İlâhî Terbiye Metodu Olarak Sabır
Günümüz dünyasında sabır denilince, çoğumuzun zihninde pasif bir boyun büküş, köşesine çekilip haksızlık bile olsa râzı olma ya da çaresizce bekleme hâli canlanıyor. Oysa İslâm irfan geleneğinde sabır, kelimenin tam mânâsıyla rûhun bir “mukâvemet” sanatıdır. O, nefsin kontrolsüz arzularına, hayatın ânî tokatlarına ve zamanın yavaş akışına karşı sergilenen en aktif yiğitliktir. Râgıb el-İsfehânî’nin o muazzam tesbitiyle ifade edersek; sabır umûmî bir şemsiyedir. Musîbet ânında adı “metânet” olur, harp meydanında düşmana arkasını dönmemek şeklinde tezâhür edince “şecâat” (yiğitlik) olur, nefsin meşrû olmayan hazlarına karşı durunca da “iffet” adını alır. Yani sabır, aslında insanın şahsiyet omurgasıdır. O omurga kırıldığında insan, rüzgârın önünde savrulan bir yaprağa döner.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) sabrın vaktini ve kalitesini şu sarsıcı ölçüyle belirler: “Sabır, musibetin ilk çarptığı anda gösterilen tahammüldür.” Bu sözü bir hayat düstûru olarak kalbimize nakşetmeliyiz. Zîrâ fırtına dindikten, sular çekildikten, acı kanıksandıktan sonra “Ben sabrettim.” demek bir tercih değil, bir alışkanlıktır. Asıl hüner; o kara haberin geldiği, o büyük maddî kaybın yaşandığı, depremin sarsıntısının hem evi hem rûhu yıktığı o “ilk an”da dili isyandan, kalbi sitemden koruyup, “Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.” diyebilmektir. Bu bir teslimiyet değil, aksine hayatın ve ölümün sahibini tanıyan uyanık bir bilincin en asil haykırışıdır.
Kur’ân-ı Kerim’in peygamber kıssaları üzerinden bize sunduğu “Sabr-ı Cemîl/Güzel Sabır” kavramı, rûhun ulaştığı estetik bir zirvedir. Nedir sabrın güzeli? O, içinde kînin, sitemin ve kullara yönelik şikâyetin barınmadığı; hüznün sadece ve sadece Allah’a arz edildiği vakur bir duruştur. Hz. Yâkûb’un (a.s.) Yûsuf Sûresi 86. âyette yankılanan, “Ben kederimi ve hüznümü sadece Allah’a arz ederim.” şeklindeki o eşsiz haykırışı aslında sabrın bir duygusuzluk değil, bilinçli bir istikâmet tercihi olduğunu öğretir. Sabır, acıyı hissetmemek değil, hissedilen acının adresini şaşırmamaktır. Zîrâ insan kalbindeki sızıyı feryat ederek sokağa döktüğünde o acı sadece tükenir, ancak Hz. Yâkûb gibi diz çöküp sahibine arz ettiğinde en samîmî ibâdete dönüşür.
Hz. Yakub, oğlu Hz. Yûsuf’u kaybettikten yıllar sonra, diğer oğlu Bünyamin’in de Mısır’da kalması üzerine evlatlarının kendisine yönelik sitemlerine karşı bu cevabı verir. Evlatları onun hâlâ Yûsuf’u anmasına ve eriyip bitmesine şaşırırken, o şikâyet makamının insanlar değil, Allah olduğunu vurgular. İşte “Sabr-ı Cemîl”in asıl sırrı; kulun, Allah’ı insanlara şikâyet (şekvâ) etmekten vazgeçip, hâlini Allah’a arz (şikâyet) ederek O’nunla bağını kuvvetlendirmesidir. Modern çağın “her şeyi dışa vurma” ve acısını dijital meydanlarda tüketme dayatmasına karşı bu ilâhî ölçü, bize içsel bir derinlik ve vakarlı bir sessizlik vâdeder. Modern insanın en büyük yarası, acısını sosyal mecralarda veya dost meclislerinde harcayarak, o acının içindeki hikmeti devşireceği “sessizlik makamını” kaybetmiş olmasıdır. Oysa unutulmamalıdır ki, sahibi Allah olan bir hüznün sonu, tıpkı Hz. Yâkûb ve Hz. Yûsuf’un kavuşması gibi, mutlaka bir ferahlık ile nihâyete erecektir. Bu yolda mü’minin en büyük azığı ise o muazzam va’d-i ilâhîdir: “Sabredenleri müjdele!”
