Tarihinin Yazıldığı Yer: Yıldız Sarayı
Kütüphâneciliğimizin modern anlamdaki kurucusu olarak kabul edilen Sultan II. Abdülhamid’in kitaba olan ilgisi ve merakı fevkalâdeydi. Yıldız Sarayı’ndaki kütüphânesinde, yabancı dillerde Türkiye hakkında yazılmış ve özel olarak tercümesi yapılıp telif hakkı ödenmiş yaklaşık 6 bin eser, coğrafya ve seyahatname koleksiyonu ve Avrupa’da çıkan bütün önemli gazeteler bulunuyordu. Abdülhamid Han seyahatnâme ve roman okumaya çok meraklıydı. Özellikle Victor Hugo’ya ve Conan Doyle’un Sherlock Holmes’ine büyük hayranlığı vardı. Saraydaki tercümanlara özel olarak çevirttiği romanlar Yıldız Kütüphânesi’ni dolduracak kesretteydi.
Büyük Hünkâr, vaktinin çoğunu Yıldız Sarayı’nda geçirirdi. Resim salonu, fotoğraf atölyesi, mûsikî salonu ile bilhassa marangoz atölyesi en çok bulunduğu yerlerdi. Avrupa’dan getirttiği yeni sistem birçok âletin bulunduğu geniş bir marangoz atölyesi mevcuttu. Birçok sedefli ve oymalı eşya yapmıştı. 1897’deki Osmanlı-Yunan Harbi’nde yaralanan gazilere birer tane kendi eliyle imal ettiği baston hediye etmişti.
Yıldız’da devlet işlerinden arta kalan zamanlarda, yalnız kalmayı tercih eder ve çeşitli hobiler, sanat ve zanaat işleriyle meşgul olurdu. Sarayda pek çok konuyla ilgili zengin koleksiyonlar oluşturmuştu. Bunlar arasında en değerli olanı, kuş ve silah koleksiyonuydu. Güzel tablolarla dolu bir resim koleksiyonu da vardı. Manzara ve çiçek resimlerinden hoşlanır, portre çizmeyi severdi. Öte yandan tiyatro ve konserleri sever; Yıldız’daki husûsi tiyatrosunda cuma, çarşamba ve pazar akşamları bir temsil veya konser verdirirdi.
Ayşe Osmanoğlu’nun “Sarayın harem dairesi, Ramazan’da âdeta cami hâline girer, herkes ibâdetle vakit geçirirdi.” diye ifade ettiği Ramazan ayında Sultan Abdülhamid’in dindarlığı zirveye ulaşırdı. Ramazan aylarında fakir fukaraya ikram edilen iftariyelikler haricinde bakanlar ve tanınmış gazetecileri Yıldız Sarayı’na iftara davet ederdi. Bir defasında sofrada ağız tadıyla yenecek bir salatanın nasıl yapılacağı hakkında söz açılmıştı. Birisinin, “Salâtanın yağını cömert birine, sirkesini bir hasise (pintiye) koydurmalı, bir deliye de karıştırtmalıdır.” şeklindeki lâtifeyle karışık tarifi, misafirlerin çok hoşuna gitmişti. Orada bulunan yazar Ebüzziya Tevfik, söze karışıp şöyle demişti: “O hâlde, zeytinyağını Şevketmeab Efendimize, sirkesini de Sadrazam Paşa Hazretleri’ne koydurmalı. Çırağan Sarayı’na da gönderip karıştırtmalıdır!” O vakitlerde, devrik padişah V. Murad, Çırağan Sarayı’nda hapis bulunuyordu. Ayrıca Padişah, her bayramın birinci günü Yıldız Sarayı’nda bayramlaşma merasimi gerçekleştirirdi.
Yıldız’da İttihatçı Darbe
Yıldız Sarayı’nın tanıklık ettiği tarihî hadiselerden biri de ne yazık ki Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesidir: 1908 Temmuz’unda tırmanışa geçen İttihatçı muhalefetinin bütün Balkanları sarması üzerine Sultan Abdülhamid, 24 Temmuz’da meşrûtiyeti tekrar yürürlüğe koymuştu. Zaten padişah, Meşrutiyet’e taraftardı ve 32 yıldır gerçekleştirdiği yenilikler ve hizmetlerle alt yapısını hazırlamaya çalışmıştı. Sultan Abdülaziz’e düzenlenen darbeye bakarak 1908 Darbesi daha kolay ve kansız şekilde gerçekleşmişti. Abdülhamid Han’ın sağduyulu ve şiddetten kaçınan tutumunun bundaki rolü büyüktü. Böylece İttihatçılar devleti ele geçirmede önemli bir adım atmışlardı. Fakat onlar için meşrûtiyetin tek başına bir anlamı yoktu; Abdülhamid’in de devrilmesi gerekiyordu. Bu yolla, 1908 Darbesi’nin son perdesi sahnelenmiş olacaktı.
İttihatçılar, 31 Mart’ta Abdülhamid’in parmağı olduğunu, ülkeyi geriye, şer’î yönetime götürmeye çalıştığını iddia ederek, şeyhülislâmlığa zorla fetva hazırlatmışlar ve meclise onaylatmışlardır. Abdülhamid’in hal’ fetvası Mebûsan Meclisi’ne sunulduğu esnada, Talat Paşa ayağa kalkmayanlara sertçe baktıkça birçok mebus korkudan doğrulmak zorunda kalmıştı.
Nihayetinde, eski yaverlerden Laz Arif Hikmet Paşa, Ermeni Katolik cemaatinden Avram Efendi, Arnavut Esat Toptanî Paşa ve Yahudi Emanuel Karasu’dan oluşan dört kişilik heyet, 14 Nisan’da Yıldız Sarayı’na gitmiş ve padişaha saltanatının sona erdiğini tebliğ etmişti. Abdülhamid Han, kararı soğukkanlılıkla ve kadere teslimiyetle karşılamıştı. 27 Nisan’da Selanik’e sürgün edilen padişah, 3 yıl 6 ay 3 gün Alatini Köşkü’nde gözetim altında tutulmuştur. Balkan Savaşı’nda Selanik’in elimizden çıkması üzerine tekrar İstanbul’a getirilmiş ve vefat ettiği 10 Şubat 1918’e kadar Beylerbeyi Sarayı’nda kalmıştır.
İttihatçıların Yıldız Yağması
İttihatçılar, Abdülhamid Han’ı tahttan indirdikten sonra Yıldız Sarayı’nı yağmalamış ve 550 bin altın liralık hazineyi ve mücevheratı gasp etmişlerdi. Ayrıca, sultanın, Kredi Lyon ve Alman bankalarındaki 1,5 milyon altın liralık servetine de zorla el koymuşlardı. Yıldız yağmasına itiraz eden filozof-şair Rıza Tevfik Bey’e, Talat Paşa pişkince şu cevabı vermişti: “Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki’nin paraya ihtiyacı var! İhtiyacımızı da ancak Yıldız Sarayı’nın hazinesi temin eder!”
İttihatçıların bu han-ı yağması hakkında, Sultan Abdülha¬mid’¬in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun yaptığı değerlendirmeler oldukça düşündürücüdür: “Saltanatı, İttihatçıların ileri gelenleri sürüyordu. İttihat ve Terakki’ye mensup yüksek şahıslar memleketin mukadderatını ellerine almışlar, bir kısmı kendi keselerini doldurduğu gibi, bir kısmı da dolduranlara bile bile göz yumuyorlar, devletimizi âdeta imha ediyorlardı. Bu adamların haremleri kürkler, pırlantalar içinde yüzüyor, sırf eğlenmek ve sefahat yapmak için seyahatlere gidiyor, Yıldız Sarayı ile diğer saraylardan yağma olunan serveti, Üçüncü Ordu adına cebren aldıkları babamın şahsî servetini, Paris’te sattırdıkları hanedana ait mücevheratı bu sefahat seyahatlerinde kullanıyorlardı.”
Yıldız’da Yaşanan Hicranlı Günler
Birinci Dünya Savaşı sonunda Mondros’un imzalanmasının ardından, gizli antlaşmalarla Osmanlı’yı paylaşan İtilaf Devletleri çok sabırsızlanmaya başlamıştı. Her devlet Osmanlı’nın bu kötü durumundan faydalanmak ve bir an önce payına düşen yerleri ele geçirmek istiyordu. Bunun hâsıl ettiği hırs ve telâşla daha ateşkesin mürekkebi kurumadan, İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını işgale giriştiler: 3 Kasım’da Musul’u, İngilizler; 6 Kasım’da Çanakkale Boğazı’nı İngiliz ve Fransızlar; 8-9 Kasım’da Antakya ve çevresini İngilizler; 10 Kasım’da da Çanakkale’yi İngilizler istila etmişti.
Nihayet adım adım İstanbul’a doğru ilerliyorlardı. Ne yazık ki, ilk işgal ettikleri yerlerden birisi de Osmanlı’nın payitahtı İstanbul oldu. İstanbul, Osmanlı’nın başşehri olalı böyle bir kara gün ve kâbusa daha tanıklık etmemişti. Takvimler, 13 Kasım 1918’de âdeta donmuştu. O günleri Yıldız Sarayı’nda derin bir acı ve üzüntüyle idrak eden, Vahdeddin Han’ın eşlerinden Nazikeda Kadınefendi’nin nedimesi Prenses Leyla Açba, tasvir ve müşâhedelerini, Padişah’ın yaşadığı hicranı hatıralarına şöyle kaydetmişti:
“Takvimler Kasım ayının on üçünü gösteriyordu. Hava soğuk ve yağışlıydı. Öğlen vaktine doğru İngiliz harp gemileri İstanbul’a girmişlerdi… Dört yüz yıldan fazla bu aziz şehir yabancı hâkimiyeti görmemişti. Şimdi bu hürriyet hitam buluyor, düşman topraklarımızı zapt ediyordu. Cihannüma Kasrı’nın pencerelerinden işgali dürbünle takip ediyorduk. Gözlerimizden sürekli yaşlar boşanıyor, içimiz kan ağlıyordu. Allah’ım nasıl bedbaht bir gündü anlatamam. Dersaadet şanımız ve şerefimizdi. Şimdi düşman kirli çizmeleriyle aziz topraklarımızı kirletiyordu. Milletimizin ocağı sönüyordu.
İngilizler karaya çıktıkları vakit ecnebi halk sevinç gözyaşları arasında, fevkalâde bir karşılama merasimiyle düşmanı İstanbul’da “hoş geldin” ediyordu. Muhtelif İtilaf Devletlerinin bayraklarıyla caddeler donatılmış, bandolar mezkûr devletin marşını çalıyordu. Bandoların çaldığı marşlar efendimizin dairesinde dahi işitilmekteydi. O sırada Zât-ı Şahâne yanında duran Anber Ağa’ya “İşitiyor musun, bu benim milletimin cenaze marşıdır!” demiş… İngilizlerin işgal kumandanı, Calthorpe adında mağrur bir adamdı. İşgal günü saraya gelip huzûr-u padişahiye çıkmıştı. İstanbul’un işgal edildiğini tebliğ ediyordu. Diğer İtilaf Devletlerinin kumandanları da vakit kaybetmeden saraya geldiler. Aynı şekilde bunlar da işgalden bahsedip galibiyetin verdiği şevkle laflarını birer kurşun gibi Zât-ı Şahâne’nin üzerine ateşliyorlardı. Düşmanlar saraydan çekilip çıktıktan sonra efendimiz bedbaht ve bitap hâlde husûsi dairesine çekilmişti. “Bir şeyler yapmalı, bu böyle devam edemez. Bugün İstanbul, yarın nereyi işgal edecekler? Memleket elden gitmeden bir şeyler yapmalı!” demişti. Ağlıyor ve bir an evvel bu esaretin hitamı için yüce Rabb’imize duâ ediyorduk.”
Yıldız Sarayı’nda oturan Sultan Vahdeddin’in, işgalin ardından aldığı ilk tedbirlerden biri, kendisini korumak için bırakılan özel birlikleri Ayasofya’ya göndererek şu emri vermek oldu: “İstanbul’un fethinin sembolü Ayasofya’ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!” İkamet ettiği Yıldız Sarayı’nın bir elektrik arızasından dolayı yanmaya başlaması üzerine ise kalbini ve vicdanını kanatan hislerini şöyle dışa vurmuştu: “Benim milletimin ocağı yanıyor. Ben onu düşünüyorum. Kendi evim yanmış ne ehemmiyeti var!”
Bağımsızlık Ateşi Yıldız’da Tutuştu
Sultan Vahdeddin, daha aylar öncesinden, kurtuluş hareketinin Anadolu’dan başlaması gerektiğine kesin olarak karar vermişti. Bu hareketi kimin başlatacağı, liderliğini kimin üstleneceği ve buna en lâyık adayın kim olacağı hususlarında yakın çevresiyle sürekli istişare ediyor ve müzakerelerde bulunuyordu. Erenköy'de yapılan bu toplantılardan birinde, “Anadolu’ya kimi gönderelim?” sorusunun münakaşa ve mütalâası yapılmıştı. “Osmanlı kurmayları, Mart 1919'un bir gecesinde, Erenköy’de yaptıkları bir toplantıda, liderliğin Nuri Paşa’ya mı, Miralay Refet Bey’e mi, yoksa Mustafa Kemal’e mi verileceğini tartışmıştı.” Vahdeddin Han’ın bu süreçte Mustafa Kemal Paşa hakkındaki kanâati olum tecelli etmiştir. Yüksek vasıf ve meziyetler taşıdığına inandığı Mustafa Kemal’e derin güven duymuştur.
Padişah Vahdeddin, İngilizleri de ikna edip güven vererek, Samsun ve civarında sözde ateşkesin tatbikini sağlayıp asayişi temin etmek şeklindeki 9. Ordu Müfettişliği kisvesi altında; gerçekte vatan “İkinci Endülüs olmasın!” düşüncesiyle Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndermiştir. Böylesi felâketli bir zamanda öncelikli gaye olan vatan ve milletin kurtuluş ve selameti için, “Namağlup Komutanım” sıfatıyla övdüğü Mustafa Kemal’in adını tercih etmekten çekinmemiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a hareket etmeden önce Sultan Vahdeddin ile 15 Mayıs 1919’da sarayda gerçekleşen son görüşmeyi kendi ifadeleriyle şöyle anlatmıştır:
“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdeddin ile diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğüm manzara şu:
Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları. Bordolarındaki topları sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş. Manzarayı görmek için oturduğunuz yerden başınızı sağa sola çevirmek kâfi geliyor. Vahdeddin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
“Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin; bunların hepsi artık şu kitaba geçmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitaba bastı ve devam etti.) Tarihe geçmiştir.”
O zaman bu kitabın tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkat ve sükûn ile dinliyordum: “Bunları unutun; asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir... Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!”
“Hakkımdaki teveccüh ve itimada arzı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.” “Muvaffak ol!” hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.”
Ateşkes döneminde Harbiye ve Bahriye Nazırlığı yapan, aynı zamanda Padişah Vahdeddin’in başyaverliğini de üstlenen Ahmed Avni Paşa aynı gün, Mustafa Kemal Paşa’nın Padişah huzurunda Damat Ferid ve yaver paşanın şahitliğinde yemin ettiğini hatıratında belirtmiştir. Mustafa Kemal’in, askeri elbiselerini giyinmiş bir hâlde ayakta bekleyen Padişah’ın elindeki Kelâm-ı Kadim (Kur’ân-ı Kerim) üzerine sağ elini koyarak askerî bir üslûp ve dinî edâ ile şu yemini yaptığını kaydetmiştir: “Heyet-i Vükelâca tanzim olunup Padişah Hazretleri’nin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişah Hazretleri’mizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülkî ve askerî memurlar üzerindeki teftiş ve tetkikat görevimi, Padişah Hazretleri’nin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”
Anadolu Zaferi ve Yıldız’da Şenlik
Sultan Vahdeddin, Millî Mücadele ile ilgili gelişmeleri Yıldız Sarayı’ndan günü gününe takip etmiş, elde edilen başarılardan büyük bir sevinç ve mutluluk duymuştur. Düzenli Ordu’nun Yunanlılara karşı 10 Ocak 1921’de kazandığı I. İnönü Zaferi’ni, “aylardır ilk defa gülecek ölçüde” sevinçle karşıladığını, Alemdâr gazetesinin ünlü yazarı Refii Cevad (Ulunay) şöyle anlatmıştır: “İnönü muzafferiyeti, hemen o gece İstanbul’da duyulmuştu. Hepimiz, uçuyorduk sevinçten... O sırada sarayın Mabeyn Serkarinliği’nden telefonla arandık. Lütfü Simavi Bey çocuklar gibi şendi. Padişahın, haberleri bütün ayrıntısı ile öğrenmek istediğini ve kendisinin aylardır ilk defa yüzünün güldüğünü söyledi. Sarayda yine ilk defa, o zafer için sofra açılmış ve halka eski devirlerde olduğu gibi tabla tabla yemek dağıtılmıştı. Zaferi izleyen Cuma selamlığında padişahın ilk kez halka tebessümler ederek iltifatta bulunduğunu ve Eyüp Camii’ne giderek dualar ettiğini anlatacaktır.”
Bu minvalde Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu, kendisinin yaveri olan İsmail Hakkı Okday’ın şu çarpıcı tespit ve müşahedeleri tarihî kıymete sahiptir: “Padişah’ın, arkadaşım Çopur Neşet Bey’le çalıştığımız odaya ikide bir uğradığına; Anadolu’da geçen Millî Mücadele’nin askerî durumlarıyla pek yakından ilgilendiğine ve bir askerî başarımızın kendisini son derece sevindirdiğine tarih huzurunda şahadet edebilirim. Sultan Vahideddin, öyle sanıldığı gibi Millî Mücadele’mizin düşman orduları tarafından yok edilmesini katiyen arzulamaz; bilâkis zaferi dört gözle beklerdi.”
Abdülhakim Arvasî’nin aktardığı şu hatırat da kayda değerdir: “Beşiktaş’ta, Sinan Paşa Camii’nde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip: ‘Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor’ dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul’un seçilmiş vaizleri, imamları çağrılmıştı. Mükellef bir yemekten sonra, Sermüsahib geldi: ‘Sultan’ın selâmı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu’da kâfirlerle çarpışan Kuva-yı Milliye’nin galip gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu’daki mücâhitlere para, mal ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor.’ dedi.”
Büyük Zafer’in gerçekleştiği haberi İstanbul’a ulaştığında ise Sultan Vahdeddin, kelimenin tam anlamıyla bayram etmiştir. 1918 yılından beridir büyük özlemle beklediği bu haber karşısında sevincini sadece içinde bırakmamış, İstanbul halkıyla paylaşma ve mutluluğunu daha da artırma yoluna gitmiştir. Evvela İstanbul’da başlayan zafer şenlikleri münasebetiyle Yıldız Sarayı ve diğer sarayların muzafferiyet şerefine donatılmasını istemiş; ardından Ayasofya Camii’nde mevlit okutmuş ve buna bizzat kendisi de katılmıştır.
Kaynakça: Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul, 1984; Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1986; Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1990; Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, 1984; Mustafa Turan, 31 Mart Faciası, İstanbul, 1966; Y. Kenan Necefzade, II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki, İstanbul, 1967; C. Rifat Atilhan, 31 Mart Faciası, İstanbul, 1972; İ. Hami Danişmend, 31 Mart Vakası, İstanbul, 1974; Leyla Açba, Bir Çerkez Prensesinin Harem Hatıraları, İstanbul, 2010; Zeki Sarıhan, Türk Kurtuluş Savaşı Günlüğü, c.1, Ankara, 1988; Kadir Mısıroğlu, Osmanoğullarının Dramı, İstanbul, 1990; Osman Öndeş, Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, İstanbul, 2012; İsmail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul, 1975; E. Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, İstanbul, 1987; Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c.1; Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, c.1; F. Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul, 1955; Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1983; Ali Satan, İngiliz Yıllık Raporlarında 1920, İstanbul, 2010; İngiliz Yıllık Raporlarında 1921, İstanbul, 2011; Hüseyin Hilmi Işık, Saadet-i Ebediye, İstanbul, 1968; İsmail Çolak, Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, 9. Baskı, İstanbul, 2017; Son Osmanlı Vahdeddin, 5. Baskı, İstanbul, 2011.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Bizi bir eyleyen al bayrak olsun Irka, cinse, renge gerek var mıdır Mevzu vatan ise birlik demindeBir olmaktan başka erek var mıdır Kalpler ısınmalı sevgi rengindeKol kola girmeli durup...
Şair: Celalettin KURT
“Tayyar” Hanım, Osmaniye’nin Raziyeler Köyü’ndendi. Asıl adı Rahmiye idi.Katıldığı savaşlardaki çeviklik ve atikliğinden dolayı ona, “uçan kadın” anlamında “Tayyar Kadın” lakabı verilmişti.Güney Cephe...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Ramazan ayı, bir bakıma gösteriş ile samîmiyet arasında sıkışan vicdanların sınav verdiği mühim bir zamandır. Her şeyi gösteriş furyasına kurban ettiğimiz bugünlerde Ramazan, ne kadar "hasbî" olduğumu...
Yazar: Erol AFŞİN
Rabb’im ne güzel karmış ezelden mayamızı,Nakşetmiş ruhumuza ebedî sevdamızı.Ekeriz gönüllere gül açan tohumları,Süsleriz boydan boya sevgiyle dünyamızı.Süzülür bayrağımız nizamı âlem için,Küfürle iş t...
Şair: Yusuf DURSUN