başaramaz. Mutlaka birilerinden destek alır, yardımlaşır. Bu nedenle her başarının ardında birilerinin desteği vardır. Güzel bir bina tek kişinin gayretiyle inşa edilmez, ticarette tek başına iyi kazanç kazanılmaz, bilimsel bir keşif birilerinin yardımları olmadan gerçekleştirilmez. Hatta bir kitap bile tek başına yazılmaz. İnsana eşi iyi bir ortam sağlar, mevcut kütüphanelerin imkânlarından yararlanır. Sonuçta yardım alarak başarır. Tek başına, hiç kimseden yardım almadan bir şeyler yapmak sadece yüce Allah’a ait bir özelliktir. O, kimsenin yardımına ihtiyaç duymaz. Diler ve dilediği ânında oluverir.
İnsanın bir şeyler yapabilmesi ve başarabilmesi elbette çevresinin desteğiyle gerçekleşir. Ancak başarının yakalanması için destek yanında güvene de ihtiyaç duyulur. Güven esaslı dayanışma ve destek olmadığı zaman yapılan iş bir yerde akamete uğrayabilir. Bu nedenle hangi iş olursa olsun, insan dayanışma içinde olduklarına güvenmek de ister.
İş Yerinde Güven
Eskiler “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” demişler. Özellikle ticaret alanında bu sözün çok büyük önemi vardır. Zîrâ günümüzde küçük şirketlere yaşama hakkı tanınmamaktadır. Ya küçük bir işyeri olarak kalmayı kabul edeceklerdir ya da kendi iş kollarına giren büyük firmalar tarafından satın alınmaya razı olacaklardır. Bu iki şıkka razı olmayanlar için bir üçüncü alternatif daha bulunmaktadır: Şirketleri birleştirmek. Nitekim çağın gidişine ayak uydurup birleşen şirketler ayakta kalabilmekte ve büyüyebilmektedir. Ülkemizde bu şekilde pek çok şirket dünya ölçeğinde saygın ve güçlü hâle gelebilmiştir. Bu başarının ardında zamanı okuma, tecrübe, dünyayı tanıma, profesyonel yönetim gibi pek çok gerekçe sayılabilir. Ancak bunların yanında, ortaklar arası güven çok önemli bir yere sahiptir. Eğer ortaklar karşılıklı olarak dürüst olmazlarsa, birbirlerinin arkasından kendi hesaplarına işler yaparlarsa veya maddî hususlarda hıyânet ederlerse, ortaklığın çökmesi ve hissedarların birbirine düşmesi yakın demektir. Çünkü aralarında güven duygusu kaybolmuştur. Bunun ardından her bir taraf sadece kendi menfaatini önde tutacak ve ortaklık kısa sürede bitecektir. Dağılan şirketle birlikte pek çok insan işten çıkarılacak, ortaklar mahkeme kapılarında birbirlerini dava etmekle zaman geçireceklerdir.
Etrafınıza şöyle bir bakın. Temelinde din kardeşliği olmayan ortaklıklarda karşıdakinden genelde endişe duyulur. Ancak yapılan ticaret de olsa, ortakları bir arada tutan esasında din ise, birbirlerine karşı güven duyguları zirvededir. Bu yüzden birlikte çalışmaktan büyük haz alırlar. Aynı Rahman’a secde ettiklerinden ticaretlerini de ibâdet gibi değerlendirirler. Onu ifsâd edecek herhangi bir yanlışa bulaşmaktan korkarlar. Âhiret hesabından ürkerler. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu buyruklarını çok iyi bilirler: "Tüccarların kıyamet gününde günahkârlar olarak diriltilmeleri söz konusudur. Şu kimseler istisnadır: (Ticarî muamelelerinde) Allah’a karşı gelmekten korkup sakınanlar, (Allah´ın alışverişle ilgili emirlerine) itaatli olanlar, (alışverişte) doğru söz söyleyenler."[1] “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tâcir, nebîler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”[2]
Hırsın ön planda olduğu ve mânevî değerlerin temelinde bulunmadığı ortaklıklara gelince, güven duygusu zayıftır ve her an her şey olabilir.
Arkadaşa Güven
Her birimiz hayatımızı etrafımızdakilerle birlikte devam ettiririz. Çünkü insan arkadaşa ihtiyaç duyar. Kendi başına yaşayamaz. Üzüldüğünde derdini dökeceği, sevincinde mutluluğunu paylaşacağı yakın dostları olmasını ister. Sırlarını yakın ahbabına açtığında rahatlar. Düşünemediği çözüm yollarını istişare ederek onlardan öğrenir. Küçüklü büyüklü pek çok problemini bu şekilde halleder. Ailesi veya çevresiyle ilgili sorunlar yaşadığında, maddî olarak borca sıkıştığında ilk önce yakın arkadaşlarına koşar. Kapılarını çalabilecek dostları olduğundan dolayı da kendisini mutlu hisseder.
Ama bir gün gelir. Fındık kabuğunu doldurmayacak bir şeyden dolayı en yakın dostuyla arası açılıverir. Selâmı-sabahı keserler, birbirlerine düşman oluverirler. Bir müddet sonra da bir kısmını gözyaşı dökerek anlattığı sırlarının dillerde dolaştığını görür. Dostluk bitmiş, güvenerek fısıldanmış sırlar ortalığa dökülmüştür. Oysa Allah Rasûlü “Danışılacak kişi güvenilecek kimsedir.” buyurmuştu.[3] Onun sırlarını ortaya döken kişi demek ki bu sıfata sahip biri değildi. Arkadaşını iyi seçmemişti. Böylesi sıkıntıları yaşayan insan o hâle gelir ki, “Ben derdimi açıp gözyaşı dökeceğim, gerektiğinde yaslanıp destek alacağım bir arkadaşım olmayacak mı?” diyerek kahreder. Yaşadıklarına o derece üzülür ki, bunca yıldır sürdürdüğü samîmî arkadaşlığın birden heba olmasına mı yanacağını yoksa ortaya dökülen sırlarına mı katlanacağını bilemez. Ondan sonra da güvenme endişesinin verdiği hüzünle dertlerini ve sevinçlerini içinde biriktirmeye başlar. Muhtemelen –yaşadığımız tecrübeler nedeniyle- çoğumuz bu endişeyi içimizde taşıyoruzdur.
Güven duygusunu bir kez kaybettik mi onu yeniden yerine koymak neredeyse imkânsız hâle gelir. Kişi yaptığından pişman olsa ve özür dilese bile, izi her zaman kalbimizin bir köşesinde kalır. Nitekim Kur’ân’da bahsedildiği üzere, Yusuf’a yaptıklarından ötürü Hz. Yakup’un çocuklarına olan güveni kaybolmuştu.[4]
İdarede Güven
İnsan bir iş yerinin veya bir okulun yönetiminde beraber çalıştığı kişilerle uyumu gerçekleştirebilir ve karşılıklı güveni tesis edebilirse başarılı olabilir. Önemli olan bir ekip olabilmektir. Üst konumdaki idareci, çalışma arkadaşlarından birine bir işi verdiğinde onu artık düşünmemeli, havale ettiği işi yapılmış kabul etmelidir. Ama ekibinden biri onun çalışma sisteminin dışında kendince metotlar benimser ve ondan habersiz bazı icraatlar gerçekleştirirse, imzaladığı onlarca kâğıt arasına habersizce bir kâğıt sokuşturursa, o yokken ardından işler çevirirse veya ayağını kaydırmaya çalışırsa, orada ekip rûhundan bahsetmek imkânsız hale gelir. Zîrâ ortada bir münafıklık alâmeti kol geziyor demektir. Allah Rasûlü’nün buyurduğu üzere; “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, verdiği sözde durmaz ve emanete hıyânet eder.”[5] Keza Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir.”[6]
Bunun yanında ekibin başındaki insan da çalışma arkadaşlarının hukukunu gözetmeli, bir nimet söz konusu oluyorsa bunu onlarla paylaşabilmelidir. İşin altına hep birlikte el koymak gerektiği gibi, elde edilen başarıların mükâfatlarını paylaşmasını bilmek de icap eder. İstikrarın devam etmesi için güven duygusu asla kaybolmamalıdır.
Alışverişte Güven
Günümüzde insanların güveni en çok aradıkları yer alışveriştir. Pazara gittiğimizde pazarcının poşetin içine çürük koymamasını dileriz. Bir beyaz eşya veya mobilya dükkânından alışveriş yaparken, aldığımız eşyada hile olmamasını ve esnafın cafcaflı sözlerle bizi kazıklamamasını veya aldatmamasını arzularız. Keza bir mobilya ustasına evimizin bir köşesine bir şey yaptırdığımızda, kötü malzeme kullanmamasını, işi pahalıya getirmemesini temenni ederiz. Esasında bu tür endişeler ve benzerleri toplum olarak nereye sürüklendiğimizin bir göstergesidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) insanların güvenilirliklerinin yavaş yavaş kaybolacağını yüksek öngörüsüyle çok önceden haber vermişlerdi:
“İnsan uykusunu uyur. (Bu esnada) güvenilirlik kalbinden alınıverir ve ufacık bir siyah leke hâlinde eseri kalır. Sonra (yine) uykuya dalar. (Bu sefer) kalbinden güvenilirliği(n kalan kısmı da) alınır. Balta sallayan bir işçinin avucundaki kabarcık gibi izi kalır. (Bir zaman sonra o da söner gider… İtimat duygusu bu şekilde peyderpey azalmaya devam eder ve o hâle gelir ki, artık), alışverişe giden insanlarda güven tamamen kaybolur. Hatta dürüst kişiler, ‘Falanca kabilede dürüst insanlar varmış.’ diye parmakla gösterilir.”
