Yûnus Der ki: Maksûd Ol Cânlar Cânıdur
Tîn Suresi 4. âyete belirtildiğine göre Cenâb-ı Allah insanı “en güzel şekilde” yaratmış, yine Câsiye Sûresi 13. âyette de belirtildiğine göre yaratılmış her şeyi onun emrine musahhar eylemiş, akıl ve irade sahibi yaparak diğer bütün varlıklardan üstün kılmıştır. Peki, insanın bu şekilde yaratılmasının hikmeti ne idi? Bunu Cenâb-ı Allah, Kur’ân’da şöyle belirtiyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[1] Bakara Sûresi 21. âyette de “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki takvâya eresiniz.” buyurulmuştur. Ayrıca Allah’tan başkasına kulluk edilmemesi gerekti birçok âyette vurgulanmaktadır.[2]
İnsanın Kur’ân’da zikredilen diğer bir vasfı da “halîfe” oluşudur. Cenâb-ı Allah insanı halîfe olarak yaratmıştır. Bakara Sûresi 30. âyette Rabb’imiz şöyle buyurulmaktadır: “Hani Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.’ dediğinde onlar: ‘Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz, seni övgüyle tesbih ve takdîs ediyoruz.’ demişlerdi. Allah da onlara ‘Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.’ buyurmuştu.” Ayrıca “Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan...”[3] denilmektedir.
Kelime olarak “halîfe”, “birinin yerine geçerek işini, görevini devam ettiren” anlamına gelmektedir. Bu dünya hayatı açısından biri siyâsî biri tasavvufî olmak üzere iki anlamda kullanılır. Siyâsî olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkasından onun siyâsî makamına geçen ve onun görevini devam ettiren anlamında, tasavvuf dilinde de bir şeyhin arkasından onun yerine geçip irşad faaliyetini devam ettiren veya mürşidin irşad faaliyetlerini sürdürmek üzere görevlendirdiği kişi anlamındadır.
İnsanın halîfe olarak yaratılmış olması bunların dışındadır. Müfessirler buna farklı açıklamalar yapmışlarsa da genel olarak, İbn Abbas’a dayandırılan “Hz. Âdem ve insan yeryüzüne hükmettiği için Allah’ın halîfesi” olduğu görüşü kabul edilmiştir. Sâd Sûresi 26. âyet bu görüşü teyid etmektedir: “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık. O hâlde insanlar arasında adâletle hükmet.” Âyette önce Hz. Dâvûd’un yeryüzüne halîfe yapıldığı ifade edilmekte, sonra da “İnsanlar arasında adâletle hükmet!” emri verilmektedir. Buradan insanın halîfe olarak yaratılmasındaki hikmetin, onun Allah’ın emir ve yasaklarını yeryüzünde uygulamak ve hâkim kılmak için görevlendirilmesi olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda en güzel şekilde yaratılmış, yaratılmış bütün her şey kendisine musahhar kılınmış olan akıl ve irâde sahibi insan sadece Allah’a ubûdiyyet/kulluk etmek üzere yaratılmış ve Allah dışında başka ilâhlara kulluk etmesi kesinlikle yasaklanmış; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün..”[4] denilmiştir.
Yûnus Emre şiirlerinde insanın bu yaratılış gâyesi ve o gâyeye uygun olarak yaşaması gerektiğini söyler; buna aykırı davrandığı zaman ne gibi hâllere düşeceği üzerinde durur. Bunu bir beyitinde şöyle ifade eder:
Dünyâ halkun düşmânıdur maksûd ol cânlar cânıdur
Bilün ki dünyâ fânîdür dünyâyı terk etsen gönül[5]
Burada Yûnus, insanın asıl maksadının “Canlar Cânı” olan Allah’a kulluk etmek olduğunu ve rızâsını kazanarak cennet ve cemâliyle müşerref olması gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak dünya bu bakımdan insanın düşmanıdır, eğer ona bağlanır kalırsa asıl maksadından sapmış olur. O bakımdan bu fânî dünyayı terk etmelidir.
