Kültür ve Edebiyatımızda İstanbul Kasırları
Arapça “ksr/kasr” kökünden gelen “kasır” kelimesinin TDK’deki karşılığına baktığımızda “köşk” kelimesiyle eş anlamlı tutulduğunu görürüz. Bu kelimenin Aramice-Süryanice “korunaklı konut, köşk, kale” anlamına gelen “kastra” veya “kasra” kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Latince “castrum” (çoğul “castra”) kelimesinden gelmektedir ve “istihkâm edilmiş yer”, “bir hükümdarın veya yerel yöneticinin ikametgâhı” mânâsında kullanılmıştır. Köşk kelimesi Orta Çağ’dan itibaren “saray” veya “kasr” yanında eş anlamlı kullanılmıştır. Merhum İlhan Ayverdi’nin hazırladığı Kubbealtı Lügati’nde de kelimeye “köşk, küçük saray, kâşâne” anlamları verilmektedir. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde “kasır” maddesini kaleme alan Yaşar Çoruhlu, bu kelimeyle ilgili olarak şu açıklamaya yer vermiştir: “Kasırlar bazı durumlarda yerleşme alanı dışında, zaman zaman da şehrin içinde hükümdar ve beylerin yaşadığı yapılar olarak algılanmaktadır. Bu sebeple Avrupa’da görülen şatolar, Orta Asya’da hükümdar ve beylerin avlulu-surlu meskenleri veya bazı kaleler, Türkiye’de özellikle hisar olarak anılan yapılar kasır kavramı içerisinde mütâlaa edilebilir. Bununla birlikte Selçuklu ve bilhassa Osmanlı devrinde saraya bağlı olan veya şehrin yakınında bulunan hükümdar/padişah ve yöneticilerin kullandığı yapılar da köşk, kasır, kasr-ı hümâyun olarak adlandırılmıştır. Edirne, Bursa başta olmak üzere Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde münferit olarak inşâ edilmiş köşk ve kasırlar da mevcuttu.”
Kasır deyince, Osmanlı’ya 470 sene (1453-1923) başkentlik yapmış olan İstanbul akla gelmektedir. Zîrâ İstanbul bir tarihî köşkler, saraylar ve kasırlar şehridir. Bu güzide şehirde günümüze ulaşan ve ziyarete açık olan 8-10 tane kasır mevcuttur. Bu sayı çok daha fazla olsa da bugüne ulaşan büyük çaplı kasırlar ne yazık ki bu kadardır. Bunun yanında küçük ölçekli köşkler ve yapılar da mevcuttur. Bugün Millî Saraylar Başkanlığı'na bağlı olarak aşağıdaki kasırları öncelikli olarak sayabiliriz: Aynalıkavak Kasrı (Beyoğlu’nda), Ihlamur Kasrı (Şişli’de), Küçüksu Kasrı (Üsküdar’da, Göksu’da), Maslak Kasırları (Sarıyer’de), Beykoz (Mecidiye) Kasrı (Beykoz’da), Hidiv Kasrı (Beykoz, Çubuklu’da), Âdile Sultan Kasrı (Üsküdar, Kandilli’de), Yıldız Şale Kasrı (Beşiktaş’ta), Sepetçiler Kasrı (Sarayburnu’nda) ve Malta Köşkü (Beşiktaş’ta). Bu tarihî binalar bugün meraklılarınca ilgiyle ziyaret edilmektedir.
Küçüksu Kasrı, 1856 Yılında Sultan Abdülmecid Tarafından Yaptırılmıştır.
“Göksu ile Küçüksu dereleri arasında kalan çayırlık alan, Osmanlı döneminde padişahların Boğaziçi’ndeki hasbahçelerinden, en gözde mesire yerlerinden biriydi. 17. yüzyılda seyyah Evliyâ Çelebi, “Bir âb-ı hayât nehirdir.” diye bahsettiği Göksu’yu, üzerinde kayıklarla dolaşılan; etrafı gül bahçeleri, küçük köşkler ve hazineye ait değirmenlerle çevrili sakin bir yer olarak anlatmıştır. Sultan IV. Murad, Kandilli’ye kadar sık selvi ağaçlarıyla kaplı Küçüksu ve çevresini düzenlettirerek buraya “Gümüş Selvi” adını vermiştir.
