Yedi İklim’in Mimarı Ali Haydar Haksal’ın Ardından
Türk edebiyatının okul dergilerinden Yedi İklim’in kurucusu, mimarı, başyazarı Ali Haydar Haksal, geçen ay ebedî âleme göç etti. Haksal, İstanbul Üsküdar Karacaahmet’te sevenleri tarafından ebedî âleme uğurlandı. Merhum yazarımız, 16 Mayıs 1951 tarihinde Bingöl’de doğdu ve dünya misafirhanesinden 28 Ağustos 2026 tarihinde aramızdan ayrıldı. Ertesi günü kalabalık bir cemaat tarafından Üsküdar Şakirin Camii’nde cenaze namazı kılındı ve Karacaahmet Mezarlığı’nda aile sofasında toprağa verildi. Şakirin Camii’nin avlusu ağzına kadar doluydu. Dursun Gürlek, Ahmet Turan Arslan, Mehmet Kâmil Berse, Recep Garip, Recep Kibar, Fehmi Atay ve diğer dostlarla birlikte cenaze namazına durduk. Mehmet Görmez Hoca’nın duâsı kısa ve çok anlamlıydı. Karacaahmet’te defin merâsimine de katılım çok yüksekti. Turan Kıratlı, Mehmet Atalay ile beraber kabre doğru yürüdük. Mehmet Cangir’i, Muzaffer Doğan’ı, Mikâil Türker Bal’ı, Mürsel Sönmez’i, Ferdinaz Koyuncu’yu gördüm yolda. Kabir başında tilâvet edilen Kur’ân-ı Kerim’i, hazirûn sonuna kadar dinledi, yapılan duâya “âmin” dedik. Cenab-ı Allah’tan aziz büyüğümüze rahmet diliyorum. Rûhu şad, kabri nur, mekânı cennet, menzili mübarek, makamı yüksek olsun inşallah. Haksal Ailesi’ne, dostlarına, okuyucularına, sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
Yedi İklim Mektebi
Edebiyatımızın mümtaz ismi Haksal, Yedi İklim’i bir okula dönüştürmüş ve bu çatı altında pek çok gencimizin yetişmesini ve edebiyata kazanılmasını sağlamıştı. İnançlı münevverimiz kalemin önemine değer veren bir gönül insanıydı. Nesiller yetiştirmişti.
Ali Haydar Haksal’ın kurduğu ve vefâtına kadar başında olduğu Yedi İklim, bizim İslâmî edebiyat merkezli dergilerimizden bir okul dergiydi. Nesillerin kelamla piştiği, kalemle yetiştiği bir mektepti. Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera edebiyat dergileri zincirinin önemli bir halkasıydı.
Merhum yazarımızla tanışıklığımız ve dostluğumuz uzun yıllara dayanır. 1980’li yılların sonunda Kadıköy’de ailenin sahibi olduğu işyerine giderdim. Osmanağa Camii’nin karşısındaki cadde üzerinde bulunan bu büyük dükkânın giriş bölümü nalburiyeydi. Yukarıya ikinci kata çıktığımızda ise muhteşem bir kütüphane görmüştüm. Mekânın ikinci katı boydan boya raflarla donatılmış ve muazzam bir kütüphane yapılmıştı. O gün uzun uzadıya merhum yazarımızla konuşmuş, sohbet etmiştik. Çıktığımda Ali Haydar Haksal, bana Yedi İklim’in özel sayılarından bazılarını seçerek hediye etmişti. Kendisiyle daha sonra Türkiye gazetesi için Yedi İklim merkezli uzun bir mülâkat yapmıştım. O röportajda Yedi İklim’in kuruluş hikâyesini ayrıntılı biçimde anlatmıştı. Dostluğumuz bu minval üzere devam edip gitti.
Evde Ziyaret
Ali Haydar Bey zaman zaman rahatsızlanıyordu. Bir gün yine hastalandığında arkadaşlarla ziyaret etmek istedik. Tarih 4 Nisan 2011’di. Dostlarım Nevzat Yüksel ve Serdar Üstündağ ile birlikte randevu almış ve ev ziyaretine gitmiştik. Bu ziyaret esnasında sohbet etmiş, daha ziyade kendisini dinlemiştik. Kısa zamanda sağlığına kavuşmuş ve hizmetlerine kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Ali Haydar Haksal, Yedi İklim’in mimarıydı ve bütün mesaisini bu güzel dergimize hasretmişti. Bir ara Yedi İklim Yayınları’na da başladı. Bu konuyu da mülakatımızda kendisinesormuştum . Yayıncılığın kolay olmadığını, dağıtımda ve tanıtımda zorluk çektiklerini söylemişti. Dergi yükünün üstüne bir de neşriyat eklenmişti. Ama hepsinin de üstesinden geliyordu.