Allah’a kulluk için yaratıldığını bilmeyen veya unutan, ya da ona göre ömrünü o şuurla geçirmeyen, kârının zararının ne olduğunu bilmeyen adam da değil ârif de değildir, o gerçek kul olamaz:
Âdem midür ‘ömrini kullıkda geçürmez
‘Ârif midür ol anlamaya sûd u ziyânı
Mü’min vücudunun bütün varlığı ile bu şuur ve iman üzere yaşamalıdır; gönlü, kalbi aklı, idrâki bunun üzerine olmalıdır; bütün bunlar her an dosta gitmek için kanat çırpmalıdır. Yûnus bunları kendi nefsine hitâbederek belirtir:
Gönlüm cânum ‘aklum bilüm senün ile karâr eder
Pervâz ururlar dem-be-dem uçuban dosta gitmeğe
Mü’min, Allah’a kulluk etmek üzere yaratılmış olduğu bilinci ile sırât-ı müstakîm üzere yaşamalıdır; Yûnus, bunu yine kendine hitabederek belirtir:
Yûnus sana farîzadur işbu Sırât-ı müstakîm
İleyünde haşre-neşre Hakke’l-yakîn gerek visâl
Bu bilinç üzere olan ve sırât-ı müstakîmden sapmayan mü’min Allah’ın her türlü ihsanına kavuşacak, rahmet ve nimet kapıları ona açılacaktır. Yûnus yine kendisi için bunu ifade eder ve böyle olduğu takdirde büyük devlete kavuşup ona sultan olacağını söyler:
“Yûnus Hakk’a kıldı tapu Hak Yûnus’a açdı kapu
Bâkî devlet benüm imiş ben kul iken sultân oldum” (Tatçı, 140.176/7)
Mü’minin asıl hedefi Allah’ın rızâsını kazanıp Cenneti kazanmak ve Rabbinin cemâlini görmek olmalıdır. Mü’min, dünyanın buna erişmeye engel olacak türlü nimetlerine takılıp kalmaktan vazgeçebilmelidir. Hatta mü’min âhirette kavuşacağı nimetleri değil Cemâlullâh’ı öncelemelidir:
Dünyâ vü âhiretden niçe dürlü ni’metden
Dost yüzini görmege kamudan geçer gerek
İnsanın dünyaya yaratılmasındaki asıl gâye ve hedef mal mülk edinmek, dünyalıklarını çoğaltmak değildir, özellikle de bu dünyalıklar sebebiyle kulluğunu unutmamalıdır. Yûnus bunu kendi üzerinden şöyle anlatır:
Ben bunda geldüm ise ilüme gerü gidem
Sanma ki bunda beni altûna mâla geldüm
O, altın mal elde etmek için gelmediğini belirtiyor ve eğer bu yanlışa düşecekse geldiği yere geri dönmeyi istiyor. Diğer insanlara da bu tuzağa düşmemelerini ve mala davara aldanarak asıl yaratılış gâyesi olan kulluğu unutmamasını, böylece Hakk’a yarar kul olmayı tavsiye ediyor:
Aldanma mâla davara kulluk eyle Hakk’a yara
Seviyile bile vara bâkî yoldaş olanı gör
Eğer kul yaratılış gâyesini unutmaz ve ona göre yaşarsa Cemâlullâh’a erişeceği müjdesini verir:
Kullukdan ırağ olma sultân göresin bir gün
Göstere cemâlini hayrân olasın bir gün
Bilinçsiz bir şekilde, şeklen dervişlik taslayıp, gönülden hakkıyla kulluk etmeyen asıl maksûda eremez ve Allah’ın rızâsını kazamaz. Asıl dervişlik Allah’a kulluk bilincini sahip olarak gerçek bir teslimiyetle olur; o zaman gerçek kulluğun nimetlerine erer, aşk hırkasını giyer. Yûnus Emre bunu kendi üzerinden şöyle ifade eder:
Ben kaçan dervîş olam ya Hakk’a kulam diyem
Yüz bin benüm gibiyi ‘aşk hırka-pûş eyledi
Eğer mü’minin asıl gâyesi ve gayreti Allah’ın rızâsın kazanıp cemâllaha ulaşmak olursa onun cchennemden korkmasına hiç gerek yoktur ve o Allah’ın cennetindeki nimetlerine de kavuşacaktır; bundan endişe etmesine de gerek yoktur:
Korkmaya Tamu’sından ummaya Hûrîsinden
Dâim anun maksûdu Hakk’un dîdârı gerek
Yûnus, kulluk bilinci ile yaşamayan, Hakk’ın yolundan uzak olanın Allah’ın rızâsından ve cemâlinden de uzak kalacağını, onu yedi denizin ve dört ırmağın bile temizleyemeyeceğini söyler:
Yedi deniz ü dört ırmak seni mismil eylemeye
Çünki işün o Hakk’ıla olmadısa kaldun ırak
İster hoca olsun ister sıradan bir kul olsun mü’min ikrarı üzere kalmalı, ölene kadar bu çizgisinden vazgeçmemeli, herkes de bunu böyle bilmelidir:
Sen hocasın ben bir kulam ebedî kullukda kalam
Bu sözümi cümle ‘âlem bilse gerek şimden gerü
Yûnus, Hakk’a kulluk etmekten kaçıp dünyadakilerden ve dünyalıklardan edindiği dostlarına ve sevdiği şeylere (avâne) kulluk edercesine yaşayanlara şaşırır:
Hakk’a kulluk eylemekden kaçasın
Yâ niçün kulluk eylersin ‘avâne
Mahşer günü ulu dîvân kurulacak ve kulluktan sorulacaktır; onun için mü’min o günün hazırlığı içinde olmalıdır. Onun için yumuşak sözlü görünüp hiç kibre kapılmamalıdır:
Ulu dîvân kurula anda kulluk sorıla
Bin tekebbür vermeye bir garîb nevâz ile
Yûnus Emre bir beyitinde şöyle der:
Bu şârdan üç yol çıkar biri Cennet biri nâr
Birisinün arzûsı maksûd dîdâra benzer
Burada dünya bir şehre (şâr) benzetilir; bu şehirden çıkmak için kişinin önünde üç yol vardır. İnsan bunlardan birini tercih eder ve o yoldan dünya şehrinden çıkar gider. Bu yollardan biri cennete, biri cehenneme gider. Ama üçüncü bir yol vardır ki, o yolcunun maksûdu, hedefi Cemâlullah’a kavuşmaktır.
Cenâb-ı Allah İnsan Sûresi 3. âyette şöyle buyurmaktadır: “Biz ona (insana) doğru yolu da eğri yolu da gösterdik. Artık isterse şükreder, doğru yolda gider; isterse nankörlük edip eğri yollara sapar.” Yûnus’un beyiti de âdeta bu âyetin açıklaması gibidir. Beyitte dünya üç çıkışı olan bir şehre benzetilmektedir. Bu şehirden cennete de gidilebilir, cehenneme de fakat insanın asıl seçmesi gereken çıkış yolu dîdâra/gerçek sevgiliye giden yolu bulmasıdır. İnsan bu yola girerse sonunda zâten mükâfat olarak cennet verilecektir. Bu bakımdan esasen iki yol bulunmaktadır. Beyitte üç yol gibi gösterilmesi çıkış niyetini belirtmek içindir.
Yûnus Emre’nin bazı şiirlerinde, sadece onlara bakarak değerlendirme yapılacak olursa sanki cenneti ve cennet nimetlerini istemiyormuş gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki o birçok beyitinde cenneti istemek ve cehennemden kaçınmak gerektiğini ifade eder.
Âşıkların âhı yedi cehennemin ateşini söndürür ve kül eder; zâten onun niyeti sekiz cennete kavuşmaktır:
Yedi veyil Tamu’sını kül eyler ‘âşıklar âhı
Kasd eder sekiz Uçmağı nûr ede nûra katmağa
Bir beyitinde, cennet hûrîlerine kavuşmuş mü’minler için “ne bahtılu” nitelemesi yapar ve “bize nasîb eyle Çalap” der:
Uçmakdagı Hûrîleri geymiş anlar nûr donları
Ne bahtılu mü’minleri bize nasîb eyle Çalap
Yine başka bir beyitte yine cennette hûrîleri kendine yoldaş etmek istediğini söylemektedir:
Koyam bu dünyâyı gidem çün âhrete sefer edem
Ol Uçmak’da Hûrîleri ben bana yoldaş eyleyem
Bunların yanında bazı beyitlerinde de öyle söyler ki, sanki cenneti ve cennet nimetlerini hiç önemsemiyormuş, hatta istemiyormuş zannedilebilir. Bunun en bâriz örneği şu meşhur dörtlüktür:
Cennet Cennet didükleri
Bir ev ile birkaç Hûrî
İsteyene vergil anı
Bana seni gerek seni
Bir başka beyit şöyledir:
Uçmak Uçmağum dedügün mü’minleri yeltedigün
Bir evile birkaç Hûrî hevesüm yok kuçmagiçün
Başka beyitlerde de buna benzer ifadeler bulabilmekteyiz. Verdiğimiz iki örnekte “bir ev ile birkaç huri” diyerek kendini bunlardan müstağnî göstermekte, kendisinin hiç hevesinin olmadığını belirterek onların isteyene verilmesini söylemektedir.
Bunlardan Yûnus Emre’nin cenneti ve cennet nimetlerini istemediği sonucunu çıkarmamak gerekir. Burada tamamen niyet öne çıkarılmaktadır; mü’min sadece Allah’a kulluk bilinci ile yaşamalı, onun rızâsını kazanarak yukarıdan beri izah edildiği üzere O’nun cemâline ermeyi amaçlamalıdır. Bu durumda cennet zaten kazanılmış olacaktır.
Bunu şöyle basit örnekle açıklayabiliriz: Bir öğrenci en asgarî geçme notu alarak okulunu bitirmek maksadıyla çalışır ve sonunda meselâ derslerinden en az 5 puan alarak okulunu bitirir ve diplomasını alabilir. Halbuki alanında iyi bir uzman olarak yetişmek niyetiyle, ne yapılması gerekiyorsa eksiksiz yapan ve o niyetle çalışan birisi alanında iyi bir eleman olarak eğitimini tamamlar. Onun için diploma zaten garantidir. İşte mü’min de dünya şehrinden sırf Allah’ın rızâsını kazanmak Cemâlullah’a kavuşmak için yola çıkarsa cenneti ve cennet nimetlerini zâten elde edeceği de şüphesizdir.
* * *
avâne: Yardakçı, yardımcı. bunda: Buraya, dünyaya. Çalap: Allah. dem-be-dem: Zaman zaman. dîdâr: Yüz. don: Elbise. hırka-pûş: Hırka giyen; derviş. iley: Taraf, yön. kaçan: Ne vakit, ne zamân. kuçmak: Kucaklamak. maksûd: İstenilen şey, amaç, gāye, maksat. mismil: Temiz. nâr: Ateş, Cehennem. nevâz: Okşayıcı, taltîf edici. pevâz urmak: Kanat çırpmak. Tamu: Cehennem. tapu kılmak: Hizmet etmek. ululanmak. tekebbür: Kibirlenme, kibirlenme. sûd u ziyân: Kâr-zarar. şâr: Şehir. Uçmak: Cennet. uçuban: Uçarak. vergil: Ver. veyil: Cehennem’de bir çukur ismidir. yeltemek: Heveslendirmek.
[1] 51/Zâriyât, 56
[2] 11/Hûd, 2, 26; 39/Zümer, 64; 3/Âl-i İmrân, 64; 21/Enbiyâ, 25
[3] 6/En’âm, 165; 35/Fâtır, 39
[4] 3/Âl-i İmrân, 102
[5] Mustafa TATÇI, Yûnus Emre Divânı (Tenkitli Metin), Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2005. Şiirlerin sonundaki rakamlardan ilki şiirin bu eserde kaçıncı sayfada, ikinci rakam kaçıncı şiir olduğunu; sonraki rakam veya rakamlar o şiirin kaçıncı beyiti/beyitleri olduğunu göstermektedir.
Ali YILMAZ
Yazar
Ramazan Bayramı’nı geçirdik, Kurban Bayramı’nı bekliyoruz. İki bayram arasında bulunuyoruz; bu sefer de geleneklerimizi ele alalım.Türklerin “bayram” kelimesini bugün anlaşıldığı mânâda ne zamandan be...
Yazar: Ali YILMAZ
Güler yüzle selam verip yokluğaYâr olmadan var olunmaz efendim!Nimete şükredip gözü tokluğaYâr olmadan var olunmaz efendim!Sözün başka söyler, özün bir başka;Fazla bel bağlama saraya, köşke.Gül yüzünü...
Şair: Bestami YAZGAN
Ölümün bir gerçek olduğunu Yûnus’un dilinden geçen yazımızda izah etmiştik. Bu gerçekliğe rağmen ölüm insanlar tarafından istenmez, hatta insanlarda farklı derecelerde ölüm korkusu da vardır; bu durum...
Yazar: Ali YILMAZ
Mahşerde ameller tartılıp herkes ameline göre karşılığını aldıktan sonra âhiret hayatı başlayacaktadır. Kaynaklarımızda bunun ilk aşaması olarak sırat köprüsünden geçiş gösterilmektedir. Akâid ve kelâ...
Yazar: Ali YILMAZ