“Hasbahçe içindeki ilk yapılaşma Sultan I. Mahmud döneminde başlamıştır. Göksu’da sık sık avlanan ve atış talimleri yapan Sultan için Sadrazam Divitdâr Mehmed Emin Paşa, 1751-1752 yıllarında ahşap bir köşk yaptırmıştır. Deniz kıyısındaki bu iki katlı yapı, Sultan III. Selim döneminde geniş çaplı bir onarımdan geçmiş ve Sultan’ın isteği üzerine çok sevdiği annesi Mihrişah Valide Sultan adına 1806’da bir de çeşme eklenmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde de kullanılmaya devam eden eski köşk, Sultan Abdülmecid tarafından yıktırılmış ve yerine 1856-1857 yıllarında yeni Küçüksu Kasrı yaptırılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde, kasrın cephe süslemeleri elden geçirilerek zenginleştirilmiştir. Küçüksu Kasrı, 1983’te müze-saray olarak ziyarete açılmıştır.
Bodrum katıyla birlikte üç katlı olan Küçüksu Kasrı, 15x27 metrelik bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kâgir olarak yapılmıştır. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış; diğer katlar ise bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plân tipini yansıtan yapı, genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılan bir “biniş kasrı” niteliğindedir. Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda ve merdivenlerinde Batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, farklı renk ve biçimde değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla zengin bir sanat müzesi görünümündedir.”
Lamartine’e Göre Padişah Abdülmecid’in En Çok Sevdiği Yer: Ihlamur Kasrı
“Beşiktaş, Yıldız ve Nişantaşı yamaçları arasında kalan Ihlamur Vadisi, tarihî kaynaklardan anlaşıldığına göre 18. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar içinden Fulya deresinin aktığı, ıhlamur ve çınar ağaçlarının gölgelediği, yeşillikler içinde bir mesire idi.
Bugün kasırların yer aldığı vadinin ilk bölümü, Sultan III. Ahmed döneminde tersane eminlerinden Hacı Hüseyin Ağa’ya ait bağ iken, devlet hazinesine katılarak padişaha ait bir hasbahçeye dönüştürülmüştür. Yıldız’a doğru yükselen ikinci bölümünde, Sultan III. Selim ile Sultan II. Mahmud’un kemankeşlerle birlikte atış yarışmaları yaptıkları, günümüze ulaşan bazı nişan taşlarından anlaşılmaktadır. Bu nişan taşlarının üzerlerinde, sultanların su dolu testilere yaptıkları atışların mesafeleri, dereceleri ve tarihleri yazılıdır. Sultan Abdülaziz döneminde, hasbahçede zaman zaman çeşitli eğlenceler ve pehlivan güreşleri düzenlenmiştir. Sonraki yıllarda padişah ve ailesinin gezileri için uğrak yeri olmaya devam eden Ihlamur Kasırları, Cumhuriyet’in ilânından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1951’de İstanbul Belediyesi’nin kullanımına verilmiş ve “Tanzimat Müzesi” olarak düzenlenmiştir.
1966’da Millî Saraylara devredilen yapılar, özgün eşyaları ve tamamlanan bahçe düzenlemesiyle birlikte 1985’te müze-saray olarak ziyarete açılmıştır. Ihlamur Kasırları bünyesindeki Merasim Köşkü, Sultan Abdülmecid’in resmî kullanımına ve törenlere; Mâiyet Köşkü ise Sultan’ın mâiyeti ve haremine ayrılmıştır. Birer biniş kasrı, yani Sultan’ın günübirlik dinlenme mekânı olan kasırlar, aynı zamanda diplomatik misafirlerin ağırlandığı yer olarak da önem taşımıştır. Merasim Köşkü, giriş salonu ile salonun iki yanındaki birer odası, ön cephesindeki dönemin beğenisine uygun barok çizgiler taşıyan merdiveni, ilginç ve hareketli kabartmalarıyla çarpıcı bir mimarlığa sahiptir.”
Dolmabahçe ile Beylerbeyi Saraylarından Önce Yaptırılan Beykoz Mecidiye Kasrı
“Osmanlı devrinden kalan ve Dolmabahçe ile Beylerbeyi saraylarından önce yaptırılan Beykoz Mecidiye Kasrı, İstanbul’un eski yapılarındandır. Boğaz’ın Asya kıyısında, Beykoz’da, Hünkâr İskelesi mevkiinde bulunan Beykoz Mecidiye Kasrı, Boğaziçi’nin ilk kâgir ve yeni üslûpta inşâ edilmiş yapısıdır.
Beykoz Mecidiye Kasrı, Sultan Abdülmecid için Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından 1845 yılında yaptırılmaya başlanmış ve Paşa’nın ölümü üzerine, 1854’te oğlu Said Paşa tarafından tamamlatılarak Padişah’a hediye edilmiştir.
Kasır, Osmanlı geleneğinde var olan “serdab köşkleri”nin 19. yüzyıl uygulamalarına güzel bir örnektir. Cephe kaplamasında İtalya’dan ithal edilen taşlar ile yerli beyaz mermer kullanılmıştır. İki katlı, yarı kâgir ve simetrik bir düzeni olan Beykoz Mecidiye Kasrı’nın ön cephesi neoklasik bir tarza sahiptir. Kasrın Sultan II. Abdülhamid döneminde çekilmiş fotoğraflarında varaklı mobilya takımları, Hereke kumaşlarından döşeme ve perdeleri, Baccarat vazoları ve büyük kristal şamdanlarıyla zengin bir şekilde döşenmiş olduğu görülmektedir. Ayrıca kasrın içi çok değerli renkli somakilerle tezyin edilmiştir.
Bir saltanat yapısı olarak Sultan Abdülaziz’den itibaren Osmanlı padişahlarının zaman zaman bizzat kullandığı ve misafirlerini ağırladığı bir işlev görmekle birlikte kentin dışında ve temiz havalı bir yer olduğu için kamu hizmetine tahsis edilmiştir. Önce Dârü’l-eytâm/yetimler yurdu hâline getirilmiştir. 1920’li yıllarda trahomlu (göz hastalığı) hastalar için kullanılan yapı, 1953’te prevantoryum olarak kullanılmıştır.1963’te prevantoryum kapatılmış ve kasır, Beykoz Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne dönüştürülmüştür. Beykoz Mecidiye Kasr-ı Hümâyûnu, nihayet 23 Aralık 1997 tarihinde Millî Saraylara bağlanmış ve muhafaza altına alınmıştır. 2010-2016 yılları arasında sürdürülen restorasyon çalışmalarının ardından 11 Nisan 2017 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır.”
Tersane Sarayı’ndan Günümüze Ulaşabilen Tek Yapı: Aynalıkavak Kasrı
“Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki dördüncü büyük sarayı olan Tersane Sarayı, diğer adı ile Aynalıkavak Sahil Sarayı’ndan günümüze ulaşabilen tek yapı, Aynalıkavak Kasrı’dır.
Okmeydanı yamaçlarından Haliç kıyılarına doğru uzanan alan, tarihî kaynaklara göre Bizans döneminde imparatorlara ait bir gezinti ve dinlenme yeridir. Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Osmanlı sultanlarının da ilgisini çeken bu büyük koruluk, bölgede kurulan Osmanlı tersanesinden dolayı, bahçeleriyle birlikte “Tersane Hasbahçesi” adıyla anılmıştır.
Hasbahçe’de bilinen ilk yapı, Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın Sultan I. Ahmed için 1613 yılı sonlarında yaptırdığı kasırdır. Daha sonraki dönemlerde yeni köşkler, kasırlar ve bunlara ait ilave yapılarla, Tersane Sarayı son şekline kavuşmuştur. Sarayın setler hâlinde yükselen geniş bahçesinde, Haliç’e bakan yeni kasırlardan biri de Sultan III. Ahmed’in şehzadeleri için düzenlenen sünnet düğününe sahne olan Aynalıkavak Kasrı’dır.
Zaman içinde tersanenin büyüyüp genişlemesiyle, saraya ait yapılar birer birer yok olmuştur. 1802-1803 yıllarında tamamen yıkılan saraydan geriye sadece Aynalıkavak Kasrı kalmıştır. “Hasoda Kasrı”, “Hasbahçe Kasrı”, “Daire-i Hümâyûn” gibi adlarla da anılan yapı, bugünkü görünümüne Sultan III. Selim döneminde kavuşmuş ve Sultan Abdülmecid döneminde tekrar elden geçirilmiştir. “Lâle Devri” olarak anılan dönemin yaşantısını hatırlatan ve yaklaşık üç yüz yıldır Haliç kıyılarını süsleyen Aynalıkavak Kasrı, 1975 yılında Millî Saraylar yönetimine geçmiş ve 1984’te müze-saray olarak ziyarete açılmıştır.”
Sultan Abdülaziz Tarafından 1860’lı Yıllarda Yaptırılmış Olan Maslak Kasırları
“Sultan Abdülaziz tarafından 1860’lı yıllarda yaptırılmış olan Maslak Kasırları, 1868 yılında Padişah tarafından yeğeni Şehzade Abdülhamid Efendi’ye tahsis edilmiştir. Adını, o dönemde şehre su temin etmek üzere bölgede bulunan ve “Maslak” denilen su dağıtım haznelerinden alan kasırlar, 34. Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid’e ve ailesine hem şehzadelik hem saltanat yıllarında ev sahipliği yapmıştır.
1876 yılında tahta davet edileceği bu yerde, at yetiştiriciliği ve hayvan besiciliği yapan, ziraî çalışmalar yürüten Şehzade Abdülhamid Efendi, kasırda geçen yıllar boyunca çevre arazileri de satın alarak burayı geniş bir çiftlik hâline getirmiş, kendisinin padişahlığı döneminde bu çiftlik, Maslak Çiftlikât-ı Hümâyûnu olarak anılmıştır. Maslak Çiftliği’nde geçirdiği zaman içinde ailesi ve çocuklarıyla mütevâzı bir hayat süren şehzadenin burada halkla iç içe yaşadığı, çocuklarına müzik dersleri verdiği, şiirler yazıp besteler yaptığı ve çoğu zaman kendisine ait marangoz atölyesinde çalıştığı, anılardan günümüze ulaşan bilgiler arasındadır. Cumhuriyet döneminde, 1937-1982 yılları arasında askerî prevantoryum olarak kullanılmış olan kasırlar, 1984 yılında geçirdiği restorasyonun ardından Millî Saraylar Başkanlığı bünyesinde halka açık bir müze-ev olarak hizmet vermektedir.”
Bugün bir metropol olan kadim İstanbul şehri, kasırlarıyla da misafirlerine mimarilerin en güzelini göstermekte, başka şehirlerden farkını bu güzel yapılarla da ortaya koymaktadır.
Dipnotlar:
1) TDV İslâm Ansiklopedisi, “Kasır” Maddesi, Yaşar Çoruhlu
2) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/6/Kucuksu-Kasri
3) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/7/Ihlamur-Kasri
4) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/8/Beykoz-Mecidiye-Kasri
5) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/9/Aynalikavak-Kasri
6) https://www.millisaraylar.gov.tr/Lokasyon/10/Maslak-Kasri
M.Nihat MALKOÇ
Yazar
Selimiye Camii'nden Üç Şerefeli Camii'ye Ülkemizin Serhat Şehirlerindendir Edirne Selimiye Camii'nden Üç Şerefeli Cami'ye, Gazi Mihal ...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
İstanbul deyince maneviyat merkezleri olan camiler ve külliyeler akla gelir. Zira İstanbul, bir camiler ve külliyeler şehridir. Bu cami ve külliyeler şehre apayrı bir ruh katar. Sultan Ahmet Camii, Sü...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Ateşle Barutun Bir Arada Yaşamaya Mecbur Kılındığı Coğrafya: KafkasyaKafkasya, Taman Yarımadası'ndan başlayıp Apşeron Burnu'na kadar uzanan Kafkas Dağları'nın kuzey ve güneyindeki bölgedir. Karadeniz-...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Babadan oğula yağız atlarla,Eyerden eyere aşmak ne güzel,Teheccüd vaktinde per kanatlarla,Seherden sehere taşmak ne güzel!Şimşek gibi çakıp su gibi akıp,Şu nazlı bayrağı burçlara takıp,Nimetleri bir t...
Şair: Halil GÖKKAYA