Söyleyenler Kendisin Bilmez Bilenler Söylemez
Kâinatla yüz yüze gelen insan, gördüğü hârikulâde nizam, intizam ve sanat karşısında hayretle ürpermiş, bu mükemmellik karşısında dudaklarından manzûm sevinç ve hikmet ifadeleri dökülmüştür. Aslında şiirdeki vezin ve ölçü bu kâinat nizamına uyma gayretinden başka bir şey olmasa gerektir. Veznin, olmazsa olmaz örneklerini dîvân şiirimizde görürüz. Mizaçlar farklı olduğundan her şiir, her insana hitap etmeyebilir. Dolayısıyla her insanın severek okuduğu şair de farklıdır. Gerçek şairi zevk sahipleri takdir eder; yine de zevklerin şahsîliği esastır. Bu yazıda benim şairim diyebileceğim Şeyhülislâm Yahyâ Dîvânı’nda bir gezinti yapmaya çalışacağım. Şeyhülislâm Yahyâ, ağır fetvâ hizmetinden fırsat buldukça Türkçe’nin ses bayrakları diyebileceğimiz güzel şiirlerini kaleme almıştır.
Kâinatı kudret kaleminin sırlar hazinesi olarak gören şair, Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîgâhı olan bu dünyanın geçici bir sergi yeri olduğunun bilinci içinde, halk edilen/yaratılan her varlığın üzerindeki fânî/geçici, yok olacak damgasına dikkati çekiyor, aşağıdaki beyitte şöyle diyor:
Zevâli gussasın çeksün diyü ni’met virür yohsa
Felek ehl-i dilün sanman ki mesrûr olduğın ister
(Felek, gönül ehline, yokluğunu görüp üzüntü çeksin diye, nimet verir; yoksa onların sevinmesini ister sanmayın.)
Şairin söylemek istediği çok açık: Gönül ehli için dünya nimetleri birer imtihan vesilesidir. Bu geçici nimetlere bağlanmak doğru değildir. Üzerinde yokluk damgası bulunan nimetin peşinden özlemle bakmak yakışmaz. Fânîye olan sevgi, gönül ehlinin işi olmasa gerek. Bu beyitte biraz da felekten şikâyet vardır: Felek gönül ehlinin mutluluğunu istemez; onlara nimet vermesi, nimeti kaybetmek korkusunu, tasasını yaşatmak içindir!
Sûret-i ikbâl-i dünyâ aldadur gâfilleri
İşret anlarlar anı Yahyâ hayâl-i hâbdur
(Dünya mutluluğunun, talihinin görünüşü gâfilleri aldatır; ey Yahyâ, o bir rüya iken onu yeme içme veya geçim sanırlar.)
İkbâl, sadece gâfilleri, kendinden habersiz insanları oyalar, aldatır; sonra yüzüstü bırakıp gider. Bu sebeple mevki, makam, servet ve şöhrete aldanmak sadece bir zaaf, bir kusur; çabuk uyanılan bir rüyadır. Yahyâ, ikbal basamaklarının en üst derecesine kadar yükselerek koca Osmanlı Devleti’nin şeyhülislâmı olmuştur. Böyle bir makama gelmek onu şımartmamış; ağırbaşlılığını, vakarını koruyarak saygı duyulan bir bilgin olarak görevini yerine getirmiştir. Tecrübeli bir insan olarak her makamın geçici olduğunu, böyle görevlere hırs duyanları ikaz ederek tavsiyelerini dile getirmiştir. Yüksek makamların azilleri, rüyadan uyanma etkisi yapar. Azledilenin çevresinden dalkavuklar çekilir, el etek öpenler onu görmezden gelirler. Böyle bir hâle düşmemek için rütbelere bel bağlamamak akıllı insana yaraşan yoldur.
Mâ’il olmaz dil zen-i dünyâya bir hûb anlayup
Bâde-i gafletle medhûş olmayan itmez galat
(Gönül bu dünya kadınını güzel sanıp aldanmaz, gaflet şarabıyla dehşete kapılmayan, sarhoş olmayan yanlış yapmaz.)
Eskiler, dünyayı nedense, hep ihtiyar, aldatıcı bir yaşlı kadına benzetmiş: Câzibeli, fakat yaşlı bir kadın. Onun ne kadar çok insanı baştan çıkarıp yüzüstü cehenneme gönderdiğini bilenler, aldanmaz, ona yüz vermez. Dünya bir sembol sadece; dünyadaki aldatıcı, yanıltıcı her varlık, her gayr-ı meşrû lezzet bu mânânın şümûlüne dâhildir. Asıl sarhoşluk, gafletin insanı içine yuvarladığı durumdur. İçki sarhoşluğu kısa süre sonra biter, kişi ayılır, akı karayı fark eder, fakat gaflet sarhoşluğu buna benzemez. İnsan yıllarca uyanamayabilir. Bu zaman zarfında kırar, döker, incitir, zulmeder…
Gönül, ilâhî feyizlerin mâkes bulduğu, aksettiği mânevî varlıktır. Gönlü, dirilten ilâhî feyizdir:
Bir dile Yahyâ tokunsa pertev-i feyz-i Hudâ
Zerre-i nâ-çîz iken hurşîd-i âlem-tâb olur
(Ey Yahyâ, bir gönle ilâhî feyzin ışığı dokunsa, değersiz bir zerre iken dünyayı aydınlatan güneş olur.)
İlâhî feyiz, insanı en aşağı durumdan en yüce makama çıkarabilir. Gönül, tecellî mahalli olduğundan, ona ilâhî nur tecellî edince başka bir hâlet kazanır; kömürden elmasa inkılâp eder, dönüşür. Sanırım bu beyti en iyi açıklayacak örnek, Hz. Ömer’in durumudur. İslâm’dan önce kızını diri diri gömecek karakterdeyken, feyz-i Hudâ ile İslâm’la müşerref olunca adâlet timsali olmuş; “Dicle kenarında bir kurt bir koyunu kaparsa Allah bunun hesâbını benden sorar.” diyecek kadar insanlığa örnek bir hayat yaşamıştır: “İslâm’dan önce Ömer, İslâm’dan sonra Ömer…”
Cihânda âşık-ı mehcûra sanma râhat olur
Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur
(Cihanda sevdiğinden ayrı düşmüş âşığa rahat olur sanma; bu gönül (ayrılıkta) neler çeker, söylesem şikâyet olur.)
Aşk çok geniş bir kavram, kâinatın yaratılış sebebi; fânî, geçici kaşta, gözde tutsak olacak gibi değil. Aslında bütün aşklar Cemâl-i Mutlak’a duyulan muhabbetin tereşşuhâtı, sızıntılarıdır. Âşık, çektiklerinden söz edemez; bu, şikâyet olur. Şikâyetse ona yakışmaz. Aşkın başka bir yüzü var: “Kemâl”e vesile olması, insanı olgunlaştırması:
Aşk dâmânını elden koma kim neyl-i kemâl
Heves-i bî-kesel ü himmet-i üstâd ister
(Aşkın eteğini bırakma ki kemâle ulaşmak, gevşemeyen bir istek ve üstâdın himmetini ister.)
Bu beyit, kemâle götüren gerçeğin ilâhî aşk olduğunu gösteriyor. Mecaz, olsa olsa hakîkate bir köprü, bir aracıdır. Aşkın kemâl vesilesi olabilmesinin şartı, üstâdın himmeti, feyzidir. Üstâd, mürşid-i kâmildir. Bir mürşidin rahle-i tedrîsinde eğitim gören, pişen âşık için aşk, gerçek bir olgunlaşma sebebi olur. Üstâd terbiyesinde meşk edilen aşk, mutlak sevgiliye duyulan derin sevgidir.
Aşk, ilâhî olunca gönülde O’ndan başkasına yer kalmaz. Yahyâ ne güzel söylemiş:
Gönlünde senin gayr u sivâ sûreti neyler
Lâyık mı bu kim Ka’beye büthâne desinler
(Senin gönlünde Allah’tan başkasına (mâsivâ ve gayr) ait sûretlerin, görüntülerin işi ne; Kâbe’ye puthane denmesi uygun olur mu?)
Gönül Allah’ın evidir; orada şeriklere, ortaklara, açık, gizli putlara yer yoktur. Kalb, sadece O’nu sevmek için yaratılmış olduğundan put mesâbesindeki mecazî sevgililere, mâsivâ muhabbetlerine mekân olamaz. Bununla birlikte aşkın sırrına ermek de her kişinin harcı değil. Şair, istifham yolunu seçerek sözlerinin etkisini, bir başka deyişle mısraların gerilimini arttırmış. Kâbe’ye puthane demek, ona put yakıştırmak nasıl doğru değilse, gönül evinde Allah sevgisinden başka aşka yer vermek de o denli yanlıştır. Yahyâ şu beyitte bu düşünceyi anlatıyor:
Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice hâll eylesün
Söyleyenler kendisin bilmez bilenler söylemez
(Aşk dersinin meselesini/problemini Yahyâ nasıl çözsün; söyleyenler onu (aşkı) bilmez, bilenler(se) söylemez.)