Bu hadisi aktaran sahabeden Huzeyfe diyor ki; “Ben öyle bir zamanda yaşadım ki, o (saadetli) devirde ben kiminle alışveriş edeceğim diye tasalanmazdım. Çünkü alışverişte bulunacağım kimse Müslümansa, dini onu bana hıyânet etmekten alıkordu. Eğer Hristiyan yahut Yahudi ise, bulunduğu yerin valisi aman vermezdi. Bugün ise, ben filan ve filancadan başka kimse ile alışveriş edemez oldum!”[7] Günümüzde güvensizliğin ne safhaya vardığını söylemeye ise gerek yok.
Eşler Arasında Güven
Aile yuvası, karı-koca birbirine bağlı kaldığı ve karşılıklı olarak haklarını korudukları sürece ayakta kalır. Ancak kocasını kapıdan uğurlayan eş, ahlâkî yönden şüphelenmeye başlarsa, yuvadan çatırtı sesleri gelmeye başlamış demektir. Akşama kadar eşini beklerken sürekli olarak zihninde bazı şeyleri tartmaya başlar. Çocuklarını, kurduğu yuvayı düşünüp durur. Doluya koysa olmaz, boşa koysa olmaz. Bütün bir günü kendi kendisini yemekle geçirir. Yuvasını nasıl kurtarabileceğinin hesaplarını yapar. Gerçekten de çok büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Allah korkusunun kalmadığı, haram-helâl çizgisinin aşıldığı böylesi yuvalarda aile fertlerinin bir taraflara savrulması günümüzde çok gördüğümüz olaylardandır. Hatta o kadar çok gördüğümüz şeylerdir ki, neredeyse vak'a-i âdiyeden sayılır olmuşlardır. Değerlerin kaybolmaya başlamasıyla dağılan yuvaları yaşanmaz kılan nedenlerden biri, güven zâfiyetidir. Bir kere güven duygusu kaybolmuş, eşler birbirinden şüphelenmeye başlamış, gerçek sevginin yerini yapmacık gülüşler ve rol yapmalar almıştır. Ve bunun bir dayanma sınırı vardır.
Eşler arasındaki güven kadar ebeveynle çocuklar arasındaki güven de son derece önemlidir. Kaçımız acaba çocuklarımıza güvenebiliyoruz? Endişe etmeden evde yalnız bırakabiliyor muyuz? Dışarıda olduklarında kötü bir şey yapmadıklarından emin olabiliyor muyuz? Günümüzde hepimizin en büyük dertlerinden biri de budur.
İşin Aslı İtimat
Kim ne derse desin, her başarının arkasında, beraber yola çıkılanlara güven duymak çok önemli bir yer tutar. Güven duygusu olmazsa, insan yerine güvenebileceği bir kişiyi bırakamazsa veya bir yere güvenerek gönderemezse orada başarıdan söz etmek zor olur. Dolayısıyla liyakat kadar güvenilir olmak da esastır. Cahiliye döneminde müşriklerce emîn olarak tanınan Allah Rasûl’ünün Arap Yarımadası’nın önemli bir kısmını bu yolla İslâm’a kazandırdığı âşikârdır: Hz. Peygamber (s.a.v.) her bir kabileye veya şehre bizzat gidemiyordu. Kendisini en güzel şekilde temsil edeceğine inandığı insanları görevlendiriyor, onlar da üstlendikleri görevi hakkıyla ifa ediyorlardı. İslâm’ın son derece hızlı yayılmasında hiç şüphesiz Allah Rasûl’ünün üstün zekâsının ve ufuk sahibi olmasının da büyük etkisi vardır.