Tasavvuf büyükleri sabrı, “acıyı yudumlamak” olarak tarif ederler. Cüneyd-i Bağdadî (Rahmetullah) Hazretleri’nin, “Sabır, yüzünü ekşitmeden acıyı yudum yudum içine sindirmendir.” sözü, aslında mânevî bir eczânenin en güçlü reçetesidir. İslâm inancına göre karşılaştığımız her acı ve ıstırap, rûhumuzun şifası için ikram edilmiş “acı şuruplar” gibidir. Nasıl ki bir cerrah, vücudumuzdaki habis bir uru temizlemek için bizi neşter altına yatırdığında buna sağlığımız için katlanıyorsak, hayatın mûsibetlerine de mânevî bir tedavi gözüyle bakmalıyız. İlâhî eğitim ile belâlar arasında kopmaz bir bağ vardır. İnsan rahatlık içindeyken kul olduğunu unutmaya, yeryüzünde ebedî kalacakmış gibi (ahlede ile’l-arz) davranmaya meyyaldir. Musîbet ise ona fânîliğini ve asıl sığınağını hatırlatan sarsıcı bir uyanış davetiyesidir.
Bakınız, Rabb’imizin en güzel isimlerinden biri olan “es-Sabûr”, bu asil ahlâkın membaıdır. O, sonsuz kudret sahibi olmasına rağmen fevkalâde sabırlıdır; kullarının isyanlarına, günahlarına ve hatta O’nu yok saymalarına rağmen onlara mühlet verir, rızıklarını kesmeyip tevbe etmeleri için onlara ömür tanır. Mü’min de bu ilâhî isimden hisse almalı ve bu bilinci hayatına bir “hilm” ahlâkı olarak nakşetmelidir. İslâm ahlâk literatüründe akıllı, ağırbaşlı ve sakin olmak mânâlarına gelen hilm; öfke ânında nefsi kontrol altında tutabilme, cezâlandırmaya gücü yettiği hâlde bağışlayabilme ve haksızlıklar karşısında fevri davranmayıp vakarla hareket etme erdemidir. Bu yönüyle hilm; trafikteki bir tartışmadan aile içindeki bir anlaşmazlığa kadar hayatın her alanında intikam hırsına teslim olmamak, modern dünyanın o hırçın “Ânında tepki ver.” kültürüne karşı rûhun kazandığı en büyük zaferdir.
Yüce Allah bize Hz. Eyyûb (a.s.) Peygamber’i sabrın timsali olarak göstermiştir. Onun hayatında yaşandığı gibi sabır, çare aramaya engel değildir. O, hastalığına sabrederken aynı zamanda Rabb’ine niyaz etmiş ve şifasını yine O’ndan beklemiştir: “Eyyûb’e gelince, o, Rabb’ine; benim başıma dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye niyaz etmiştir.” Bizim en büyük yanılgımız, kâinattaki “terbiye kanununu” unutarak her şeyi bir anda istememizdir. Hâlbuki her şey bir vakte esirdir. Tohumun çatlayıp başak vermesi, çocuğun ana rahminde dokuz ay on gün beklemesi, meyvenin dalında ballanması, güneşin doğuşu... Hepsi birer sabır âyetidir. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sabır, genişliğe ulaşmanın anahtarıdır.” Acele etmek ise şeytandandır. Çünkü acele, sürecin içindeki bereketi öldürür. Yaşamak, aslında ilâhî takvimin vaktine nezâketle ve vakarla eşlik etmektir.