Aşk, bir cezbe hâli, karşı konulmaz bir çekim alanına girmektir. Aşkı bildiğini söyleyenler aslında ne olduğundan habersizdir. Bilenlere gelince; onlar sadece susarlar... O hâl anlatılamaz, âşıkla mâşuk arasında dili olmayan, kelimelere dökülemeyen bir sırdır. Şair, aşkın anlatılamayacağını veciz bir biçimde dile getirmiştir. Aşkın mâhiyetini ancak yaşayanlar bilir. Bunlar da aşk ile sarhoş olduklarından mâhiyetini anlatamazlar. Anlatmaya çalışanlarsa bundan habersiz olduklarından söylediklerine inanmak mümkün değil.
İlâhî aşk, kişiyi hâlden hâle uğratır, kendinden geçirir, bir mânevî sarhoşluk verir. Şartlar ne olursa olsun bu aşkın yolcuları ubûdiyet dairesinden dışarı da çıkmazlar, çıkmamalılar.
Ubûdiyyet makâmından çıkar mı âşık-ı şeydâ
Düşer sevdâ-yı aşkunla egerçi hâlden hâle
(Çılgın âşık, her ne kadar aşkınla hâlden hâle, cezbeden cezbeye düşse de ubûdiyet/kulluk makamından çıkmaz.)
Beyitte iki durum söz konusudur. Çılgın âşık hâlden hâle girer. Bu, onu ibâdetlerini yerine getirmekten alıkoymaz. Çünkü ilâhî aşk, onu ezelî sevgiliye rabt etmiş, bağlamış; dolayısıyla ibâdetin hakîkî mânâsına ve zevkine vardırmıştır. Sevgiliye bağlılığın şaşmaz ölçüsü ubûdiyetteki samîmiyet ve devamdır. Âşık, bu mânevî zevki yitirmemek için ibadete bütün varlığı ile sarılır. Âşık, sevgilinin huzurundan ayrılmak ister mi hiç?
Aşkın en zor yanı şüphesiz sevgiliden ayrılıktır. Meşhurdur, kavuşmanın senesi bir saniye; ayrılığın bir saniyesi bir yıl gibi gelir. Bu gerçek, Yahyâ’nın dilinde şu mısralarda ifadesini bulur:
Nice yıl gibi gelür bir anı derd-i firkatün
Vaslınun bin sâli ammâ gelmeye bir dem gibi
(Ayrılık derdinin bir anı seneler gibi gelir; ama kavuşmanın bin senesi bir an gibi gelmez.)
Ayrılığın insana verdiği acıyı ölüm veremez. Bu sebeple halk şairleri de ölümü ayrılıktan daha ehven görürler. Bir halk türküsünde şöyle der:
Ölümünen ayrılığı tartmışlar
Elli dirhem fazla geldi ayrılık
Başka bir türküde ise,
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı
diyerek ayrılık acısının derinliği, yakıcılığı anlatılmış. Şiir vâdisinin en muhrik, en can yakıcı teması ayrılıktır.
Mutasavvıflar ve onlardan feyz alan bütün dîvân şairleri, dış görünüşe, resme ve teşrîfâta karşı tavır almışlar. Onlara göre önemli olan gönüldür, özdür; kısacası samîmiyettir, ihlâstır. Cübbe, sarık ve taç kimseye yarar sağlamaz:
Hırka vü tâc ile zâhid kerem it sıkleti ko
Âdeme cübbe vü destâr kerâmet mi verir
(Ey zâhit, bir iyilik yap cübbeyi, sarığı bırak, (meclise) ağırlık verme; cübbe ve sarık insana kerâmet mi verir?)
Dîvân şairleri, kendilerini olgun, kâmil insan anlamına gelen rind olarak niteler, dinin mânâsını, mazmûnu anlamayıp yüzeyde kalan; şekil ve gösterişi din sanan kuru sofulara sürekli çatar, onları hor görür, her fırsatta iğneleyici sözlerle rahatsız ederler. Yukarıdaki beyit akla Nasrettin Hoca’nın, “Kerâmet kavukta ise al giy, sen oku.” fıkrasını getiriyor. Asıl olan ihlâstır, samîmiyettir; şekil, tören ve ritüeller değil. İhlâsın önündeki en önemli engel nefistir. Yahyâ, insanları bu sinsi düşmana karşı uyarıyor:
Nefs-i hod-râydan ey dil bu tegâfül nice bir
Âkil olan kişi hiç düşmene fırsat mı verir
(Ey gönül, kendi bildiğine (burnunun doğrultusuna) giden bu nefisten ne zamana kadar gâfil olacaksın; akıllı kişi hiç düşmana fırsat verir mi?)
Nefis, insanoğlunun en büyük düşmanı olduğu gibi, onun mânevî yükselişinin bir tür anahtarıdır. Kişi, nefsini tanıyıp desiselerini öğrendikçe ona karşı tedbirlerini alır, mânevî yolculuğunda mesafe alır, ilerler. Yani nefis bir nevi mânevî yükselme aracıdır. Atmacanın musallat olması, serçenin uçma, kaçıp kurtulma güdüsünün gelişmesi içindir. Atmaca korkusundan çırpınırken uçmayı, kaçıp kurtulmayı öğrenir. Tabiî temel şart, nefsin düşman olduğunu unutmamak ve her an ona karşı tetikte olmak… Şair, “Akıllı olan düşmana fırsat vermez.” diyerek önce kendini, sonra şiirlerini okuyacakları uyarıyor. Atalarımız boşuna, “Su uyur düşman uyumaz.” dememişlerdir. Bu gerçeği bilen tasavvuf büyükleri, sâlikleri sağlam ve sistemli bir nefis terbiyesi sürecinden geçirerek mânevî arınmalarına yardımcı olurlar.
Zamandan, zamanın insanlarından şikâyet, neredeyse bütün şairlerin ortak özelliğidir:
Kimden eylersin ricâ kime edersin ilticâ
Kanı bir ehl-i mürüvvet kimsede himmet mi var
(Kimden bir şey isteyebilir, kime sığınabilirsin; insâniyet sahibi kimse hani, insanda (başkasına) himmet, yardım nerede?)
Bu yakınmaya benzer sızlanışları başka şairlerde de görürüz. Her insan kendi devrinden, çağdaşı olan insanlardan yakınır. Yahyâ, devletin en önemli makamlarında bulunmuş bir insan olarak yakındığına göre gözlemleri, tecrübeleri bir hayli fazla olmalı. İstekte bulunulacak, iltica edilecek, sığınılacak kimse bulamamaktan yakınan şair, insanlık değerlerinin yitmesinden derin bir acı duymaktadır. Bencillik, insanları kör etmiş, başkalarını görüp, dertlerini dindirecek bir yardım eli bırakmamıştır. Yaşanan, tadı tuzu kaçmış, ruhsuz, zevk vermeyen bir bahardır. Zamandan şikâyet konusunda bir başka beyit:
Bülbüller öter güller açık şâd gönül yok
Hîç böyleliğin görmemişüz fasl-ı bahârın
(Bülbüller öter, güller açılmış, sevinçli bir gönül yok; bahar mevsiminin böyle olanını hiç görmemişiz.)
Önce bir bahar tasviri yapılıyor: Güller, çiçekler açmış, bülbüller şakıyor. Bir eksiklik, bir burukluk var ortada; gülümseyen, gülen insan yok. Şair, böyle bir bahardan hayrete düşüyor. Çünkü bu mevsim, insanın kanını kaynatır, rûhunu kuş gibi uçmaya sevk eder. Bu nasıl bir bahardır ki, bütün güzellikleriyle gelmesine rağmen insanlar sevinemiyor. Bu durum şairin iç dünyası ile ilgili olabilir. Bir şeylere üzülmüş, birilerinden incinmiş olabilir. Ya da Osmanlı devleti çeşitli sıkıntılarla boğuşmakta, işler kötüye gitmektedir. Bu şartlarda bahara sevinmek mümkün görünmüyor. Şair, hiç böyle bahar görmedik, dediğine göre derdi, bireysel olmaktan çok, toplumsal olmalı.
İnsan, dünyaya kendi rûh penceresinden bakar; içinde güzellik kalmamışsa, dışarının güzelliği ona ancak hüzün, acı ve ıstırap verir. Bağrı yanık, çocuğu ölmüş bir anne dünyayı nasıl matem evi gibi görürse, üzgün bir kişi de herkesi mutsuz görür. “Dünyada cömertlere yer yoktur.” diyen şair, şöyle sesleniyor:
Kande bir ehl-i kerem varsa yaşatmaz rûzgâr
Yir yüzinde şimdi bir âdem mi var âdem gibi
(Zaman, nerede bir cömert insan varsa yaşatmaz, yeryüzünde adam gibi adam mı kaldı?)
Bu acı sızlanışın sebebini bilemeyiz, ama muhakkak olan şudur: Şair zamandan, zamâneden çok çekmiş. Günümüzde de her ağzını açan, “adam kıtlığı”ndan yakınmıyor mu? Demek ki, geçen asırlar bazı gerçekleri değiştirmiyor. Adam gibi adama ihtiyaç hiç bitmiyor.
Kaynakların belirttiğine göre Şeyhülislâm Yahyâ, ağırbaşlı, vakûr bir bilgin olup herkesin saygısını kazanmış. Onun bu vakarı şiirlerine de yansımıştır:
İzzet-i dünyâ için memnûnı olmam kimsenün
Çekmeğe bâr-ı belâ-yı minneti tâkat mi var
(Dünya kudreti, değeri, itibarı için, kimseyi memnun etmeye çalışmam; minnet belâsının yükünü çekmeğe (bende) tâkat mı var?)
Onurlu insan için minnet, en ağır, taşıması en zor yüklerden biridir. İzzet-i nefsini düşünen, kimseden minnet almaz; insanlara ağız eğip birtakım mevkilere gelmek için yüzsuyu dökmez. Yahyâ, izzet sahibi bir insan olduğunu, minnet yükünü çekebilecek gücünün bulunmadığını söylüyor; bize de ders veriyor: “Bazı makamlara gelmek için haysiyetinizden ödün vermeyin.” diyor.
Şairleri kendi gönüllerinden de şikâyet eder, yakınırlar. İşte Şeyhülislâm Yahyâ’nın çok sevdiğim bir beyti ve şairin yakınması:
Getürdün ey dil-i dîvâne sîneye bir bir
Ne denlü gussa vü gam varsa âşinâ diyerek
(Ey dîvâne gönül, ne kadar üzüntü, keder varsa tanıdık, bildik diyerek bir bir sîneme, getirdin; bağrıma dayadın.)
Yahyâ, tecrit sanatı yaparak, gönülle, sanki bir başkasıymış gibi dertleşiyor, hatta sitem ediyor: “Ey dîvâne, sen ne kadar üzüntü, keder, tasa varsa tanıdık diye alıp getirdin!”
Bunların hepsi şair için tanıdıktır. Şair, hassas gönlü ile nerede insana musallat olmuş bir dert, tasa varsa âdetâ çekip almış; o acıları yaşamıştır. Dünyada insan belâlara, sıkıntılara, üzüntülere, Allah’a sığınarak karşı koyabilir:
Hudâ kerîmdür elbette eylemez mahrûm
Murâdına irişür her kişi Hudâ diyerek
(Allah, kendisinden yardım isteyeni elbette eli boş geri çevirmez; O, cömerttir. Her kişi, “Allah” diyerek, O’na sığınarak muradına erer.)
Allah kerimdir, cömerttir, kuluna sayısız nimetler verir; ihsanlarda bulunur. Dar zamanda kulunun samîmî duâlarına cevap verir, yardımına koşar. Kişi, yürekten kopan samîmî duâlarla Allah’ın dergâhına yüz sürdü mü eli boş geri çevrilmez. Allah (cc) Furkan suresi 77. âyette, “De ki: Kulluğunuz ve niyâzınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” ve Mü’min Sûresi 60. âyette ise “Duâ edin cevap vereyim.” diye buyurarak kerim ve mün’im olduğunu açıkça ifade etmiştir. Kişi, Rabb’ine samîmiyetle, ihlâsla yakarırsa amacına ulaşır, murâdına erebilir. Yeter ki kalbinin derinliklerinden kopan bir yakarışla O’na yönelsin.
Mahmut KAPLAN
Yazar
İsmail Hakkı Toprak (k.s.) Hazretleri, son dönemde yaratılanı Yaratan’dan dolayı sevmek düşüncesine dayalı hizmetleri ile Türkiye’nin dört bir tarafında gönüllere dokunan irşad faaliyetleriyle dikkat ...
Yazar: Fatih ÇINAR
- Kıymetli hocam kısaca özgeçmişinizden bahsedebilir misiniz?- Ben, 1955 yılında Konya’nın Ilgın ilçesinde doğdum. İlkokulu Ilgın’da okudum. İmam-Hatip Lisesini Konya’da okudum.İlkokul birinci sınıfın...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Fıtnat Hanım, Nâbî yolunda şiir söyleyen bir şaire olduğundan hikemî gazeller de kaleme almıştır. Şaire, hikmet vadisinde yazdığı gazellerde, erkek şairler kadar başarı göstermiş, diyebiliriz. Bir örn...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Bȋ-nȃm-ı Hudȃ suhende te’sȋr olmazBȋ-reh-ber-i hamd söz cihȃn-gȋr olmazTeshȋr idemez kalem-rev-i tahsȋniDestinde anun ki böyle şemşȋr olmaz ...
Yazar: Mahmut KAPLAN