Teveccühümüz Önce ve Herşeyimizle Rabb’imizedir
Teveccüh, “bir yöne doğru yönelme, ilgi gösterme, sevgi duyma, hoşlanma ve iltifat etme” anlamlarına gelir. Genellikle insanların birbirine gösterdiği yakınlık, güler yüz ve değer verme anlamında kullanılır. Sözgelimi bize yakınlık gösterene, “Bana gösterdiğiniz ilgi ve teveccüh için teşekkür ederim.” diye karşılık verilir.
Aynı kökten vecih kelimesi yüz anlamındadır. Kelime, Kur’ân’da hem Yüce Allah’ın yönü, rızâsı anlamında kullanılmış; hem de insanın yüzü anlamında kullanılmıştır:
“Doğu da Batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.”[1]
Vechullah ifadesi Yüce Rabb’in zâtı ve rızâsı anlamında kullanılmıştır: “Ancak, yüce ve cömert olan Rabb’inin varlığı bâkîdir.”[2] “O’ndan başka her şey yok olacaktır.”[3] “Onlar, Rablerinin rızâsını dileyerek sabrederler, namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizlice ve açıkça sarf ederler; iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldırırlar.”[4] “Yakınlığı olana, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını dileyenler için bu daha hayırlıdır. İşte onlar saâdete erenlerdir.”[5]
Kıbleye yönelimi emreden âyetlerde de yine yüzünü çevir ifadesine yer verilir: “Artık yüzünü Mescidi Haram semtine çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin.”[6] Benzer şekilde ihlas ve samimiyetle dine girme emri verilirken yüzünü çevir ifadesi yine tekrarlanır: “Yüzünü, doğruya yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma…[7] “Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri Rabbi’nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”[8] “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim edip, Hakk'a yönelen İbrahim’in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?”[9]
Yön, cihet, taraf anlamlarına gelen kıble, inanan insanın yönünü, âidiyetini belirleyen şiardır. Aslında kıbleye yönelme, Rabb’imize yönelmenin sembolüdür. Nitekim âyette, “Kâbe’ye ibâdet etsinler.” değil, “Kâbe’nin Rabb’ine kulluk/ibâdet etsinler.”[10] buyrulmuştur. Bu husus, hadiste de şöyle ifade edilmiştir: “Sizden biri kıbleye yöneldiği zaman Allah’a yönelmiş olur.”[11] Kâbe’ye yöneliş onun bizzat kendisine ibâdet değil, Yüce Yaratıcı’ya ibâdette disiplin ve düzeni sağlamak içindir. Kıble, bilinci ümmet ve ona âidiyet bilincini de beraberinde getirir. Onun için yorumları farklılık arz etse bile, temel esaslardan sapmamış bütün İslâm mezhepleri ehl-i kıble olarak isimlendirilmiş ve İslâm ümmeti halkasının içerisinde kabul edilmiştir. Zîrâ ümmetin fertlerini bir arada tutan âzamî müşterekleri vardır ve bunlar pek çoktur. Bir Allah inancı, aynı peygambere aynı kitaba inanma bunların başında gelir. Kıble birliği de bunlardan biridir. Dünyanın neresinde olursa olsun bütün Müslümanlar aynı kıbleye yönelerek aynı hedefe kilitlendiklerini haykırırlar. Bu yöneliş günde en az beş kere tekrarlanarak pekiştirilir.
Kıble yalnızca namaz vesilesiyle hatırlanan bir hedef değildir. Hac ve umre ibâdetlerinde de tavafın merkezi Kâbe’dir. Kâbe’yi tavaf gibi, Kâbe’ye yönelip ona nazar etmek de ibâdet sayılmıştır. Hatta bazı âlimler bunu, “Aksine delil bulunmadıkça her tâatte kıbleye dönülür.” şeklinde bir kural olarak ifade etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve sahâbenin uygulamaları ile tavsiyelerinden hareketle ezan, kâmet, duâ, abdest, teyemmüm, Kur’ân okuma, zemzem suyu içme, uyuma, hayvan kesme sırasında kıbleye yönelme ve ayrıca ölmek üzere olan kimseyi kıbleye doğru çevirmek ve ölüyü kıbleye yönelik olarak gömmek müstehab kabul edilmiştir.[12] Tabii ki, bütün bu yönelişler de kıble bir sembol olmakta ve ona yönelmekle Yüce Yaratıcı hatırlanıp O’na ve O’nunla bağlantılı olmaya, O’nun buyrukları doğrultusunda hareket etmeye bir yönelme vardır.
