Vahyin Rehberliğinde ve Peygamber (s.a.v.)’in Önderliğinde Erişilen Makam: İhsân
Tasavvufun temeli olarak kabul edilen ihsân, “bir şeyi güzel yapmak, güzelleştirmek” anlamına gelir. Hadiste, “Yüce Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibâdet ve kulluk etmek” olarak tanımlanmıştır. Cibrîl hadisi olarak bilinen bu hadiste hem Cebrâil hem de Peygamberimiz mürşid ve muallimdir. Buna göre vahyin rehberliğinde, Peygamber (s.a.v.)’in önderliğinde ve örnekliğinde erişilen bir makamdır ihsân makamı. Evet, biz O’nu göremesek de O bizleri görüyor. İşte bu bilinçle Yüce Allah’a ibâdet ve kulluk etmenin adıdır ihsân. Bu makamda olanlar, bütün kulluk vazifelerini bu bilinçle yaparlar.
Namazı, O’nun huzurunda O’nu görüyormuş gibi kılmak... Zekâtı, O’nu görüyormuş gibi vermek... Orucu, O’nu görüyormuş gibi tutmak... Haccı, O’nu ziyâret ediyormuş gibi edâ etmek... Kur’ân’ı, O’nunla konuşuyormuş gibi okumak... Ticareti ve seyahati, O’nun denetiminde olduğunun bilincinde yapabilmek… Hayatı, O’nun huzurunda, O’nu görüyormuşçasına yaşamak…
Bu makama erebilmek için, O’nu çokça hatırlamak, anmak gerekir. O’nu hiç unutmamak gerekir. Dilinden O’nun isimlerini, gönülden O’nun zikrini düşürmemek gerekir. O’nu tanıdıkça bu makama yaklaşılır. O’nun nimetlerinin kadr ü kıymetini bildikçe, bütün olanlarda O’nun erişilmez kudretini ve sonsuz hikmetini gördükçe bu makamın adamı olunur. O’nun yarattığı her varlıkta O’nun erişilmez gücünü hatırladıkça ihsân makamına çıkılır. Bundan dolayı O’nun seçkin kulları her varlıkta, her olayda, her yerde ve her zamanda O’nu hatırlarlar, O’nu görürler.
O, bizi her yerde görüyor, her zaman görüyor, her şartta görüyor. Yaşadığımız zamanın, üzerinde bulunduğumuz mekânın sahibi hep O’dur. Bizim, O’na ait olmayan bir yer ve zamanda, O’nun lütf u keremi olmadan yaşamamız mümkün değildir. O’nun bize emânet ettiği her zaman, O’nun emânet olarak bize sunduğu her mekânda O’nunla olmak, O’nun ölçüleri doğrultusunda hareket etmektir gerçek kullara düşen. O’nun arzında, O’nun zamanında, O’nun ölçülerine aykırı davranmak; O’nun nimetlerini O’na isyanda kullanmak iman sahibi bir kimseye yakışmaz. Buna göre, O’na bağlı olmadan yaşamak isteyen bir kimse, O’nun arzından başka bir arzda, O’nun nimetlerinden istifade etmeden yaşamaya baksınlar ki bu imkânsızdır.
İşte ihsân makamı, her zaman ve her mekânda O’nunla olmak, O’nun huzurunda olmak demektir. Cibrîl hadisinde iman ve İslâm’ın şartlarının sayılmasından sonra ihsân kavramının işlenmesi son derece anlamlıdır. Demek ki iman ve İslâm’ın kemâle ermesi ihsân makamını yaşamakla mümkündür. İhsân olmazsa iman ve İslâm eksik kalacaktır; iman ve İslâm olmadan da ihsân makamına yükselmek mümkün olmayacaktır. Bunun için mü’min ve Müslüman olanların ihsân makamına erebilmek için gayret etmeleri gerekir. Her amelde ihsân makamını yaşamak önemlidir. İhsân makamına ermek için her şeyi mükemmel ve en güzel şekilde yapmak gerekir. Bunun için de mü’minliği ve Müslümanlığı güzelleştirmek lâzımdır. Yerinde sayan bir mü’minlik değildir İslâm’ın istediği. Müslüman, Müslümanlık kalitesini artırmak için gayret eden kimsedir.
İhsân, yalnız ibâdetle ilgili meselelerde mü’minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Peygamberimiz, “Allah, her şeyde ihsân ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı, ‘Öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın.”[1] buyurur. Nasıl olsa keseceğiniz hayvan ölecek diyerek, ona eziyet vererek öldürmeyin, en kısa zamanda ve en güzel şekilde işinizi bitirin, buyurur.
