Bir Devri Taşıyan Mekân: Yıldız Sarayı ve Abdülhamid Han
Bazı mekânlar vardır ki taş ve topraktan ibaret değildir; zamanla yoğrulur, insanla anlam kazanır, hatıralarla nefes alır. Yıldız Sarayı, işte böyle bir mekândır. O, yalnızca Osmanlı Devleti’nin idare merkezlerinden biri değildir; bir imparatorluğun son büyük sükûnetinin, bir hükümdarın iç dünyasının ve bir çağın zihniyetinin mimariye dönüşmüş hâlidir.
Osmanlı saray geleneğinin son halkası olan Yıldız Sarayı, Sultan II. Abdülhamid Han ile birlikte gerçek kimliğine kavuşmuştur. Ondan önce bir hasbahçe, birkaç köşkten ibaret sakin bir alan olan Yıldız; Abdülhamid’in iradesiyle, korkularıyla, hassasiyetleriyle ve estetik zevkiyle yeniden inşâ edilmiş; devletin kalbi hâline gelmiştir. Bu yönüyle Yıldız Sarayı’nı anlamak, II. Abdülhamid’i anlamaktan; II. Abdülhamid’i anlamak ise Yıldız Sarayı’nı okumaktan geçer.
Otuz üç yıl boyunca neredeyse hiç terk etmediği bu saray, Sultan’ın hem sığınağı hem de çalışma masasıdır. Yıldız Sarayı’nın koridorlarında devlet meseleleri fısıldanmış; odalarında dünya siyasetinin nabzı tutulmuş, bahçelerinde ise Sultan’ın yalnızlığı ve tefekkürü dolaşmıştır. Bu sebepledir ki Yıldız Sarayı denildiğinde Abdülhamid, Abdülhamid denildiğinde Yıldız Sarayı hatıra gelir; iki isim, tek bir anlamda birleşir.
Abdülhamid Han, bir Tanzimat çocuğu olarak modernleşmenin sancılarıyla büyümüş; bir “Doğu Sorunu” padişahı olarak imparatorluğun en çetin dönemlerinden birinde tahta çıkmıştır. Çok yönlü kişiliği, aldığı derin ve geniş eğitimle şekillenmiş; sanatla, ilimle, zanaatla ve mâneviyatla beslenmiştir. Marangoz tezgâhında ince işçilikle uğraşan eller, aynı zamanda devletin kaderini tutan ellerdir. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar, haritaların üzerinde sınırları takip etmiştir. Kur’ân tilavetiyle başlayan günler, telgraf raporlarıyla tamamlanmıştır.
Onu tanıyanların hatıralarında Abdülhamid; sade, vakur, çalışkan ve derin bir iç disipline sahip bir hükümdar olarak belirir. Gösterişten uzak yaşayışı, sanata ve ilme olan düşkünlüğü, hayvanlara, çiçeklere, kitaplara duyduğu sevgi; Yıldız Sarayı’nın her köşesine sinmiştir. Saray, bu yönüyle yalnızca siyasetin değil, estetiğin, merakın ve tefekkürün de mekânıdır.
Hamidiye Camii, Yıldız Sarayı’na çok yakın konumuyla saray camii niteliği taşıyan, dikdörtgen planlı harimi, mihraba uzak konumlanan kubbesi ve mavi zemin üzerine altın yaldızlı yıldız bezemeleriyle dikkat çeker. Hamidiye Camii, yalnızca bir ibâdet mekânı değil, Osmanlı’da dinî hayatın devlet ve toplumla kurduğu güçlü bağın da sembolüdür. Halîfe sıfatını taşıyan Sultan II. Abdülhamid’in cuma namazlarını burada edâ etmesi, camiyi mânevî bir merkez hâline getirmiştir. Cuma selâmlıkları vesilesiyle devlet erkânı, ulema ve halk aynı safta buluşmuş; bu buluşma birlik ve beraberliğin görünür bir ifadesi olmuştur. Bayramlarda ve mübarek günlerde icra edilen törenlerle Hamidiye Camii, sadece Yıldız Sarayı’nın değil, ümmet bilincinin de kalbinin attığı bir mekân olarak öne çıkmıştır.
Yıldız Sarayı, bugün bize bir dönemi anlatırken; Abdülhamid’in şahsında, iktidarın yalnızlığını, sorumluluğun ağırlığını ve devlet aklının inceliklerini de hatırlatır. Taş duvarlarının ardında yalnızca bir padişah değil; çağını anlamaya çalışan, onu ayakta tutmaya gayret eden bir insan yaşamıştır.
Bu dergide Yıldız’a bakarken, yalnızca bir saraya değil; bir zihniyete, bir hassasiyete ve bir devrin kalbine bakıyoruz. Çünkü Yıldız, hâlâ konuşur. Yeter ki dinlemeyi bilelim.
Kemal DEMİR
Yazar
Güzel sanatlar içinde hemen her insanın ilgisini çeken mûsikî, dîvân şairleri için de önemli bir yere sahiptir. Özellikle dîvânlarda mûsikî terimleri, beste ve çalgılar tevriye ve tenâsüp yapmak amacı...
Yazar: Mahmut KAPLAN
İnsan beşer, bazen şaşar. Hiç birimiz masûm değiliz. Günahkârız, kusurluyuz. Ama tevbe kapısı her zaman açık olan ve affetmek şanından olan Yüce Rabb’imiz var. Yüce Allah’a bağlı kula düşen, Yaratıcı’...
Yazar: Ali AKPINAR
Ramazan ayı, bir bakıma gösteriş ile samîmiyet arasında sıkışan vicdanların sınav verdiği mühim bir zamandır. Her şeyi gösteriş furyasına kurban ettiğimiz bugünlerde Ramazan, ne kadar "hasbî" olduğumu...
Yazar: Erol AFŞİN
1. Cân görmese dîdârını hicrâna yönelmez Dil bilmese ikrârını ihsâna yönelmez2. Mey sunmasa la‘lin demi leb-teşne-i uşşâk İkrâr kılıp zü...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi