Tasavvuf Ehlinin Uzlet Hayatı
Uzlet kelimesi, sözlükte; bir şeyden bedenen veya kalben uzaklaşmak, halkın arasına karışmayıp onlardan ayrı yaşamak, inzivâya çekilmek anlamlarına gelmektedir. Tasavvufî bir ıstılah olarak uzlet; inzivâya çekilmek ve insanlarla olan ilgi ve alâkayı kesmek düşüncesiyle halkın arasından uzaklaşmak bağlamında kullanılmaktadır.
Her ne kadar uzlet, inzivâ ve soyutlanmak anlamında görülse de sûfîler genelde uzleti; “bedenin halk ile kalbin Hak ile birlikte olmak” anlamında dikkate almışlardır.[1] Kalb uzletinin gerçekleşmesi için insanlardan ayrılıp bir köşeye çekilmenin şart olmadığına dikkat çekilmiştir. Önemli olan mâsivâ ile meşguliyetten kurtulmak, dünyevî, nefsânî ve fânî duygulara kapılmamaktır. Bu tür uzlet anlayışı; “(Gerçek) muhâcir, Allah'ın yasakladıklarından uzak durandır.”[2] hadis-i şerifinde işaret edilen “hicret” anlayışı ile ilişkilendirilmiştir.
Uzlet kelimesini oluşturan harflerden “ayn” harfi ile “ilim”, “z” harfi ile “zühd”, “lâm” harfi ile “Allah için var olma”, “t” harfi ile “takva” duygusuna riâyete işaret edilmektedir. Bu şartlar yerine gelmezse, uzlet çabası, zillete dönüşmüş olur. Zühde işaret eden “z” harfi kaldırıldığında uzlet, artık illet, yani hastalık olur. Denetimsiz ve kuralına göre yapılmayan uzlet ve halvet eylemi, büyük zararlara yol açabilir. Denetimsiz yapılan uzletin bu zararlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Uzlet uygulaması tasavvufta nefsin ıslahını sağlayan terbiye metotlarından biridir. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde; “...(İnsanların en hayırlı geçim yolu tutanlarından) bir diğeri de, bir tepenin başında veya bir vadinin içinde, koyuncuklarının arasında namazını kılan, zekâtını veren ve kendisine ölüm gelinceye kadar Rabb’ine ibâdet eden kimsedir. İnsanlardan ancak bu şekilde yaşayan kimseler hayırdadır."[4] buyurarak uzlet tavsiyesinde bulunmuştur. Abdülkerim b. Hevâzin el-Kuşeyrî (ö. 465/1073), uzletin; Hakk’a vasıl olanların bir işareti olduğunu ve her müridin ilk başlarda hemcinslerinden uzlet hâlinde olması gerektiğini söyler. Ona göre uzlet, kişinin halkın şerrinden kendisini kurtarmak gayesiyle değil, kendi şerrinden halkı kurtarmak gayesiyle yapılmalıdır. Aksi takdirde kişi, kendisini beğenip halkı küçümsemiş olur ki bu durumda uzlet yapacağım derken kibre düşmüş olur.[5]
Rukneddin Alâüddevle es-Simnânî (ö. 736/1336) Risâle-i Şatranciyye adlı eserinde, satranç taşlarından veziri şâhın en yakın adamı olarak tanıtır. Veziri şaha yakın kılan en önemli hasletinin ise uzlet olduğunu söyler. Vezir, her zaman tenha köşeleri tercih ettiğini ve uzlet sayesinde izzet bulduğunu dile getirir. Buradan hareketle, Hakk’ın yakınlığını elde etmek isteyen kimseye kîl u kâlden uzaklaşıp kendisine bir köşe edinmesini tavsiye eder. Dünyada ve âhirette kişiye izzet kazandıran en temel olgunun uzlet olduğuna dikkat çeker. Simnânî, tasavvufî hayata yeni yöneldiği zamanlarda gönlüne gelen ilk arzunun uzlet olduğunu ve kendisine kalsa bütün ömrünü uzlet içerisinde geçirebileceğini ifade etmektedir. Fakat hem anne babasının sözünü dinlemek adına hem de şeyhi Nureddin Abdurrahman İsferâyînî’nin (o. 717/1317) böyle bir davranışa izin vermemesi sebebiyle bu arzusundan kaçındığını belirtmektedir.[6]
Seyru sülûk eğitiminin başındaki mübtedîler için uzlet mânevî hayatın selâmete ermesini sağlarken, seyru sülük eğitiminin sonundaki müntehîler için yakîn düzeyinin artmasına yol açmaktadır. Hz. İbrahim’in; “Sizi, Allah’tan başka taptıklarınızla bırakıp çekiliyorum.”[7] ifadesinden hareketle uzlet, Allah’ın sevdiği kişiler dinlerine sadık kalıp insanlara karşı müstağni bir tutum sergilemişlerdir. Buna göre uzlet, vuslat ehlinin sıfatlarındandır. Uzlet yapacak kişinin uzlet âdâbına riâyet etmesi gerekmektedir. Uzlet âdâbına göre uzlete çekilecek kişi;
Uzletin hakkını vermek kişinin ebedî saadete ermesine yol açar. İnsanlar arasında görünür olmaya çalışmak gösteriş yapma illetine yol açar. Gösteriş hastalığı kişiye nifak tohumları eker ve münafıklık yapmasını sağlar. Münafıklık yapmak ise cehennemin en aşağı derecesine düşmeye yol açar. Bu nedenle dervişin nefsini terbiye edinceye kadar uzlete çekilmesi esastır. Şöhrete ermek ve insanlar arasında tanınır olmaya çalışmak bir afet ve belâdır. Halk arasında tanınır olamaya çalışmak nakıslık alâmetidir. Kişi nam ve şöhretten kaçındıkça kemâle ermiş olur. Ad ve şan peşinde koşanların zâhiri mâmur gözükebilir belki ama bâtını haraptır. Hak ve hakîkat taliplisinin ise bâtını rahmet, zâhiri meşakkat içindedir. Bu tehlike sebebiyle Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), şeyhi Serî es-Sakatî (ö. 251/865) ile beraber oldukları süreçte uzleti tercih ettiklerini söylemiştir. Sözlerinin devamında Cüneyd-i Bağdâdî, dinini selâmete ve bedenini rahata erdirmek isteyen kişinin insanlardan uzak durmaları gerektiğini belirtmiştir. Abdülvehhâb-ı Şa‘rânî’ye (ö. 964/1556) göre insanlardan çokça uzak durup ihtiyaç olmadıkça aralarına karışmamak, sûfîlerin ahlâkındandır. Sûfîler halktan biriyle kaynaşmadıkları her günü kendileri için bir bayram kabul etmişlerdir.
Rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) “Uzletten nasibinizi alınız.” buyurmuştur. Tâbiînden ünlü muhaddis ve fakih İbn Sîrîn (ö. 110/729) ise uzletin bir ibâdet olduğunu söylemiştir. Uzletini, türlü ibâdetler ve Allah’a yakınlığa vesîle olan amellerle süslemeyen kişinin uzleti boşa gider. Bu gerçekten hareketle Mâlik b. Dînâr (ö. 131/748); “Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile oturmayan kişinin uzleti boşa gitmiştir.” hatırlatmasında bulunur. Kendisine onlarla oturmanın nasıl olması gerektiği sorulunca, uzlet yapan kişinin Kur’ân’ı tefekkürle okuduğu, Rasûlullah’ın ve sahabe-i kirâmın söz ve fiillerine ibret nazarıyla baktığı takdirde Allah, Rasûlullah ve sahabe-i kirâm ile konuşmuş olacağını söylemiştir. Uzlet halktan kaçış değil, nefsin terbiyesi için yoğun bir dinî yaşam tarzına bürünmektir.
Eşrefoğlu Rûmî, bir nasîhatnâmesinde baştan sona uzlet ehlinin vasıflarını anlatmıştır. Ona göre uzlet ehli; hiç mihnete uğramaz, doğru cennete gider. Uzlet ehlinin ibâdeti riyâsızdır, onun himmeti Hakk’adır. Uzlet ehli Çalab’ın sevdiği ve hediye verdiği kuldur. Uzlet ehli Allah ile buluşur, bilişir. Uzlet edenler seven ve sevilendir. Uzletten kaçmamak gerekir. İleride halk ağlarken; uzlet ehli gülecektir. Uzlet edip oturan insan olur; başıboş gezen hayvan olur. Kim halkla alâkayı keserse Hakk’a ulaşır. Kalabalıktan çıkıp halvet eden halvette Hakk’ı bulur. Her kim dostu dilerse halvet etmelidir. Halvet, bütün dertlere devadır. Onun dışındakiler ise nefs ü hevâdır.[9]
Abdürrahîm-i Tirsî (ö.926/1520), kendisinden Hakk’ı soranlara halvete girmeyi tavsiye eder. Halveti inkâr edenin derdine derman bulamayacağını belirtir. Ona göre, Allahu Teâlâ’yı gözetenler halkta uzaklaşmalı ve halvette diz çökmelidirler:
Bu ‘âlem halkından kaçar iki cihândan el çeker
Halvetlerde dizin çöker seni gözedür gözleri.
Hasan Kâimî (ö. 1103/1691), halvet kavramını, halvetten sonra toplum içine dönmeyi ifade eden celvet kavramıyla birlikte kullanır ve şöyle seslenir:
Gönül uyan idüb halvet
Kılasın zikrile celvet
Bulasın dôstile vuslat
Bu ‘aşkile bu şevk ile.
Şeyh Şerif Ahmed Efendi’ye (ö. 1216/1801) göre bu âlemde bir zevk var ise o da uzlettedir. Riyâsız neşe ve gönül huzuru ise tarîkat ehlinde olur. Şöyle ki:
Var ise zevk-i cihân ‘âlem-i ‘uzletde olur
Bî-riyâ şevk- safâ ehl-i tarîkatde olur.
Ahmed Kuddusî’ye (ö. 1265/1849) göre, gönülde marifet nuru tefekkürle hâsıl olur. Ârif, uzlet hâlinde o nur ile Cebbâr’ı bilir. Ehl-i tarîke yol, uzlet ederek açılır. Uzletin şartı nefsini alçak, başkalarını hoş bilmektir. Uzlet sünnettir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Hira Dağında uzlet anında nâzil olmuştur:
Çün Hirâ tağında uzlet itdi şâh-ı enbiyâ
Anda Kur’ân nâzil oldı Hak anı kıldı Rasûl.
Osman Şems Efendi (ö.1288/1872), Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunarak kendisini mâsivâ düşüncesinden uzak eyleyip düşüncelerine hayra tebdil etmesini ve bu fânî dünyada kendisine bir uzlet köşesi nasip etmesini şöyle dilemektedir:
Hem beni kayd-ı sivâdan hayr ile vâreste kıl
Eyle fânî dehrde zâviye-i ‘uzlet-nişîn.[10]
Tüm bu tespitler ışığında özetleyecek olursa tasavvufta uzlet; inzivâya çekilmek, hiç kimsenin bulunmadığı bir hâlde ve yerde Cenâb-ı Hak ile mânen konuşmak, rûhen sohbet etmek, mâsivadan ilgiyi kesip tamamen Hakk’a yönelmektir. Şeyhin müridini dış dünya ile alâkasını kestiği bir yere muayyen bir süre için koymasıdır. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelmeden önce Hira’da uzlete çekilmiş, Hz. Musa (a.s.) da Tûr Dağında Allahu Teâlâ ile kırk gün görüşmüştür. İmam-ı Kuşeyrî, halveti safvet ehlinin; uzleti vuslat ehlinin emaresi olarak görmektedir. Kuşeyrî’ye göre uzletin tesiri vatandan ayrılmada değil, kötü vasıfları değiştirmede aranmalıdır.[11] İnsanın halvet hâline geçebilmesi için bir zihniyet dönüşümü yaparak, yaratılmış her şeye Hakk’ın tecellî mahalli olarak bakabilmesi gerekir.
[1] Kuşeyrî, er-Risậletü’l-Kuşeyriyye, s. 102.
[2] Buhârî, “İman”, 3; Müslim, “İmân”, 40.
[3] Mustafa Merter, Psikolojinin Üçüncü Boyutu Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili, s. 245.
[4] Müslim, İmâre 125; İbn Mâce, Fiten 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/443.
[5] Kuşeyrî, er-Risâle, 102.
[6] Kübra Zümrüt Orhan, Alâüddevle Simnânî ve Tasavvufî Görüşleri, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı, İstanbul 2016, s. 271.
[7] 19/Meryem, 48.
[8] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 102.
[9] Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-nüfûs, trc.Yaman Arıkan, Saadet Yayınevi, İstanbul, ty., s. 359.
[10] Karabıyık, Kâdirî Gelenek, s. 379.
[11] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 102.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
İstanbul deyince maneviyat merkezleri olan camiler ve külliyeler akla gelir. Zira İstanbul, bir camiler ve külliyeler şehridir. Bu cami ve külliyeler şehre apayrı bir ruh katar. Sultan Ahmet Camii, Sü...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
İnsanlar bir düşünceyi değerlendirirken onun hayata yansımasına daha fazla önem verirler. Söylem, eylem aşamasına geçtiğinde hayatta nasıl şekilleniyor diye merak ederler. Yaşamdaki pratiğine bakarak ...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Yûnus Emre’nin üzerinde durduğu en temel konu birlik ve beraberlik rûhudur. Birlikten güç doğacağını, acıların giderilmesi ve tatlılıkların paylaşılması husûsunda ortak hareket edilmesi, yüreklerin or...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
İstanbullu sanat tarihçisi ve rehber Sedat Bornovalı’nın kaleme aldığı "Tarihin En Uzun Şiiri: Ayasofya", okuyucuyu sadece bir binanın koridorlarında değil, dünya tarihinin en kritik kırılma noktaları...
Yazar: Yusuf HALICI