İrtibatımız Hep Devam Etti
Onunla irtibatımız şükürler olsun ki hiç kopmadı. 40 yıla yaklaşan tanışıklığımız boyunca hep saygı-sevgi çerçevesi içinde görüştük, buluştuk, telefonlaştık. Yedi İklim büyük bir mektepti. Bir edebiyat ve fikir okuluydu ve Ali Haydar Bey bu akademinin müdürü, dekanı, sahibi ve emektârıydı. Kendisine bu kutlu hizmetleri için hep saygı duydum, hizmetlerini alkışladım, duâlarda bulundum. Dostlarıma, talebelerime Yedi İklim’i sürekli olarak tavsiye ettim. Yazı kursundaki öğrencilerime Üsküdar’a idarehaneye gidip Ali Haydar Bey’le tanışmalarını, dergiye yazı yazmalarını tavsiye ettim. Bazı öğrencilerim şiir ve yazılarını bu güzel dergimizde yayımlattılar. Bundan büyük bir bahtiyarlık duydum. Merhum yazarımızla kitap ve dergi fuarlarında karşılaşır, selâmlaşırdık. Sirkeci’deki bir dergi fuarında uzun bir sohbetimiz olmuştu. Fuarın kurucusu merhum Asım Gültekin’di. Sirkeci tren garındaki dergi fuarının baş köşesi, Yedi İklim dergisine tahsis edilmişti. O sohbete Yedi İklim’in bazı yazar ve şairleri de iştirak etmişti. Velhâsıl unutulmaz bir gün yaşamıştık.
Bâbıâli’de Yedi İklim Günü
ESKADER bünyesinde düzenlediğimiz “Bâbıâli Sohbetleri”ni idare ediyordum. Bir gün Ali Haydar Beyle görüştüm ve kendisine “Bâbıâli’de Yedi İklim dergisini, hizmetlerinizi konuşabilir miyiz?” diye sordum. Kırmadı, lütfetti ve sohbete iştirâk etti. O gün hakîkaten çok faydalı bir sohbet gerçekleşti. Âdeta bir beyin fırtınası esmişti. Yakın dostları Nurettin Durman, Şakir Kurtulmuş, Osman Koca ve diğer kalem erbâbı da iştirâk etmişti sohbete. Tabiî genç edebiyatçılar da… Toplantıyı değerli kardeşim İlyas Dirin yönetmişti. Tarih 2 Nisan 2015 Perşembe günü idi. Yedi İklim 300. sayısını geride bırakmıştı. Ve elbette bu bir dergi için çok büyük bir başarıydı. Dolayısıyla sohbet esnasında derginin kuruluş amacı, mecmuâya ilk emek verenler, yazar ve şair kadrosu konuşuldu. Ali Haydar Bey hatıralarını dile getirmişti.
Emek Mahsûlü Özel Sayılar
Hikâyeleri, denemeleri ve diğer eserleri ile edebiyatımızın seçkin isimlerinden olan Ali Haydar Haksal ‘okul dergi’ kurabilmiş bir edebiyat ve yazı ustası, bir fikir öncüsüydü. Dergiciliğimizde ‘özel sayı’larıyla öne çıkan Yedi İklim, bünyesinde birçok genç şair, hikâyeci, denemeci ve araştırmacıyı yetiştirmişti. Ayrıca başka dergilerde çalışmaları görülen usta edebiyatçılar da bu dergimizin sayfalarında okuyucularıyla buluşuyordu. Bu arada günümüzde revaçta olan dergi özel sayılarının ilk örnekleri, diyebilirim ki Yedi İklim’de verilmişti. Türk Dili gibi bazı dergilerde özel sayılar vardı ama asıl gelenek burada başlamıştı. Şehir özel sayılarını unutmak mümkün mü? Yedi İklim’in 250. nüshası, “Ali Haydar Haksal Özel Sayısı” olarak yayımlanmıştı. Burada başta Rasim Özdenören olmak üzere pek çok dostu, şair ve yazar yakını onu ve sanatını ele almış, öykücülüğü, romancılığı üzerinde durup hatıralarını nakletmişlerdi.