İnsan şu gerçeği iyi bilmelidir ki; sabır her başarının, her ferahın ve her iç huzurun yegâne anahtarıdır. Sabırsız ruhlar her zaman bir “darlık” (kabz) hâli içindedirler. Onların dünyaya karşı bir mukâvemetleri yoktur. En küçük bir aksilikte yıkılır, her şeyden şikâyet ederler. Varlık zamanında şımarır, nimetin kıymetini bilmez, az bir yokluk görünce de hemen isyan bayrağını açarlar. Oysa bu dünya değişmeyen bir yer değildir. Gecenin en koyu ânı, sabaha en yakın olduğu andır. Kalbini Allah’a bağlayan, darlığın da bolluğun da O’ndan geldiğine iman eden bir insan için sonuç her zaman selâmettir.
Sabır, sadece musibete karşı değil, aynı zamanda ibâdetlerin zorluğuna ve günahların câzibesine karşı da gösterilmelidir. Sabahın seherinde sıcak yataktan kalkıp huzura durmak sabırdır; bunu hayatta olduğu müddetçe sürdürmek sabırdır. Ticarette haksız kazanç imkânı varken elinin tersiyle itmek sabırdır. Dilin ucuna gelen kırıcı bir sözü, Allah rızâsı için yutmak en büyük sabırdır. Kur’ân-ı Kerim’de Rabb’imiz, sabredenlerin mükâfatını “hesapsızca” vereceğini müjdeleyerek, bu eylemin kıymetini en üst makama yerleştirmiştir. İnanmış bir insan, başına ne gelirse gelsin yalnız değildir; iman ve sabır silahını kuşanan kişi, dünyanın en zengininden de en güçlüsünden de daha şahsiyetlidir, daha ağır başlıdır.
Sonuç olarak iç barışın yolu sabır ve şükür dengesinden geçer. Modern dünyanın bizi sürüklediği o doymak bilmez hız, haz ve tüketim sarmalından, “Şimdi ve burada her şeye sahip olmalısın.” dayatmasından ancak sabır kalesiyle korunabiliriz. Eğer hayatımıza bu pencereden bakmayı öğrenebilirsek, gönlümüz bir “itmi’nân” (huzur) makamı hâline gelir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu müjdesi ne kadar sarsıcıdır: “Mü’minin işi şaşılacak şeydir; her işi onun için hayırdır. Varlıkta şükreder hayır olur, darlıkta sabreder yine hayır olur.”
Rabb’im bizleri, musîbetin sarsıntısında yıkılmayan, nimetin bolluğunda azmayan, her nefesinde sabır ve şükürle nefes alan kullarından eylesin.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Gazze’de olup bitenler Gazze ile İsrail’in bir savaşı değil. Eğer öyle olsaydı, İsrail çoktan havlu atmış olacaktı. Bugün dünya Gazze ile savaşıyor. Siyonist İsrail’in arkasında ABD, İngiltere, Fransa...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İslâm düşünce atlasında, özellikle son yüzyılda tebârüz eden en hararetli ve yer yer sancılı tartışma zeminlerinden biri, dinin temel bilgi kaynakları arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi ve bu kaynak...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İslâm doktrini, güven kavramını yalnızca fiziksel bir korkusuzluk hâli veya seküler bir asayiş durumu olarak tanımlamaz. Aksine güven, Yüce Allah’ın birliği ve imanın esaslarının kalbe derinlemesine n...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Yaşadığımız yüzyılda, bütün bir Batı dünyası “ümmetleşme” süreci yaşarken, İslâm dünyasında aynı emperyalist batı, etnik ve mezhep bağlamında yapay ayrılıkçı sorunlar üretmektedir. Bütün bunlara rağme...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