Yaşadığımız dünyaya baktığımızda ise güvenin neredeyse toplumdan sıyrılıp çıktığını görüyoruz. Öncelikle Rabb’imize verdiğimiz sözlerde güven telkin etmiyoruz. Oysa Allah “Onlar Allah'a verdikleri sözü tutarlar.” buyurmuştu.[8] Kendimize bir bakalım, Rabb’imize verdiğimiz kulluk sözlerinin ne kadarını yapabiliyoruz. Veya kullara verdiğimiz sözlerde ne kadar güvenilir olduğumuzu düşünelim. Yine Rabb’imiz “Onlar verdikleri sözleri tutarlar.” buyurmuştu.[9] Keza komşumuz nezdinde ne kadar mutemed olduğumuza bakalım. Allah Rasûl’ünün sözünü hatırlayalım: “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse cennete giremez.”[10]
Güvensizlik hayatın her alanına öyle sirâyet etti ki, ibâdet etmek için girdiğimiz camide bile aklımız ayakkabılarımızda kalır. Eve terlikle gitmek zorunda kalmış bu satırların yazarı gibi pek çoğumuz, ayakkabılarımızı gözümüzün önünde tutmadan kendimizi namaza veremeyiz. Çünkü kötü niyetli bazı kişilerin Allah’ın evine bile musallat olduğunu hepimiz biliriz. Kamera konulan pek çok camideki ayakkabı ve bağış kumbaralarının soyulmasına dair kayıtları hepimiz izliyoruz. Dükkânlardaki vakıf kumbaraları bile bundan nasibini almaktadır.
Keza güven duygusu o kadar azalmış ki, gerçek muhtacın kim olduğunu bilemediğimizden, ihtiyacını arz eden bir insana cüz’î miktarda da olsa tasaddukta bulunmaktan korkuyoruz. Öyle ki, aynı kadının akşama kadar bilmem nereye gitmek için insanlardan yol parası istediğini görebiliyoruz. Veya eline sıkıştırdığı bir raporla, hasta olan bilmem nesi için sabahtan akşama kadar el açanlara rastlayabiliyoruz. İş, ihtiyacı karşılama çabasını çoktan geçmiş ve mesai gibi gün boyu çalışmaya dönmüştür. Bu tür dilenmeler insanlardaki güven duygusunu tamamen tüketmiştir. İnfak duygusunu da köreltmiştir.
Öyle bir noktaya geldik ki, artık güvenmek adına küçücük şeylerle avunur olduk. Araçta unutulan paranın getirilip teslim edilmesi, yolda bulunan cüzdanın sahibinin aranması artık çok önemli haberler hâline geldi. Oysa bunlar her birimizin gündelik hayatının sıradan bir parçası olmalıydı.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in geçmiş milletlere dair anlattığı bir kıssada, yanında çalışan ancak ücretini alamadan ayrılan çobanın parasını onun adına çalıştırıp biriktiren ve çoğaltan, daha sonra çoban geri geldiğinde de sürünün tamamını ona veren kişinin Allah katında büyük bir makbuliyete mazhar olduğu geçer.[11] İnşallah bizler de hem Rabb’imize hem de etrafımızdaki insanlara karşı güvenilir birer insan oluruz. Oluruz da, başkaları da bizden etkilenip hâlini düzeltir.
[1] Tirmizî, 1131.
[2] Tirmizî, 1130.
[3] Ebû Davud, 4463.
[4] 12/Yusuf, 64.
[5] Buhârî, 32.
[6] Müslim, İman, 65 (41).
[7] Buhârî, 6497; Müslim, 230 (143).
[8] 13/Ra’d, 20.
[9] 76/İnsan, 7.
[10] Muslim, 73 (46).
[11] Buhârî, 2063.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
İnsan kendi dindarlığını merkeze aldığı zaman yaşadığı hayatı İslâm’ın kendisi gibi kabul etmiş olur. Böyle olunca da herkesi kendisine kıyas etmeye başlar. Onun gibi yaşayanlar veya ibâdet edenler iy...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Tasavvufî eğitimin en temel olgusu zikre devamdır. Zikreden kul Rabbi ile beraber olduğunun bilincine ermeye çalışır. Zikirle ihsan duygusuna bürünen sâlik, kendisini sürekli Allah’ın gözetimi altında...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Başta Osmanlı Devleti, Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devletleri olmak üzere, Türklerde saray mimarlığı oldukça yaygın ve eski bir mimarlık dalıdır. Mâzisi çok eskilere dayanan saray mimar...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
-Ömer Halisdemir’in aziz ruhuna-Bin beş yüz yıl akmış kana,Ne göz yumduk ne yenildik...Nasıl el kalkmış Osman’a?Biz Osman’ı nâmus bildik,Şehid düştük, darp edildik...Nizâmülmülk bir dehâydı,Haşhâşîler...
Şair: Halil GÖKKAYA