Gerçek mü’min hep iyilik ve güzelliklerin adamıdır. O, her yerde ve her şartta iyilik ve güzellikler yapar. Kur’ân, iman ağacını yeşerten mü’minin imanını, her yerde, her şartta meyveye duran ağaca benzetir. “Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabb’inin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor.”[2]
Peygamberimiz de mü’minin en olumsuz şartlarda bile iyilik ve güzellikler adamı olduğunu şöyle ifade buyurur: “İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız şâyet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız.’ diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukâbele etmeye, şâyet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermeye alıştırın.”[3]
Hayat düstûrumuzun onlarca âyetinde ihsân kavramı üzerinde durulur. Kur’ân, önce şu temel ve genel esasını belirler: “İyilik-güzellikte bulunursanız kendinize iyilik-güzellik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir.”[4] “Allah şüphesiz kendisinden sakınan müttakîler ve iyilik-güzellik yapanlarla beraberdir.”[5]
Bunun ardından Kur’ân, ihsân makamında bir mü’minlik ve Müslümanlık ister ve ihsânı hayatın her alanına yaygınlaştırmamızı emreder:
“Hayır, öyle değil; iyilik-güzellik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri Rabbi’nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”[6]
“İyilik-güzellik yaparak kendisini Allah’a teslim edip, hakka yönelen İbrâhim’in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?”[7]
“İyilik-güzellik yaparak kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allah’a aittir.”[8]
“Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilikte/ihsânda bulunun. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.”[9]
İhsân Makamına Ulaşmak İçin
Şu bir âyet, konuyu özetler: “Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlar… Doğrusu Biz, iyi iş yapan ihsân sahiplerinin ecrini zâyi etmeyiz, işte onlara, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.”[10] Âyette iman ve onun gereği sâlih amel yapanların iyi-güzel işler yapan ihsân sahipleri olduğu özellikle vurgulanmıştır. Onun için İslâm büyüklerinin biyografilerinin yazıldığı hâl tercümesi kitaplarda çoğu zaman tekrarlanan şu cümle anlamlıdır: “Müslüman oldu, ardından İslâm’ını güzelleştirdi/ihsân makamına yükseldi.” Yani Müslüman olmakla kalmadı, Müslüman olmanın gereklerini en güzel şekilde yerine getirdi. O kişinin bu durumu, hayatının bütün alanlarına yansıdı. Hakîkî Müslüman da öyle olmalıdır. İnandıktan sonra imanın gereğini en güzel şekilde yerine getirmeli ve bu güzellikleri hayatına yansıtmalı ve insanlara örnek olmalıdır.
İhsân, iyilik ve güzellik demektir. Kişinin hem kendisine hem başkalarına iyilik yapması, bunu da en güzel şekilde yapmasıdır. Buna göre ihsân, yalın iyilikten ibaret değildir. İyiliklerin en güzel şekilde yapılmasıdır. Geciktirilmeden yapılması, özenle, gönülden ve gönül alarak yapılması, nârin ve güzel bir şekilde yapılmasıdır. Bu yüzden olacak ki âyette, “Allah şüphesiz adâleti, iyilik yapmayı (ihsânı), yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenâlığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir.”[11] buyrulmuştur. Demek ki ihsân, adâletten de ötedir. Adâlet, kişiye hak ettiğinin eksiksiz verilmesi, ihsân ise fazlasının en güzel şekilde verilmesidir. Adâlet, kişinin vermesi gerekeni vermesi, alması gerekeni almasıdır. İhsân ise vermesi gerekeni fazlasıyla vermesi, alması gerekeni de eksik olarak almasıdır.[12]
İçki ve kumarın kesin olarak haram kılındığını açıklayan âyetlerden hemen sonra Yüce Rabb’imiz şöyle buyurur:
“İman edip sâlih amel işleyenler, Allah’tan korktukları, imanlarında sebât ettikleri, sâlih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah’tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah’tan korktukları ve iyilikte bulundukları (ihsân) müddetçe, daha önceleri tatmış olduklarından dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları (muhsin) sever.”[13]
Âyetin tefsirinde Elmalılı şunları söyler:
“Görülüyor ki, bu âyette iman ve güzel amel iki defa ve takvâ üç mertebe olarak zikredilmiş ve neticede ihsân mertebesine gelmiştir. Takvânın üç defa zikri, geçmiş, şimdi, gelecek, üç zamana işarettir. Yani her zaman ve her hâlükârda takvâlı olmaya işarettir.
İkinci olarak üç hâle işarettir ki, birincisi insanın kendisiyle yine kendi nefsi ve vicdanı arasında takvâ ve iman, ikincisi kendisiyle insanlar arasında takvâ ve iman, üçüncüsü kendisiyle Allah arasında takvâ ve imandır...
Âyet, takvânın ve sakınılacak şeylerin derecelerine de işaret etmektedir… Şöyle ki azaptan sakınma, harama düşmemek için şüpheli şeylerden, hatta nefsi eğitmek için bazen mubah olan şeylerden dahi sakınmak… Sözgelimi oruçlunun yeme içme gibi şeylerden sakınarak takvâya ermesi gibi…
İşte bütün bu aşamalardan sonra insan, ihsân makamına erişecek ve Rabb’inin dünya ve âhiret ikramlarına mazhar olacaktır.”[14] Demek ki ihsân makamına erişebilmek için sağlam ve her şartta devam eden bir iman alt yapısına sahip olmak şarttır. Ardından bunun imanın gereği sâlih amellerle desteklenmesi gerekir. İman ve sâlih amel, kişiyi takvâlı olmaya götürecek, nihâyet onu ihsân makamına çıkaracaktır. Yani iman amele, ikisi takvâya, her üçü de ihsân makamına taşıyacaktır. İman olmazsa sâlih amel olmayacak, ikisi olmazsa takvâdan bahsedilmeyecek, bu üçünden biri eksik olursa ihsân makamı söz konusu olmayacaktır.
Yaratılışın gayesi de ihsân makamına çıkanların ortaya çıkarılması değil midir: “Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”[15] “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”[16] Aslında Yüce Allah, ezelî ilmiyle kimin iyilikler yaparak iyilerden olacağını, kimin de kötülüklere dalıp kötü olacağını bilmektedir. Ama O, hem kullarına bunu bizzat göstermek için hem de hayatı ve ölümü anlamlandırmak için böyle yapmıştır. O, insanı yoktan var ederek imtihan dünyasına gönderdi; özündeki iyiliklerin ortaya çıkmasını ve o iyiliklerin etrafa yansımasını istedi. Bunun için iyilikleri işlemeyi insanın fıtratına yerleştirdi; iyilik ve kötülükleri ayırt etme gücü olarak akıl verdi. Kâinat Kitabını, iyiliklere çağıran âyetlerle donattı. Yanı sıra insana, iyilik ve güzelliklere çağıran davetçiler gönderdi. Amaç iyilerin ortaya çıkması ve iyiliklerin hayata egemen olmasıydı. Benzer şekilde iyi ile kötü ayrılsın, iyiler mükâfatlarını alsın, kötüler de cezâlarını çeksin diye ölümü ve ölüm sonrası hayatı yarattı.
O hâlde bu kutlu yarışta insan, iyiliği doğru bir şekilde tanımalı, iyi olmalı, iyilerle beraber olmalı, sürekli iyiliklerini artırmaya gayret etmeli, bütün bunları yalnızca Yüce Rabb’inin rızâsını kazanmak için ve en güzel şekilde yerine getirmelidir. “O hâlde yarışanlar, bunun için yarışsınlar.”[17] “Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.”[18]
[1] Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvud, Edâhî, 11; Tirmizî, Diyat, 14; Nesai, Dahâyâ, 22, 26; İbn Mâce, Zebâih, 3.
[2] İbrâhim 14/24-25.
[3] Tirmizî, Birr, 63.
[4] 17/İsrâ, 7.
[5] 16/Nahl, 128.
[6] 2/Bakara, 112.
[7] 4/Nisâ, 125.
[8] 31/Lokmân, 22.
[9] 4/Nisâ, 36.
[10] 18/Kehf, 30.
[11] 16/Nahl, 90.
[12] Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât.
[13] 5/Mâide, 93.
[14] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, III, 1807.
[15] 67/Mülk, 2.
[16] 18/Kehf, 7.
[17] 83/Mutaffifîn, 26.
[18] 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48.
Ali AKPINAR
Yazar
İnsan hayatın ne çabuk geçip gittiğini gerçekten anlayamıyor. Çocukken büyüklerimizden, ömürlerinin tükenişini fark edemediklerini dinlerdik; “Bir şey anlamadım, sanki her şey bir anda oldu bitti, ken...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
HAPİSHÂNELERDE ESERLER YAZAN BİR ÂLİM: Âlimlerin Güneşi İmam SerahsîOnun unvanı, Şemsüleimme yani Âlimlerin Güneşi’dir. Bugün Türkmenistan-İran sınırında bir kasaba olan Serahs’ta doğmuştur. Vefât tar...
Yazar: Ali AKPINAR
Sen de iste etme hasetVeren vermiş kula gardaşRızkı Hüda verir elbetOlma nefse köle gardaşKurdu kuşu besleyen varBin bir çeşit süsleyen varBizi daim gözleyen varCümle âlem bile gardaşSahip ol dizgine ...
Şair: Ramazan PAMUK
İslâm, Peygamberimiz’in yirmi üç yıllık nübüvvet mücâdelesinin sonunda bütün insanlığa hitâben okuduğu Vedâ Hutbesi’nde söylediği, “Ey insanlar, sözümü iyi belleyin. Burada bulunanlar, burada bulun(a)...
Yazar: Ali AKPINAR