Bereketli Bir Kütüphane
Yazarımız bereketli ve feyizli bir kütüphane kurmuştu yazdığı kitaplarından. Hepsini olmasa da bir kısım eserini hayırla analım: Evdeki Yabancı, Sesim Bana Yetmiyor, Gelişi / Güzel, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset, Sokağın Adı Issız, Ay Işığında Vav’ın Odası, Zamanların Öyküsü, Yalnızlık Sarkacı, Kuşkonmazda Konuşan Adam, İçim Su Berraklığında, Kapıda Bir Çift Ayakkabı, Yitik Yaşamın Güncesi, Renklerin Dansı, Akif Duruşlu Asım, Sezai Karakoç -Eleğimsağmalarda Gökanıtı, Necip Fazıl Kısakürek -Büyük Doğu Irmağı, İki Ateş Arasında Aşk, Rasim Özdenören -Ruh Denizinden Öyküler. Son yıllarda yeni kaleme aldığı eser sayısında artış görülüyordu. Bir bereket yağıyordu Ali Haydar Haksal’ın kalemine…Bu eserlerden Renklerin Dansı kitabının çıkmasında biraz rolüm oldu. Ali Haydar Bey, bir ara bir yayınevi arayışındaydı. O zaman Kubbealtı’nda çalışıyordum. Yıl 2004. Bir araya gelip konuşmuştuk. Dosyayı Nesil Yayınları’na göndermiştim. Orada yayımlandı, sevindim.
Güzel Bir Hayat
Yazarımızın hayat hikâyesine de kısaca bakalım. 1951’de Bingöl’de doğdu. Erzurum’da Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Burada Orhan Okay’ın talebesi oldu. Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi İslâm Düşüncesi Anabilim dalında yüksek lisans yaptı. “Kur’ân-ı Kerim’de Güzel Kavramı” üzerine tez hazırladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Yedi İklim dergisinin kurucuları arasında yer aldı. İlk çalışmaları mahalli gazete ve dergilerde çıktı. Mavera, Yönelişler, İslâm, Kayıtlar, Yedi İklim, Hece, Yansıma, Yeni Devir, Millî Gazete gibi dergi ve gazetelerde hikâyeleri yayımlandı. Sesim Bana Yetmiyor adlı öykü kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 1987 yılı Hikâye, Yitik Yaşamın Güncesi adlı romanıyla Tuzla Belediyesi Roman Yarışması’nda ikincilik ödülünü aldı. Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Yedi İklim Dergisi, ESKADER’in 2010 Dergi Ödülü’nü almaya hak kazandı.
Şimdi âhiret yurdunda olan Ali Haydar Bey, cennetmekân Orhan Okay Hocanın en çok sevdiği, en fazla değer verdiği talebelerindendi. Bir ara Kubbealtı’nda Orhan Hoca için 75. yaşı münasebetiyle bir saygı toplantısı düzenlemiştik, o gün Ali Haydar Bey de çok güzel bir konuşma yapmış, Hoca’sını mükemmel biçimde anlatmış ve bizi Erzurum’daki fakülte yıllarına götürmüştü.
Seneler önceydi. Ali Haydar Bey, TV 5’te bir program yapıyordu. Beni de davet etti. Gittim, edebiyatımızın yitik değerleri üzerine güzel bir sohbet yapmıştık. Ali Haydar Bey, Millî Gazete’de yazıyordu. Bu gazetede takip ettiğim iki yazardan biriydi. Diğeri de merhum Mehmed Şevket Eygi’ydi. İkisi de gündemde olan siyasî konuların dışında kalmaya gayret ediyor ve daha ziyâde fikir, sanat, edebiyat ve kültür merkezli makaleler kaleme alıyordu.
Yedi İklim’e Eskader Ödülü
Yedi İklim’e 27 Aralık 2010 tarihinde ESKADER olarak “dergi ödülü” vermiştik. Dernek yönetimi oybirliği ile bu mükâfatı Yedi İklim’e lâyık görmüştü. Törenden önce kendisini arkadaşlarla ziyarete gitmiştik. Sohbet esnasında Ali Haydar Bey’i merâsime davet ettim, rahatsızlığı dolayısıyla gelemeyebileceğini söyledi. Ama dergi adına mutlaka birinin gönderileceğini bildirdi. Osman Bayraktar geldi Ali Emiri Kültür Merkezi’ne ve anons edildiğinde sahneye çıktı, Ali Haydar Bey’in teşekkür mektubunu okudu. Plâketi Yedi İklim adına, alkışlar arasında aldı.
Yedi İklim İnşallah Devam Edecek
Ali Haydar Bey âdeta bütün ömrünü Yedi İklim dergisine adamıştı. Gece gündüz çalışıyor, derginin en iyi şekilde okuyuculara ulaşması için üstün bir gayret gösteriyordu. Milat’taki dergi tanıtım yazılarımda Yedi İklim’i hiç ihmal etmez, mutlaka ona yer verirdim. Çünkü bir derginin ne zahmetlerle ortaya çıktığını bilirim. O kibar ve zarif insan da bunu görür ve internetten teşekkürlerini bildirirdi. Vefatının ardından merhumun kardeşi Müstakim Haksal, Yedi İklim dergisinin Osman Bayraktar’ın Yayın Yönetmenliğin de yayınına devam edeceğini açıkladığında şükrettim. Çünkü bazı önemli dergilerimizin, kurucularının vefatından sonra kapandığını biliyordum. O dergiler de sahipleriyle birlikte sessizliğe büründüler. Yedi İklim’in bundan sonraki yolu ve bahtı açık olsun. Yedi İklim Mektebi hep açık kalmalı, vefalı talebeleri bu okula devam etmeli, bu kutlu otağdaki hizmetler sürdürülmelidir. Ali Haydar Beyi sevenler bu çabanın içinde olacaklardır biliyorum. Aziz dostumuz, ağabeyimiz, büyüğümüz Ali Haydar Haksal’a Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. O sevdiklerinin yanına gitti. Elbette amel defteri kapanmayacak, hizmetleri hatıraları da hiçbir zaman unutulmayacaktır. Onu hep Yâsin’lerle, Fâtiha’larla anmaya devam edeceğiz. Aziz şairimiz Yahya Kemal’in mısraıyla yazımıza son verelim: “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler!”
O Unutulmaz Röportaj
Ali Haydar Haksal ile yaptığım röportaj, Türkiye gazetesinde 23 Nisan 2000 tarihinde yayımlanmıştı. “Dergiler Yönlendirici Oldu” başlığıyla yayımladığımız o mülakatta Haksal, fikir ve edebiyat dergilerinin düşünce ve edebiyat dünyasını şekillendirdiğini söylemişti. Onunla, edebiyat ortamına girişi, ilk çalışmaları, sanat anlayışı ve yayınlamayı sürdürdüğü Yedi İklim üzerine konuşmuştuk. Yazarımız hakkında yapılacak tezler veya hazırlanacak kitaplara kaynak olması için Kelam ve Kalem kitabıma da aldığım bu önemli röportajın tamamını buraya alıyorum:
Ali Haydar Haksal’ın edebiyat dünyasına girişi nasıl oldu. İlk çalışmalarınız, ilk yazılarınız nerede ve ne zaman yayınlandı?
İlk yazı... İmam Hatip Lisesi’nin duvar gazetesinde... O gazeteyi birkaç yıl ben yönettim. Elazığ’dayken yerel gazetelerde, şiir, öykü, deneme, fıkra ve folklorik birçok yazı yazdım. Ulusal düzeyde, Diyarbakır’da Çile dergisinin açmış olduğu hikâye yarışmasında mansiyon, Millî Gazete Hikâye Yarışması’nda gene mansiyon aldım. Bu öyküm, Milli Gazete’de “Tıkırtı” adıyla yayımlandı. Yeni Asya gazetesinin şiir yarışmasında gene derece almıştım. Edebiyat Fakültesi’ne girdikten sonra, Erzurum’da arkadaşlarla birlikte çıkardığımız dergilerde, sonra Yeni Devir gazetesinin kültür sanat sayfasında çalışmalarım sürdü. Edebî anlamda kıymet ifade edecek olanlar ise Mavera dergisinde 1980 yılından itibaren öykülerim yayımlandı. Bu, altı yıl sürdü. Sonra Yedi İklim, Yönelişler, İslam ve Kayıtlar dergilerinde öykülerim yayımlandı. Yedi İklim dergisinde çalışmalarım sürüyor.
Sanırım edebiyat dünyasında kökleşmeniz ve çizginizin belirginleşmesi özellikle Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciliğiniz sırasında oldu. Yanılıyor muyum?
İmam Hatip Okulu’nda iken öykü ve şiir yazıyordum. O zamanlar Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergilerinin iyi bir okuru idim. Nuri Pakdil’e mektup yazmış karşılık almıştım. Bunlar beni şekillendirdi. Öğretmenlerimin de katkısı oldu. Sezai Karakoç’u, Necip Fazıl’ı Türkçe öğretmenimin sayesinde tanıdım. Nuri Pakdil, Edebiyat dergisi ve çevresini el yordamıyla kendim buldum. Bugün gibi hatırlıyorum. Edebiyat dergisi yayınlarını günü gününe izliyordum. Edebiyat Fakültesi’nin bu çevrelerle yakından uzaktan bir ilgisi yoktu. Fakülteye hazırlıklı gelmiştim. Çok okuyan biriydim. Fakültedeki hocalarımın elbette çalışmalarıma katkısı oldu. Fakat biz kendimize bir ortam bulduk. Erzurum’da Edebiyat dergisinde yazan, çok okuyan arkadaşlarımız vardı. Edebiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. Orhan Okay hocamız Necip Fazıl’ın poetikasıyla ilgili dersler verirdi. Edebiyat fakültelerinde, ancak 1930’lu yıllara kadar gelinmişti. Orhan hoca bunu daha yakınlara taşıdı. Hocam Prof. Dr. Celal Tarakçı’nın gözetiminde bitirme tezimi, “Edebiyat Dergisi ve Çevresi” üzerine hazırladım. Fakülteler, dolayısıyla önemli olan hocalar insanların yönelimlerinde etkisi ve yararı mutlaka olur. Bir başka okula gitseydim gene yazıyor olacaktım. Çünkü birikimim beni sürüklüyordu.
Hikâyelerinizle günümüz edebiyatı içinde kendinize özgü bir yer edindiniz. Hikâyelerinizin ana özellikleri neler. Sanat anlayışınız, edebiyat görüşünüz nedir?
Sorunuzun ilk bölümüne karşılık vermeyeyim. Bu, eleştirmenlerin ve sürecin belirleyeceği bir şey. İkinci sorunuzun karşılığını şöyle vereyim. Öykü bir anlatıdır. Anlatıyı bütün unsurlarıyla başarılı verebiliyorsak yerini buluyor. Ben anlatıyı hakkıyla yapmaya çalışıyorum. Benim açımdan bir öykü için gerekli olan unsurlar vardır. Anlatım, dil, yoğunluk, kurgu, hayal ve yorum, imge ve anlam, işçilik, konu zenginliği, sevgi gibi. Bütün bunlar bir anlatının bütünlüğünde önemlidirler. Dil bakımından kusursuz olan bir metin, yoğunluk içermiyorsa, anlatım gücünden yoksunsa, bir anlam ifade etmiyor. Yapıyı sağlam kurarsanız, ona estetik bir yapı kazandırmazsanız bir anlamı olmaz. Sevgi metinlerinizde akıp gitmiyorsa, okuru sürüklemiyorsa ona ne yapılabilir? İnsan ve sevgi önemlidir. İronik bir öykü yazarken de seviyoruz aslında. İnsanı aşağılamak, hakir görmek, kendini öyle görmeye götürüyor. Bizim insanımızı, toprağımızın sıcaklığını yansıtmıyorsanız, bir değeri yoktur o eserin. Ulusların edebiyatı böyle oluşuyor. Bu daha çeşitlendirilebilir.
Öykülerimi tekdüze kurmuyorum. Bir öyküm bir diğerine benzemez. Kendime ait daireler oluşturuyorum. Birinden bir diğerine rahatlıkla geçebiliyorum. Öykülerimi bir mektup samimiyetinde yazıyorum. Muhataplarım, dostlarım, arkadaşlarım, çocuklarım, annem, babam, eşim, sevdiklerim, köylülerim, kentteki komşularım, dahası ben kendim yer alıyorum. Ruhumdan didikleyerek aktarıyorum. İnsanların toplamından, başka başka şeyler çıkıyor ortaya. Herkes bir şey eklemiyor. İyi bir gözlemci olduğuma inanıyorum. Öykü için gözlem önemlidir. Yanlış anlaşılmaya neden olmasın, tanıdıklarımı malzeme yapmıyorum. Anlatımın tamamında ben varım. Benim bakışım, benim gözlemim ve yorumum vardır. Allah’ın yarattığı, hiçbir şeyi tersinden yorumlayamam. Yazdıklarıma sevgiyle yaklaştığımda da ben oluyorum. İronik öykülerimde kendi kendime güldüğüm çok olmuştur. Bu öyküler sevdiklerime yazılmış birer mektup gibidirler. Onları ilgilendirirken başkalarını da ilgilendiriyor.
Hikâyenin bizde romandan daha yerli ve millî bir çizgide olduğu görüşünü kabul ediyor musunuz? Romana göre hikâyenin geleneği daha mı köklü sizce? Verimleri de bu köklülükte midir?
Tabii ben bu görüşe katılmıyorum. Öykü bizde yeni, romanla birlikte dünyamıza girmiş bulunuyor. Modern anlamda öyküyü halk hikâyesi ve mesnevi ile karıştırmamak gerekiyor. Bizim edebiyatımızın kendine özgü anlatı türleri vardır. Masal, halk hikâyeleri, mesnevilerde anlatılanlar, vakanüvislerin anlattıkları, seyahatnameler. Bu türler bize özgü bir tarz içeriyorlar. Halk hikâyeleri ile öykünün kesiştiği bir yer yok. Onlar bizim hayal dünyamızın ürünleridirler. Ütopyalar, hayal ötesi düşünceler, kaf dağları yer alıyor. Öykü; daha çok gerçekliğe uyar ve insanı birebir ilgilendirir, ete kemiğe bürülü bir yapıdır. Bazan insan hayatının en olmadık durumlarını bile zorlayabiliyor. Biz hayatımızda ve dünyamızda olduğu gibi; gerek ahlaki ve gerekse hukuki sınırlara gelince duruyoruz. Bu sorumluluk gereğidir. Bunun için bizim dünyamıza ait verilerin kendine özgü anlatım tarzları vardır.
Halit Ziya Uşaklıgil’in Fransız edebiyatından okuyarak etkilendiği ve yazdığı biçimiyle öykü, bizde bir karşıtlık buluyor. Bizde öykünün yaygın hâle gelmesi, karşılık bulması ayrı bir konu. Roman uzun soluklu bir çalışmadır, sabır ister. Batı edebiyatı ürünlerinden etkilenmeden kendimize özgü bir ruh taşımasında karşılık bulamadı. Sınırlı roman yazarının oluşumu da bundan kaynaklanıyor.
Ömer Seyfettin’le, Refik Halit’le başlayan ve Sait Faik, Sabahattin Ali’yle devam eden çizgi içinde Ali Haydar Haksal’ın hikâyesini nereye oturtuyorsunuz?
Size tuhaf gelecek, saydığınız isimlerin hiç biriyle bir bağlantım yoktur. Konuşmalarımda sık yer verdiğim bir olguyu burada tekrarlayayım. Hayata geç başladım. Babam öldükten sonra, ilk okuldan sonra beş yıl ara verdim. İmam Hatip Lisesi’ne onyedi yaşımda başladım. Kitap, dergi ve benzeri türleri yirmi yaşımdan sonra ciddi bir biçimde okudum. Ömer Seyfettin’i hâlâ doğru dürüst okumuş değilim. Sözünü ettiğim edebiyat dergilerini okuduğumda, referanslarım Batı ve Doğu edebiyatının klâsikleri oldu. Dostoyevski’den Çehov’a, Tolstoy’dan Balzac’a, Exsupery’den Mevlâna’ya, Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu’na kadar kimler varsa okurdum. Okumaya çizginin üstünde başladım. Sonraları yetmişli yıllarda yayımlanan bütün öykü ve romanları okudum. Hemen bütün edebiyat dergilerini izledim. Varlık Yayınları arasında çıkan bütün kitapları alıyordum o sıralar. Sabahattin Ali’yi çok az okudum. Sait Faik’i lise yıllarından sonra okudum. Bu bakımdan öykümün çizgisi sizi şaşırtabilir. El yordamıyla bana ait olan bir çizgidir öykülerim, diyebilirim. Öyküde en çok beslendiğim isim Rasim Özdenören’dir. Tabii edebiyat güneşinden biz de beslendik, bunu inkâr edemeyiz ki.
Ebediyete uğurladığımız Mehmet Akif İnan’la ilgili yapılan bir toplantıda şairimizin şiiri ve sanatı üzerine durdunuz daha çok. Akif İnan, geniş kesimlerde sanatçı kimliğiyle maalesef tanıtılamadı. Sizce Akif İnan’ın Türk edebiyatı ve düşünce hayatı içindeki yeri nedir?
Bu, uzun bir karşılık gerektiriyor. Tabii önemli bir yeri vardır. Özellikle benim için. Konuyla ilgili Yedi İklim dergisi olarak bir özel sayı hazırlıyoruz. Bütünüyle o sayıda ele alınacak ve değerlendirilecek.
Sizin Yedi İklim’de yayınlanan okul yılları ve fakülte dönemi hatıralarınız yankı uyandırdı. Sanırım size hocalık yapan Prof. Dr. Orhan Okay’ın üzerinizde tesiri ve hakkı var. Orhan Okay’ın kısa bir portresini çizer misiniz?
Bir dönemin şanslı öğrencileriydik. Kesimler kavga edip birbirlerini öldürürken biz; kitap ve hocalarımızın peşindeydik. Orhan hocamızın yanında Prof. Dr. Kaya Bilgegil, Celal Tarakçı, Halûk İpekten gibi değerli hocalardan ders aldık. Üzerimizde hak ve emekleri çoktur. Kendi adıma onlardan çok yararlandım ve beslendim.
Hocalarımızın çoğu İstanbul’dan gelmişlerdi. Nahif ve nazik insanlardı. Bütün dünyaları edebiyattı. Sanatçı portresi ve bilim adamı yüzünü onlarda gördüm. Kaya Hoca çok kibar ve zarifti. Şairdi. Orhan Hoca sanatçı ruhluydu. Bütün yazı çalışma ve konuşmaları estetik ve etik bir yapıyı taşıyor.
Orhan Hoca hâlâ bana ders veriyor. Mezuniyetimden sonra da kendilerinden besleniyorum, tıkandığım noktalarda görüş ve düşüncelerine baş vuruyorum. Alanıyla ilgili derin bir bilgiye ve kültüre sahip.
Yedi İklim’in kuruluşu ve yayımlanış macerasıyla alakalı olarak unutamadığınız anektodlar olmalı...
Yedi İklim dergisi, 1986 aralık ayında tasarlandı ve 1987 nisanında yayın hayatına girdi. Biz dört arkadaş kurucu olarak yer aldık. Osman Bayraktar, Mustafa Çelik, Alim Kahraman ve ben. Sonra arkadaşlarımızın katılımıyla geniş bir kadro oluşturduk. Bu dönemimiz iki yıl sürdü. Ara verdik. 1992 yılında yeniden yeryüzüne çıktık. O gün bugündür kesintisiz yayımını sürdürüyor. Dergi, bu dönemde; Kâmil Eşfak Berki, Osman Bayraktar, Ali Göçer, Hasan Selami Binay, Hasan Aycın, İbrahim Usul, Recep Yumuk, Ali Günvar, ben ve genç arkadaşlarla başladı. Bazı arkadaşlarımız ayrıldı. Önemli bir kısmıyla birlikteliğimiz sürüyor. Tabii dergi gelecek kadrosunu da oluşturdu. Bizler bir yerde yorulduğumuzda, isterlerse aynı, isterlerse yeni bir isimle sürdürebilirler. Bu ümmetin malıdır. Şahıslar gelip geçicidir. Belki bazı dergiler bazı isimlerle birlikte anılıyorlar, ama Yedi İklim bir ekip çalışmasıdır. Bütün arkadaşların emeği vardır. Bizler sadece mutfağın, toparlayıcıları ve bir araya getiricileriyiz. Dergimizin ruhunu oluşturan genç kadrolar çeşitli kentlerde öbekler oluşturuyorlar.
Yönelişler, Kaşgar, Yedi İklim, Hece, Kayıtlar... Bu dergilerin Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera’nın çizgisini ve düşünce/edebiyat dünyasını yansıtmayı sürdürdüklerini söyleyebilir miyiz? Genel Yayın Müdürü bulunduğunuz Yedi İklim’in böyle bir misyonu var mı?
Diğer dergiler hakkında bir şey söylemem doğru olmaz. Ancak içlerinden doğrudan bu doğrultu üzerinde olanları var. Bazıları değiliz diyebilirler. Dergilerin duruşu kendisini belli ediyor elbette. Yedi İklim çıktığı günden beri bu çizgiyi korumayı çabalıyor. Onların açmış olduğu yolda yürüyor ve bağlı. Açılan büyük yola açılım kazandırma, genişletme, uzatma ve katkıda bulunma amacındadır. Geçmişte sözünü ettiğiniz dergilerde yetişip bugün Yedi İklim’de yazan birçok arkadaşımız var. Ruh olarak da onlara bağlıyız. Şahsen ben bütünüyle o doğrultudan beslendim. Öyküm bu doğrultunun eseridir. Değerlendirilecekse buradan bakılırsa daha iyi anlaşılır düşüncesindeyim.
Geçmişte olagelen ‘mektep dergiciliği’ neredeyse unutulmaya yüz tutuyor. Yedi İklim’in kuruluş amacı ne idi, bir ‘mektep dergisi’ olma geleneğini sürdürme hedefiniz de var mıydı?
Elbette. Bizler yukarıda sıraladığımız dergilerde yetiştik. Beslenme kaynaklarının sürmesi gerekiyordu. Yedi İklim’in çıkış amacı budur. Çıktığı günden bugüne yetişen, yetişmekte olan bir hayli arkadaşımız oldu. Bunların bir çoğu çeşitli dergilerde çalışmalarını yayımlıyorlar. Kitapları çıkanlar oldu, çıkacak olanlar var. Birçok dergiye katılan, güç veren arkadaşlarımız oldu.
Yedi İklim bilhassa özel sayılarıyla önemli boşlukları doldurdu. Dergiye kalıcılık da sağlayan bu özel sayıların izlerini ve yankılarını merak ediyoruz.
Bu bir sorumluluktu. Geçmişte, önemli şair, yazar ve düşünürlerimiz öldüğünde, aklımıza geliyor, onları sayılarla anıyorduk. Üstelik bu çalışmalardan ölenler ancak ruhen haberdardırlar biliyoruz. Fakat hayatta iken, kimse böyle bir sayı yapmaya cesaret edemiyordu. Yedi İklim olarak bu anlayışı yıktık. Birçok özel sayı hazırladık. Gördük ki bu değerli büyüklerimize haksızlık etmeden, hakları olanı ve emeklerini değerlendirerek ortaya koyduğumuzda, endişeye yer olmadığını gördük. Bunu bizimle aynı dönemin ve kuşağın sanatçılarına; yani, arkadaşlarımıza kadar getirdik. Bu, bir hakbilirlikti. Şehir sayıları yaptık. Bir şehrin kültürünü bir bütün olarak ele almaya ve tanıtmaya çalıştık. İslam medeniyetinin önemli kültür havzalarını sayılarımızda işledik. Endülüs, Bosna, Bağdat, Şam ve Cezayir gibi…
Yedi İklim bir kültür değerlendiricisi oldu. Düşündüğümüz ve yapamadığımız çok sayı var. Biz bir yol ve süreç başlattık. Umarım eksiklerimizi tamamlayacak çalışmalar yapılır. Yapmayı düşündüğümüz çok şey var. Medeniyet merkezi şehirleri tamamlayamadık. Kavramlarla ilgili sayılar düşünüyorduk. Örneğin su ve gül medeniyeti, Mezarlık kültürü gibi…
Yedi İklim kervanına kimler katıldı ilk olarak. Daimi kadronuz arasında kimleri sayabilirsiniz?
Derginin omurgasını oluşturan isimlerden söz etmiştim. Fakat derginin çıkmasıyla birlikte günyüzüne çıkan isimler oldukça fazla. Bilal Sert, İsmail Kılıçarslan, Hasan Kuvvet, Ahmet Murat, Dilek Aslaner, Selvigül Şahin Kandoğmuş, Mihriban İnan Karatepe, Sedat Sayın, Sevil Tepe, Gözde Arıkut Y. Serkan Doğan, Murat Menteş, Hakan Şarkdemir, Köksal Alver, Osman Özbahçe, Ercan Ata, Murat Çeşme, Arif Emre, Rabia Gülcan, Deniz Baş, Hatice Bayrak, Himmet Karataş, Mücahit Küçükyılmaz, M. Asım Gültekin, Zeki Bulduk, Mustafa Celep, Can Habibi, Ali Barış, Hasan Basri Kurt, Mustafa Oral, İlyas Dirin, İbrahim Eyibilir, Kemalettin Arda Çalık, Ahmet Sarı, Ahmet Edip Başaran gibi. İsimlerini unuttuğumuz arkadaşlarım da olmuştur. Henüz yazmaya başlayan ve kendilerinden umutlu olduğumuz bir sürü isim daha var. Türkiye’nin geleceğini bunlar oluşturacak. Elbette içlerinden elenenler olacaktır. İsimlerini saydığım arkadaşların büyük bölümü kitaplık çapta ürün yayımladılar, büyük çoğunluğu sözünü ettiğim süreci atlatmış bulunuyorlar.
Dergiye bağlı olarak Yedi İklim Yayınları’nız da var. Daha çok dergide yazanların kitapları mı yayınlanıyor bu dizide.
İyi bir yayıncılık yapmadığımızı, yapamadığımızı belirteyim. Ürünü yayımlanan arkadaşlarımızın eserlerini yayımlasaydık bugün onlarca kitap olacaktı. Bu Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanıyor. Dergicilik yaparken kendimizden ödün veriyoruz. İnşaallah önümüzdeki günlerde, istenilen düzeyde bir yayıncılık yaparız diye umuyoruz. Çalışmalarımız sürüyor.
Mehmet Nuri YARDIM
Yazar
Tarih, insanlığın ve milletlerin hafızasıdır. Bu sebeple, bilhassa milletlerin hayatında tarih bilgi ve şuuru çok önemli bir yer tutar. Tarih şuuru ya da tarih bilinci, tarihimizi en doğru şekilde bil...
Yazar: Resul KESENCELİ
Mustafa Aczî Efendi, Marmara’nın inci şehirlerden biri olan Balıkesir’in birçok mânevî önderinden biridir. Dîvân sahibi bir mürşid-i kâmil olan Mustafa Aczî Efendi, bu eserinde insanın anlam arayışına...
Yazar: Fatih ÇINAR
Her gün fânî dünyadan, bâki âleme taşınan insanlar var. Bu seyrü sefer elbette daimidir. Dünyanın kurulmasıyla Hazret-i Âdem (a.s.) ile başlamış, kıyâmete kadar da devam edecektir. Yeryüzündeki muvakk...
Yazar: Mehmet Nuri YARDIM
Cevapsız sorudur, erişilmez sır,Hayâl mi, gerçek mi nedir bu âlem?Neden buradayım, niçin bu asır?Sönüyor burada fikir meşâlem.Nice mahlûk var ki gözsüz görüyor,Nicesi ayaksız uçup yürüyor,Toprakla var...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN