Kollarımı Açmış Ramazan’ı Beklerken
İnsan aç kalmayı özler mi? Bu Ramazan işte öyle acayip bir şey? Günler önceden, “Aç kalma zamanımıza ne kadar kaldı?” diyerek kalan sayıyı hesap ediyoruz. Aç kalacağız diye çoluk çocuk hepimiz mutluyuz. Büyük bir keyifle aç kalacağız. Çünkü Rabb’imiz aç kalmamızı emrediyor: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız. (Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir.”[1]
Rabb’imiz emrettiği için de çekeceğimiz açlıktan büyük bir haz alacağız. Çünkü aç kaldığımız saatler boyunca oruç ibâdetinin içinde olacağız. Sabahın ilk saatlerinden akşama kadar devam eden bir ibâdet süresince Rabb’imiz bizlere ibâdet sevabı yazacak. Zaten Peygamberimiz (s.a.v.) de bunu müjdelemiyor mu: “Allah, ‘Âdemoğlunun işlediği her hayır iş kendisi içindir, fakat oruç böyle değildir. Oruç sırf benim için yapılan bir ibâdettir. Onun mükâfatını da ben veririm.’ buyurdu. Oruçlu ağzın kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoş ve daha temizdir. Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”[2] “Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyâmet gününde yalnız oruç tutanlar girer. Ondan oruç tutanlardan başka kimse girmez. (Kıyâmet gününde) ‘Oruç tutanlar nerede?’ denilir. Oruç tutanlar kalkarlar ve o kapıdan girerler. Onlardan başka hiç kimse o kapıdan girmez. Onlar girdiği zaman kapı kapatılır.”[3]
Ramazan’ı nasıl sevinçle karşılamayalım ki, oruç vesilesiyle ahlâkımızı bir kat daha güzelleştireceğiz. Dilimize sahip olmayı öğreneceğiz. İnsanlarla geçimimiz güzelleşecek, kalp kırıcı kelimeler kullanmaktan kaçınacak ve karşımızdakilere daha tahammüllü olacağız. Orucun hatırına sinirlerimize hâkim olup bizlere sataşılsa bile oruç ibâdeti içinde olduğumuzu düşünerek karşılık vermeyeceğiz. Namazda olanın huşûsunu ve Rabb’ine yönelişini unutmaması gibi bizler de oruç ibâdetimizin içinde olduğumuzu düşünerek nefsimizi zabtedeceğiz. Zaten Peygamberimiz (s.a.v.) de bunu tavsiye etmiyor mu: “Oruç bir kalkandır. Herhangi biriniz oruçlu olduğunda kötü söz söylemesin ve kötü fiil işlemesin, bağırıp çağırmasın. Şayet birisi ona hakaret eder veya dövüşecek olursa, derhal ‘Ben oruç bir kimseyim.’ desin.”[4]
Oruç vesilesiyle açın hâlinden daha iyi anlayacağız. Mideye bir şeyler gönderememenin, mis kokulu güzel yemeklerin hayalini kurmanın, uzun bir süreden sonra lezzetli bir yemeğin başına kurulmanın hazzının nasıl bir şey olduğunu öğreneceğiz. Bunun ardından yolda yürürken rastladığımız fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine olan merhametimiz ve şefkatimiz bir kat daha artacak. Böylece karnı bizim gibi her zaman doymayanları daha fazla hatırlayacağız.
Ramazan bizlere fakirlere harcamayı öğretecek. Elimizi cebimize atmayı, ihtiyaç sahiplerine zekât ve fitre ile yardıma koşarak cimrilik hastalığımızdan kurtulmamızı sağlayacak. İnsanın yapması en zor olan işi yapacağız, birilerine karşılıksız olarak kendi paramızdan belli bir miktarı vereceğiz. Bunu yapacağız çünkü gücümüz nisbetince yardımcı olduğumuz fakir insanın, o gün en temel ihtiyaçlarını karşılamanın verdiği mutlulukla evine gitmesini ve akşam iftar sofrasında her zamankinden daha iyi yemeklerle orucunu açmasını düşüneceğiz. Ailece bizlere samîmî olarak yaptıkları duâları düşünerek mutlu olacağız. Rabb’imiz ne güzel buyurmaktadır: “İman edip yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[5] “Onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler”[6]
Ramazan’ı iple çekiyoruz. Çünkü ailece terâvih namazlarına gideceğiz. Cuma dışında bize hasret kalan camiyi her akşam şenlendireceğiz. Diğer mü’min kardeşlerimizle birlikte Allah’ın evini hınca hınç doldurup, birbirimize omuz verip, birlikte ibâdet etmenin, cemâat olmanın lezzetini bir yıl aradan sonra tekrar tadacağız. Namazların arasındaki salâvatlarla camilerin kubbesini inletecek, namaz sonrasında hep birlikte ellerimizi Yaradan’ımıza açarak âmin diyeceğiz. Namazdan çıktıktan sonra O’na yönelmenin ve mü’min kardeşlerimizle birlikte olmanın verdiği mânevî huzurla, evimizin yoluna tarifi imkânsız bir gönül coşkusuyla revân olacağız.
Ramazan’da ailemize daha fazla zaman ayıracağız. Onlarla her zamankinden daha çok bir arada olacağız. Sâir zamanlarda iş güç nedeniyle eve gelmesi geciken ve çoğu zaman kendi başına yemek yemek durumunda kalan, geç geldiği bazı günlerde çocuklarını uyanıkken bile göremeyen ve hafta sonları dışında neredeyse bir arada olamayan bizler, bütün bir Ramazan boyunca iftardan sabaha kadar bir arada olacağız. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi? İftar sofrasında birlikte Allah’a hamd edip orucumuzu açacağız. Camiye birlikte gideceğiz. Ramazan vesilesiyle aramızdaki sevgi bağı bir başka pekişecek.
Ramazan sayesinde unuttuğumuz davet geleneğimizi hatırlayacağız. Yoğun iş temposu, dünyaya dalmak ve akşam eve girdiğimizde televizyonun karşısına kurulmak sebebiyle ihmal ettiğimiz dostlarımızı Ramazan gelince hatırlayacağız. Onları evimize davet edeceğiz. Bizler davetlere gideceğiz. Çeşitli derneklerin ve vakıfların iftarlarında, uzun zamandır göremediğimiz dostlarımızla bir araya gelerek kardeşlik ve dostluk bağlarımızı güçlendireceğiz. Dostlarımızı ihmal ettiğimizi, arkadaşlarımızı unuttuğumuzu anlayacağız ve kendimize çeki düzen vermemiz gerektiğini fark edeceğiz. Bir düşününüz, Ramazan dışında ailece bir araya gelemediğiniz ne kadar da dostunuz ve yakın arkadaşınız var, değil mi? O yüzden, Ramazan’ın bizi yakın dostlarımızla bir araya getirmesi bile yeter, Allah’a şükretmek için.
Ramazan’da bir şeyi daha hatırlarız. Apartmanda komşu diye birilerinin oturduğu aklımıza gelir. Merdivenlerde karşılaştığımızda zoraki selâmlaştığımız bina sakinlerine yemek ikram ederiz, onların gönderdikleri yemekleri alırız. Bir geliş gidiş trafiği yaşarız Ramazan boyunca. “Yaptığımız tatlılardan bir tabak da komşularımıza gönderelim.” deriz. Onlar da bunu karşılıksız bırakmazlar. Bir de bakmışız ki, mübârek Ramazan ayı, görüşmeyen ailelerin kaynaşmasına ve birbirleriyle ilgilenmesine vesile olmuş. Başımıza bir felâket geldiğinde kapısını ilk çalacağımız kişinin komşumuz olduğunu düşünecek olursak, bizleri onlarla kaynaştıracak bir ay ihsan eden Rabb’imize hamd etmek için yeni bir vesile edinmiş oluruz.
Ramazan bir hayra daha vesile olur. Küs olduklarımızla barışırız. Rahmet ayının kuşatıcı sevgisi hepimizi kucaklar ve kalbimiz kırık olanlara karşı yumuşarız, onları affederiz. Böylece dargınlıkları sona erdirir ve uzun zamandır sudan bahanelerle uzak durduğumuz arkadaşlarımızla bir araya geliriz. Barıştıktan sonra da bunca zamandır boş yere bekleyip dargın durmuş olduğumuzu farkeder ve içimizden hayıflanırız. Bir çocuk gibi mü’min kardeşimizden uzak kaldığımız için kendimizden utanırız. Çünkü küslük sebebimiz gerçekten de önemsiz bir şeydir ve nefsimize uyarak böyle bir yanlışa düşmüşüzdür. Ramazan’ın merhameti bizi de merhamet damarımızdan yakalar ve konuşmadığımız mü’min kardeşlerimizle eski günlerimizden çok daha iyi bir arkadaşlık dönemi başlatırız. Ve şöyle deriz: İyi ki geldin Ramazan! Ardından aklımıza Allah Rasûlü’nün şu güzel tavsiyesi gelir: “Bir kişinin kardeşiyle üç günden fazla küs kalması helâl değildir. İki mü’min karşılaştıkları zaman birisi yüzünü şu tarafa, öbürü öte tarafa çevirir. Bu ikisinin hayırlı olanı önce selâm verendir."[7]
Ramazan’ımızı bayram namazıyla taçlandırırız. Sarılırız namazın akabinde mü’min kardeşlerimize, evimizde ailemize. Kardeşlerimizle, hayattaysalar anne babamızın evinde sabah kahvaltısında buluşuruz. Öperiz ellerinden hürmetle. Gözlerinden yaşlar dökülürken sarılırız onlara sıkıca. Sofranın başında şakalaşırız. Babamız gözünde hâlâ çocuk olduğumuz için işimizle ilgili tavsiyelerde bulunur, sert ifadelerle direktifler verir. Onun istediği gibi davranmadığımız için de hafiften azarlar. Diğer yandan annemiz yemeğimize müdâhale ederek çocukluk günlerimizde olduğu gibi, “Az yiyorsun çocuğum, şundan da al.” der. Sonra yollara düşeriz. Kayınvâlidemiz ile kayınpederimizi ziyarete gideriz. Onların da ellerini öper hâllerini hatırlarını sorarız. Bir ihtiyaçları varsa görmeye çalışırız. Diğer akrabamızın büyüklerini ve hocalarımızı ziyaret için de çaba gösteririz. Böylece bayram günlerini ziyaretlerle geçiririz. Akşamları eve girdiğimizde yorgunluktan içeri zor atarız kendimizi, ancak çok güzel bir şey yapmanın, büyüklerin duâlarını almanın, gönüllerini okşamanın ve çocuklarımıza güzel örnek olmuş olmanın verdiği huzurla kendimizi çok mutlu hissederiz.
Neresinden bakarsanız bakın her tarafı bir ders olan orucu iştiyakla beklememizden daha tabiî ne olabilir? Şuna inanabilirsiniz, bayram namazını edâ ettikten sonra mânevî çıkınımızı doldurmamıza, ailemizle kaynaşmamıza, arkadaşlarımızla bağımızı kuvvetlendirmemize ve insanlara bakışımızı değiştirmeye vesile olan Ramazan hasretle beklenmeyi fazlasıyla hak etmektedir.
[1] 2/Bakara, 183-4.
[2] Buhârî, Savm, 10; Muvatta’, Terâvîh, 2.
[3] Buhârî, Savm, 4.
[4] Buhârî, Savm, 10.
[5] 2/Bakara, 277.
[6] 31/Lokmân, 4.
[7] Buhârî, Edeb, 62.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Öğretmen bir sınıfa ilk kez derse girdiğinde, öğrenciler her açıdan onu süzmeye başlarlar. Alana ne kadar hâkim olduğuna, dersi güzel anlatıp anlatmadığına, Türkçesinin düzgün olup olmadığına, öğrenci...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
İnsanın doğumla başlayan yürüyüşü mutlak sûrette ölümle sonuçlanır. Bu sebeple hepimiz ölüme doğru yürümekteyiz. Son nefesimizi vereceğimiz yere kadar bu yürüyüşümüz durmaksızın devam eder. Hayatımız ...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Aziz Mahmud Hüdâyî (?-1628)Kudûmün rahmet-i zevk ü safâdır yâ ResûlallahZuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ ResûlallahNebî idin dahi Âdem dururken mâ’-i tîn içreİmâm-ı enbiyâ olsan revâdır yâ Resûl...
Yazar: Vedat Ali TOK
Aşk Yolcusu Bir Gönül Eri: SUN’ULLÂH-I GAYBÎ ve DÜŞÜNCE UFKUSun’ullâh-ı Gaybî, on yedinci yüzyılda şairliği ve mânevî tesiriyle dikkat çeken isimlerden biridir. Özellikle Oğlanlar Şeyhi İbrâhîm Efendi...
Yazar: Fatih ÇINAR