Müslümanlar mîmârî hayata dair planlarını yaparken, şehirlerini cami merkezli kurarken hep kıbleyi merkeze alırlar. Açık ve kapalı alanlarda tuvalet ihtiyacı görülürken bile kıbleye yönelmemek kıbleye saygının bir gereğidir. Fıkıhta istikbâl-i kıble/kıbleye yönelme, bulunduğu yerde kıbleyi tesbit etme, Mekke’de ve Kâbe’ye yakın yerde namaz kılan ile uzak yerlerde namaz kılacak olanların kıbleye yöneliş konuları ile ilgili pek çok hüküm yer almıştır.
Yüz, insanın kimliğini belirleyen en önemli yönüdür, onun kimliğidir. İnsanların içerisinde bir insan yüzüyle bilinir, diğerlerinden ayırt edilir. Yüz, göz-kulak-dil-akıl gibi insanın en önemli organlarının bulunduğu kısmıdır. Onun için kulun Yüce Allah’a en yakın olduğu an kabul edilen secde, insanın yüzünü yere koyması/yere kapanması ile gerçekleşir. Secde hâli, insanın aslı olan toprağa dönüşünün ve Yüce Rabb’i karşısındaki tevâzuunun bir göstergesidir. Zîrâ secde hâlinde insan yere kapanır, dış dünya ile ilgisi kesilir. Secdede kişi, “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ/Ulu Rabb’im Sen ne yücesin.” diyerek Rabb’inin ululuğunu ikrar eder.
Hz. İbrahim, putlardan uzaklaşıp onlardan yüz çevirip Yüce Rabb’ine yöneldiğinde şöyle diyordu: “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim.”[13] Aslında Yüce Allah’a yöneliş, O’na ait oluşumuzun, O’nun emriyle var olup sonunda O’na dönüşümüzün bir ifadesidir. Zîrâ biz, her şeyimizle Allah’a âidiz ve O’na döneceğiz. Onun için Allah’a teveccühümüz bütün her şeyimizle olmalıdır. Yüzümüzün O’na, O’nun belirlediği kıbleye yönelişi gibi, her şeyimizle O’na yönelip O’nun buyruklarına kulak verip O’nun ölçüleri doğrultusunda bir hayatın adamı olmalıyız.
Mü’min Kardeşlerimize Yönelişimiz Samîmî Olmalıdır
Tasavvufta teveccüh, mürşidin/hocanın, bütün mânevî gücünü ve enerjisini müridin/öğrencinin kalbi üzerine yöneltmesi, onu rûhî anlamda eğitmeye ve yükseltmeye çalışması anlamına gelir. Aynı zamanda müridin kalbini dünyevî isteklerden arındırıp yalnızca Hakk’a/Allah’a yöneltmesini ifade eder.
Aslında bu yöneliş, sosyal ilişkiler içerisinde yaşayan her insanı ilgilendiren bir husustur. Şöyle ki, bir arada yaşayan her insan içtenlikle birbirine yönelmeli, birbiriyle ilgilenmeli, birbirinin derdiyle dertlenmeli, dertlerine devâ olmaya gayret etmelidir. Bu, karı kocanın birbirine yönelişi, ana babanın evlâdına yönelişi, hocanın talebelerine yönelişi, âmirin/yöneticinin maiyetindekilere yönelişi, ustanın kalfasına çırağına yönelişi vb. herkesi ilgilendiren bir konudur. Burada önemli olan bu yönelişin hem fizikî olarak gerçekleşmesi, hem de mânevî olarak içinin doldurulmasıdır. Bunun için yöneldiği, ilgilendiği, dinlediği kişiye yüzünü çevirmeli, ona yönelmeli, ondan yüz çevirmemelidir. Çünkü bu, o kişiye değer verdiğinin göstergesidir. Bu yüzden karşılıklı selâmlaştığımız, konuşup sohbet ettiğimiz kişinin yüzüne dönülür ve bakılır. Bu yüzden Peygamberimiz, bir yöne döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi.
