Şekil, Mânâ ve Ahlâk Üçgeninde Hakîkî Dindarlık
Yirmibirinci yüzyıl, teknolojik imkânların zirveye ulaştığı, bilginin saniyeler içinde ulaşıldığı ve yine aynı şekilde tüketildiği, ancak insanın iç dünyasındaki anlam arayışının ve varoluşsal yalnızlığının hiç olmadığı kadar derinleştiği bir fetret dönemine sahne olmaktadır. Küreselleşme, tüketim çılgınlığı ve dijitalleşme; insanı kendi özüne yabancılaştırırken, hayatı tamamen maddiyat, hız ve haz eksenine sıkıştırmıştır. İşte tam bu noktada din ve dindarlık olgusu, insanlığın içine düştüğü bu küresel anlam krizine bir liman, ruhsal bir reçete sunma iddiasıyla hayâtiyetini korumaktadır. Ancak günümüz dünyasında dinlerin yükseliş trendine girmesi, mâbetlerin dolması ya da dinî sembollerin kamusal alanda daha görünür olması, ironik bir şekilde ahlâkî kalitenin ve toplumsal huzurun aynı oranda artmasını sağlayamamaktadır. Bu paradoks, bizi dindarlık kavramının niteliğini sorgulamaya mecbur bırakmaktadır. Dindarlık; sadece geleneksel olarak devralınan ibâdetlerin mekanik birer tekrarı mıdır, yoksa insanın varoluşunu, ahlâkını ve çevresiyle olan ilişkisini baştan aşağı inşâ eden derûnî bir dönüşüm müdür?
Hakîkî dindarlık, insanın iman ile ameli, şekil ile mânâyı, zâhir/dış görünüş ile bâtını/iç dünya bir bütünlük içinde harmanlayarak ahlâk zeminine oturtmasıdır. Bu makalede; hakîkî dindarlığın temel sütunları, günümüz dünyasındaki erozyon alanları ve modern hayattan somut, güncel örneklerle inancın sahici bir davranış biçimine nasıl dönüşmesi gerektiği sosyolojik ve ahlâkî yönleriyle ele alınacaktır. Bir dinin ilkelerini benimsemek (iman) ve bu doğrultuda ibâdetleri yerine getirmek (amel), dindarlığın görünen ilk halkasıdır. Ancak İslâm düşünce geleneğinde amellerin Yüce Allah’ın katında kabul görmesi, “ihlâs” adı verilen samîmiyet şartına bağlıdır. İhlâs; yapılan bir ibâdetin, ortaya konulan bir davranışın ya da sergilenen bir ahlâkî tavrın, dünyevî hiçbir menfaat, alkış, itibar veya korku barındırmadan, yalnızca Yaratıcı’nın rızâsı gözetilerek yapılmasıdır.
Hakîkî dindarlıkta kural basittir: İbâdetler amaca giden yoldur, amacın kendisi değildir. Şekle bağlı olan ibâdetler (namaz, oruç, hac gibi), insanı kötülüklerden alıkoymak, nefsi terbiye etmek, adâlet ve merhamet duygularını beslemek için tasarlanmış mânevî disiplinlerdir. Şekil boyutunda kalan, insan davranışlarına ve ahlâkına etki etmeyen bir dindarlık, meyvesiz bir ağaca ya da içi boşaltılmış bir kabuğa benzer. Kur'ân-ı Kerim'de Maûn Suresi'nde yer alan, “kıldıkları namazlardan gafil olan” ve “ibâdetlerini sadece gösteriş malzemesi yapan”ların kınandığı âyetler, şekil-mânâ ayrışmasının ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren en somut ilâhî uyarıdır. Günümüz dünyasında dindarlığın en büyük çıkmazı, inancın bir “kimlik kartına/kafa kâğıdı Müslümanlığına” veya toplumsal zırha dönüştürülmesidir. Hakîkî dindarlık ise bir âidiyet övüncü değil; bireyin kendi kusurlarıyla yüzleştiği, içsel olarak sürekli kendini yenilediği ve ahlâkî sorumluluk bilincini (takvâ) kuşandığı dinamik bir süreçtir.
Bugün dindarlık algısının önündeki en büyük tehdit, sekülerleşmenin dinin dış formlarını ele geçirmesidir. Modern kapitalist sistem, her şeyi metalaştırdığı gibi dinî değerleri ve sembolleri de tüketim nesnesi hâline getirebilmektedir. Bunun sonucunda karşımıza iki tehlikeli dindarlık biçimi çıkmaktadır: “Şekilperest dindarlık ve araçsal/menfaatçi dindarlık.” Şekilperestlik, dinin rûhunu, adâletini, kul hakkı hassasiyetini ve merhametini göz ardı edip tamamen kılık-kıyafete, sakalın boyuna, kullanılan kelimelerin dinsel tonuna veya mabetlerdeki mekanik ritüellere takılıp kalmaktır. Bu anlayışa göre, dış görünüşü kurtaran kişi “iyi dindar” ilan edilirken, o kişinin arka planda gıybet yapması, kul hakkı yemesi, trafikte kuralları çiğnemesi veya işçisine zulmetmesi ve hakettiğini vermemesi teferruat olarak görülmektedir. Araçsal dindarlık ise inancın, dünyevî başarıların (makam, mevki, ihale, sosyal network, zenginlik) elde edilmesi için bir basamak olarak kullanılmasıdır. Din, bir hidâyet rehberi olmaktan çıkarılıp kitleleri etkilemek veya statü kazanmak için bir halkla ilişkiler (PR) malzemesine dönüştürüldüğünde, dindarlığın sâhiciliğinden söz etmek imkânsız hâle gelir.
Hakîkî dindarlığın ne olduğunu ve modern dünyada nasıl yaşanması gerektiğini daha iyi anlamak için, hayatın farklı alanlarından güncel ve pratik örnekleri incelemek gerekir. Din, caminin veya seccâdenin sınırlarından taşıp sokağa, ofise, dijital dünyaya ve pazar yerine sirâyet ettiğinde hakîkate kavuşur. Günümüz serbest piyasa ekonomisinde kâr marjını maksimize etmek, rakipleri ne pahasına olursa olsun saf dışı bırakmak ve zenginleşmek âdetâ dinî hayatı ilgilendirmeyen davranışlar gibi algılanmaktadır. Böyle bir ortamda hakîkî bir dindarın turnusol kâğıdı, onun ticârî ahlâkıdır. Ekonomik dalgalanmaları veya tedârik zincirindeki aksamaları fırsat bilerek, elindeki malı stoklayan (ihtikâr/karaborsa), haksız yere fâhiş fiyat artışları yaparak dar gelirlinin ekmeğine göz diken bir esnafın sabahları camide ilk safta yer alması, onun dindarlığını hakîkî kılmaz. Hakîkî dindar iş insanı, kriz anlarında bile “Mü’min, insanların canı ve malı konusunda güvende olduğu kişidir.” hadisini yaşatan, dürüst tartıp âdil fiyatlandıran kişidir. Bir kurumda yönetici olan dindar birey, işe alımlarda kendi mezhebinden, cemâatinden veya siyasî görüşünden, ya da yakınlarından olanı değil, hak edeni (liyâkat sahibini) tercih eder. Kendi şirketinde çalışan işçinin sigortasını asgarî ücretten gösterip kalanını elden vererek vergi kaçıran, mesai ücretlerini gasp eden bir patronun yaptığı umreler veya verdiği ziyâfetler, onun ahlâkî açığını kapatamaz. Hakîkî dindarlık, alın teri kurumadan işçinin hakkını tam ve eksiksiz vermeyi gerektirir.
Toplu yaşama kurallarına riâyet etmek, çevreye saygı duymak ve diğer insanların haklarını korumak, hakîkî dindarlığın toplumsal boyutunu oluşturur. Günümüzde pek çok insan trafiğe çıktığında âdetâ bir canavara dönüşebilmektedir. Emniyet şeridini haksız yere ihlâl ederek ambulansın veya diğer sürücülerin hakkını gasp eden, kırmızı ışıkta geçen, yayaya yol vermeyen bir sürücü; arabasının dikiz aynasına ne kadar çok dinî sembol asarsa assın dindarlığın özünü ıskalamıştır. Hakîkî dindar, direksiyon başındayken de ibâdet bilinciyle hareket eder ve “kamu hakkını” ihlâl etmekten korkar.
İklim krizinin kapıda olduğu, su kaynaklarının tükendiği modern dünyada, hakîkî dindarlık bir çevre aktivisti olmayı gerektirir. Piknik yaptıktan sonra çöplerini doğaya bırakan, plâstik atıklarla denizleri kirleten, sokak hayvanlarına şiddet uygulayan veya kapısının önündeki suyu israf ederek sokakları yıkayan bir birey, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökteki de size merhamet etsin.” düsturundan uzaktır. Hakîkî dindarlık, evrendeki ekolojik dengeyi Allah’ın bir emâneti (mizan) olarak görüp korumaktır.
Sosyal medya (Instagram, TikTok, X), modern insanın karakter testine tâbi tutulduğu yeni bir varoluş alanıdır. Anonimliğin arkasına sığınarak insanların linç edildiği, mahremiyetin ayaklar altına alındığı bu mecrâda dindarlığın sınırı yeniden çizilmektedir. Klavye arkasına geçip emin olmadığı bir haberi yayan, bir kadının veya erkeğin namusuna, şerefine haksızca dil uzatan, ideolojik olarak kendisi gibi düşünmeyen insanlara küfür ve hakâret yağdıran bir sosyal medya kullanıcısının profiline âyet yazması veya cuma mesajları paylaşması tamamen çelişkidir. Hakîkî dindarlık, klavye başındayken de dilini gıybetten, iftirâdan ve tecessüsten (insanların gizli hâllerini araştırmaktan) korumaktır. Kutsal mekânlara (Mekke, Medine, Kudüs, bütün camiler) gidildiğinde ibâdeti bırakıp canlı yayın açmak, fakirlere yapılan yardımları kameralar önünde sergileyerek muhtaç insanları rencide etmek, modern dönemin gösterişçi dindarlık salgınıdır. Hakîkî dindar, sağ elinin verdiğini sol elinin görmediği, niyetin safiyetini kameraların ışıklarıyla kirletmediği bir gizlilik ahlâkına sahiptir.
Hakîkî dindarlık, bireysel bir dürüstlük hareketi olarak başlar, ancak dalga dalga yayılarak toplumsal bir barış medeniyeti inşâ eder. Din, şekilci cendereden kurtarılıp ahlâkî bir aksiyona dönüştürüldüğünde, toplumdaki adâlet, güven ve huzur katsayısı hızla artar. İnsanların birbirine güvenmediği, sözleşmelerin hiçe sayıldığı, dolandırıcılığın “uyanıklık” olarak alkışlandığı toplumlarda eksik olan şey mâbet sayısı veya dinî bilgi değildir; eksik olan, inancın ahlâkla tahkîm edilmiş sâhiciliğidir. Bir toplumda hakîkî dindarların sayısı arttıkça; yolsuzluk, rüşvet ve kayırmacılık azalır. Çünkü birey, devletin ve milletin malını tüyü bitmemiş yetimin hakkı olarak görür. Kadına, çocuğa ve zayıf olan her varlığa yönelik şiddet son bulur. Zîrâ hakîkî iman, gücü elinde bulunduranın zayıfa merhamet etmesini emreder. Toplumsal kutuplaşma yumuşar. Hakîkî dindar, kendisiyle aynı inancı veya fikri paylaşmayan insanlara bile “yaratılışta eşit” nazarıyla bakarak adâlet ve nezâketle yaklaşır.
Sonuç itibariyle, modern çağda dinlerin küresel ölçekte birer câzibe merkezi hâline gelmesi, dindarların niceliksel çokluğuyla değil, ahlâkî niteliğiyle mümkün olacaktır. İnsanlık, içi boş söylemlerden, tabelalardan ve samîmiyetsiz vitrinlerden yorulmuştur. Dünyanın bugün muhtaç olduğu şey, söylediğini yaşayan, inandığı değerleri hayatının merkezine alan, âdil, dürüst ve merhametli “sâhici” insanlardır. Hakîkî dindarlık; ne dünyadan tamamen kopup inzivâya çekilmek ne de dünyaya tapıp dini ona âlet etmektir. O, hayatın tam merkezinde, modernitenin bütün çalkantılarına rağmen dik durabilmek, her şartta adâleti savunabilmek ve ahlâkı bir yaşam tarzı hâline getirebilmektir. Şeklin getirdiği disiplini mânânın derinliğiyle birleştiren, ibâdetini ahlâkla taçlandıran dindarlık; hem bireyi prangalarından özgürleştirecek hem de modern dünyayı içine düştüğü anlam krizinden çıkaracak yegâne çıkış yoludur.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Teveccüh, “bir yöne doğru yönelme, ilgi gösterme, sevgi duyma, hoşlanma ve iltifat etme” anlamlarına gelir. Genellikle insanların birbirine gösterdiği yakınlık, güler yüz ve değer verme anlamında kull...
Yazar: Ali AKPINAR
Üstümüze ölüm gelse korkmayız,Şehit olmak şeref bize, şan bize.Bir kez olsun ardımıza bakmayız,Sahibinden emanettir can bize.Ankara başlattı kutlu savaşı,Şaha kalktı Erzurum’un dadaşı.Sivas’ta bir old...
Şair: Bestami YAZGAN
Arapça “ksr/kasr” kökünden gelen “kasır” kelimesinin TDK’deki karşılığına baktığımızda “köşk” kelimesiyle eş anlamlı tutulduğunu görürüz. Bu kelimenin Aramice-Süryanice “korunaklı konut, köşk, kale” a...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Vadi Tohma; kalker, yalı,Ziyaretçi insan seli,Darende’nin nazlı gülü,Tiryandafil onun adı.Şu Malatya ilimizde,Darende’de, bahçemizde,Yıllar var ki, gönlümüzde,Tiryandafil onun adı.Tiryandafil de ne de...
Yazar: Hasan ÖZÇELİK