Nitekim Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyet şöyledir: “Peygamberimiz orta boylu idi; o, uzuna daha yakındı. Çok beyazdı. Sakal kılları siyahtı. Ön dişleri güzeldi. Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu. İki omuz arası genişti. Yanakları ne şişkin ne de çöküktü. Ayağını (bütünü ile) yere basardı, ayağında boşluk olmazdı (parmakları veya ökçeleri üzerine basmazdı, ayaklarını düz basardı). Bütün vücudu ile öne döner ve bütün vücudu ile geri dönerdi. Ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibisini görmedim.”[14]
Ardından yönelip dinlediğimiz yahut kendisine söz söylediğimiz kişiye fiziken döndüğümüz gibi, kalbimiz ve aklımızla da ona yönelmeliyiz. Onu doğru bir biçimde tanımalı, onun ihtiyaç ve dertlerini bilmeli, seviyesine inmeli, öncelikli yapılması gerekenleri tesbit etmeli, ona göre gerekeni yapmalıyız. İşte o zaman tam anlamıyla teveccüh edilmiş olur. Yoksa yalnızca fizikî yöneliş yeterli değildir. İnsan rûh ve bedenden müteşekkil, hem mânevî hem rûhî yönü olan bir varlıktır. Her iki yönünün de gözetilmesi, bedenî ihtiyaçları gibi rûhî ihtiyaçlarının da karşılanması gerekir. İşte teveccüh her iki yönü de içine alan bir yöneliş biçimidir.
Demek ki, hem Rabb’imize teveccühümüz, hem O’nun kullarına teveccühümüz çok yönlü olmalı, maddî ve mânevî yönelişleri kapsamalı ki teveccühümüzün karşılığı ilâhî teveccüh olsun, kardeşlerimizin bize yönelişine vesile olsun. Burada Rabb’imizin bize teveccühüne mazhar olabilmek için şu kudsî hadisi bir kere daha hatırlamada fayda vardır: “Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemâat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”[15]
[1] 2/Bakara, 115.
[2] 55/Rahmân, 27.
[3] 28/Kasas, 88.
[4] 13/Ra’d, 22.
[5] 30/Rûm, 38, 39.
[6] 2/Bakara, 144, 149, 150.
[7] 10/Yûnus, 105; 30/Rûm, 30, 43
[8] 2/Bakara, 112.
[9] 4/Nisâ, 125.
[10] 106/Kureyş, 3.
[11] Müsned, III, 24; Ebû Dâvûd, Salât 22.
[12] Bkz. Ahmet Özel, Kıble, DİA, XXV, 368.
[13] 6/En’âm, 79.
[14] Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, V,69-80. (Hadîs no: 6470-6493)
[15] Buhârî, Tevhîd 50.
Ali AKPINAR
Yazar
- Kıymetli hocam kısaca özgeçmişinizden bahsedebilir misiniz?- Ben, 1955 yılında Konya’nın Ilgın ilçesinde doğdum. İlkokulu Ilgın’da okudum. İmam-Hatip Lisesini Konya’da okudum.İlkokul birinci sınıfın...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Hamd Olsun Allah’aKur’ân’ın bir âyetinde, “Andolsun ki, Biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'ân’ı verdik.”[1] buyurularak yedi âyetlik Fâtiha Sûresi, Kur’ân’dan ayrı olarak zikredilmiştir. Bu, ...
Yazar: Ali AKPINAR
HAPİSHÂNELERDE ESERLER YAZAN BİR ÂLİM: Âlimlerin Güneşi İmam SerahsîOnun unvanı, Şemsüleimme yani Âlimlerin Güneşi’dir. Bugün Türkmenistan-İran sınırında bir kasaba olan Serahs’ta doğmuştur. Vefât tar...
Yazar: Ali AKPINAR
Babası kerâmetleri ve menkıbeleri ile anılan Hz. Ali soyundan Şeyh İbrâhim, annesi Mûsa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Küçük yaşlarda anne ve babasını kaybeden Ahmed-i Yesevî, sahâbeden olduğu söylenen ...
Yazar: Ali AKPINAR