Bir İrfan Deryası: Eşrefoğlu Rûmî
İrfan hayatımızın önemli banilerinden biri, Hacı Bayram-ı Velî’nin damadı, Kâdirȋ Tarîkatı’nın Anadolu’da yayılmasında önemli rolü olan mutasavvıfların en önemlilerinden biri Eşrefoğlu Rûmȋ’dir. Onun Müzekki’n-nüfûs adlı eseri okuma yazma bilen her kişinin âdeta başucu kitabı olmuş, asırlarca Müslüman Türk’ün iman ve irfan hayatını besleyen kaynaklardan biri olarak okuna gelmiştir. Tasavvuf aşk merdiveni ile insanları Allah’a ulaştırma yoludur. Tarîkatlar hâlinde sistemleşen tasavvufun önemli isimlerden biri olan Eşrefoğlu, gönülleri Hakk’a çevirmek için kendi rûhȋ yolculuğundaki müşâhedelerini, çarpıcı mısralarla anlatarak okuyucu ile samîmî bir iletişim kurmuştur. Yunus Emre tarzının başarılı Şairlerinden biri olan Eşrefoğlu, aşk konusu hakkındaki duygu ve düşüncelerini çarpıcı ve etkileyici, bir o derecede samîmî, duygulu şiirlerle dile getirmiştir:
Ezel nûş itmişem ışkun şarâbın
Ebed ayılmazam mestâne geldüm[1]
(Ezelde aşk şarabını içmişim. Sarhoş geldim, ebede kadar ayılmam.)
Yukarıdaki beyitte vurgulanmak istenen, ilâhî aşkla mest olan kişinin sonsuza dek ayılamayacağı hususudur. Zîrâ amacına ulaşan, yaşadığı “cemâl tecellisi” ile kendinden geçen, ayılmak ve gördüğü rüyadan uyanmak istemez. Eşrefoğlu, şiirin büyülü cazibesinden yararlanarak kalpleri günah kirleriyle taşlaşmış insanları muhabbettullah ile tanıştırmayı amaç edindiğini şu beyitle ilan etmektedir:
Ol taş olmış gönüllere uram ışkun külüngüni
Ȃb-ı hayâtı akıdam gönlinde bınar eyleyem
(O taş olmuş gönüllere aşkın kazmasını vurup onlardan Âb-ı hayât’ı akıtarak pınar eyleyeyim.)
Aşk Âb-ı Hayattır
Gönül taş kesilince kazma ile kazılması gerekir. Taş kalplerine hayat verecek suyu ulaştırmak için aşk kazması ile kazmaktan başka yol yoktur. Ancak aşk duygusunun yakıcı ateşi sert kalbi yumuşatarak kendine getirebilir.
Ȃb-ı hayat, ölümsüzlük veren su olarak efsanede yerini almıştır. Tasavvufî metinlerde farklı mânâlar kazandığını görüyoruz: “a. Evliyanın sözü, öğüdü ve nefesi. b. Aşk ve muhabbet çeşmesi ki, ondan içen asla yok (madum ve fânî) olmaz. Ȃb-ı hayata başka isimler de verilir: âb-ı câvid, âb-ı câvidân, âb-ı bekâ, mau’l-bekâ, mau’l-hayat, aynü’l-hayat, âb-ı hayvân, âb-ı zindegî, âb-ı zindegânî, âb-ı Hızır, âb-ı İskender. Sûfî şair ve yazarlar âb-ı hayattan söz ederken ebediyet, zulmet, güneş, Hızır, İskender, meşakkat ve hüsran gibi hususlara doğrudan ya da dolaylı temas ederler.”[2] şair, gönülleri ilahi sevgi ile doldurmak maksadı ile apaçık şiirler söylediğini şöyle belirtmiştir:
İderem âşıklara ışkdan haber girü
Ȃşikâre gün gibi gizlü işâret itmezem
)Bundan sonra âşıklara gizli işaretlerle değil, güneş gibi apaçık aşktan haber veririm.)
Eşrefoğlu, söylediğini dîvânında gerçekleştirmiş, aşkın bütün hâllerini ayrıntıları ile -şiirin imkânları ölçüsünde- ifade etmiştir. Aslında şiir formunda karşımıza çıkan metinler bizzat şairin ruh yolculuğunun meyvelerinden ibaret olmalı. Onun çağrısı önce âşıklara yöneliktir:
Işk sayrusı olanlara gelsünler tîmâr eyleyem
İçürem ışk şerbetini dostdan haberdâr eyleyem
(Aşk hastası olanlara gelsinler tedavi edeyim; aşk şerbetini içirip dosttan haberdar edeyim.)
Aşk hastalarına ilaç olarak sunduğu aşk şerbetidir. Yaptığı işin adı “timâr” yani tedavidir. Bu hastalıktan iyileşmenin sonu, “dost”tan haberdar olmaktır. Aşk, sâliki Allah’a ulaştıran bir miraç, bir merdivendir. Eşrefoğlu bunun için çileler çekmiş, uzun yolculuklara çıkmış, insanların türlü yersiz muamelelerine maruz kaldığı hâlde yolundan geri dönmemiştir. Bazen bir kaçkın sanılarak insanlar tarafından eziyetlere maruz kalmış, bazen hayatını tehlikeye atacak derecede riyâzet çekmiş, çilelere girmiştir. Muhabbetullah yolunda uzun yolculuğunu ömür boyu sürdürmüştür.
Abdülkâdir-i Geylânȋ ve Kalp Hayatı
Eşrefoğlu’nu anlamak için onun feyiz aldığı kaynağa gitmenin bir zarûret olacağı açıktır. Eşrefoğlu, Kâdiriye Tarîkatı’nın Anadolu’da dal budak salmasına vesile olan öncü bir şahsiyet olup feyiz kaynağı Abdülkâdir-i Geylânȋ ve eserleriydi. Eşrefoğlu’nun aşktan ne kastettiğini anlamak için önce pȋrinin bu konudaki düşüncelerini öğrenmek gerekir. Bunun için Geylânȋ’nin Fethu’r-Rabbânȋ/İlâhî Armağan adlı eserini incelemek ve bu konudaki görüşlerini tespit etmek lâzımdır.
Gavs-ı azâm olarak da anılan Abdülkâdir-i Geylânȋ, “Mevlâ’ya yöneldiğinde, sivadan -Hak’dan gayrı işlerden- soyun. Yaratan ile yaratılmışları karıştırma. Hâlikı bırakıp halkla olma. Bütün sebeplerden kesil. Yaratıcılık iddia edenleri yere vur. Bunları yap, sonra dünya ile âhireti bıraktığın yere git; dünyayı nefsine ver. Âhireti kalbine koy, Mevlâ’yı da sırrında sakla” diyerek önce Allah’la olanların dışında kalan bütün ilgileri kesmeyi tavsiye eder. Bu, Allah’a gitmek için yola koyulan için ilk basamaktır. Mâsivâdan kesilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Bunu başaranın, riyâzet ve çileleri meyve verir; sonunda kalp gözü açılır: “Kalb gözünün açılması için iç ve dış gözün salim duyguya sahip olması gerekir.”
Kalp, yalnız ve sadece Allah’ı sevmek için yaratılmıştır; diğer sevgiler sadece ona ulaşmak için birer araç, birer geçit, birer köprüdür: “Bir kulun kalbinde Allah sevgisi yer ederse, yalnız O’nu sever; başka uğraştırıcı işleri bir yana atar; Bunu yapamayan sevgi iddiasında bulunamaz.” Aslında kulun böyle bir sevgi iddiasında bulunması manasızdır, zîrâ “Kulun sevgisi, Hak sevgisi önünde nasıl varlık iddiasında bulunur? Yokluğunu sezdiği hâlde, severim sözünü nasıl söyleyebilir? Sevgiyi Allah kulun kalbine atar; o miktar sevebilir; artığı olamaz.” Geylânȋ’ye göre sevginin Şartı, “sevilene karşı irade sahibi olmamaktır ve onu değil, dünya ahiret ve halka dair cümle şeyi bırakmak”tır. Yaratılmışlara ilgi ve sevgi, Hakk’a perde olup sâlikin buna dikkat etmesi gerekir: “Yaratılmışlara dalmak, yaratandan ayırır. Hangi yaratılmışa gönül kaptırsan, rûh pencerene perde çekmiş olursun.” Durum böyleyken kendini yaratılmışlara, dünyaya kaptıran, kalbinin kararmasından kurtulamaz.
Bütün mutasavvıflar gibi Abdülkâdir-i Geylânȋ de kalp konusu üzerinde hassasiyetle durur. Maddî hayatın merkezi kalp olduğundan mânevî hayatın merkezi de kalp olarak adlandırılmıştır: “Kalp, Hakk’ın tecellî yeridir. Oraya, onun varlığından gayrını sokma.” diye tavsiyede bulunurken gerekçesini şöyle açıklar: “Düşün, melekler, sûret olan eve girmezler; Hak Teâlâ, putlarla doldurduğun kalbe nasıl tecellî eder? Onun gayrı her şey puttur. O putları kır ve kalbini temizle. O kez, Hakk’ın tecellîsini orada görürsün. Önceleri görmen kâbil olmayan hikmetli şeyleri görmeye başlarsın, yeter ki kalbin temiz ola.” Bu konuda Abdülkâdir-i Geylânȋ başka bir eserinde şöyle der: “Allahu Teâlâ Neml Sûresi 4. âyet-i kerimede, “Melikler hasımlarının şehrine girince, şehri harab ve halkının azizlerini zelil ve esir ederler.” Buyuruyor. Aşk ve muhabbet sultanının haybet ve iclâl ile kalbe teveccüh ve girmesiyle, ondaki bağlantı ve Allah’tan başkasına olan tutulmaları, üzüntü, düşünce gibi şeylerin hepsini yaktığını, ağyarı sürüp çıkardığını, gönül tahtında Allah’tan gayrısı için yer bırakmadığını işaret ediyor. Nitekim muhabbet, öyle büyük, öyle tehlikeli bir korkudur ki, elem ve kederleri, diğer gam ve üzüntüleri kolaylaştırır, basit gösterir, hepsine galebe çalar denmiştir.”
Pîrinden aldığı ilhmala Eşrefoğlu aşkı şöyle tarif eder:
Bu ışkı ol bilür kim âşık oldı
Niçe tevhîd ü vahdetdür adı ışk
(Bu aşkın nasıl tevhid ve vahdet olduğunu âşık olan kişi bilir.)
Aşkla birlikte var olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Zîrâ evren onun hürmetine, ona duyulan muhabbet neticesi yaratılmıştır. Kâinat yaratılarak insanoğlu halife olarak yeryüzüne gönderilip bu meydan-ı imtihana salıverildi. Şairin şu mısraları konuya daha da açıklık getirmektedir:
Işk kitâbın ışkdan okıyan kamu ilmi bilür
Evvel âhir ışk kitâbında zîrâ mestûrdur
(Aşk kitabını aşktan okuyan bütün ilmi bilir; zîrâ evvel, ahir (son) (her şey) aşk kitabında yazılıdır.)
Şairin anlatmak istediği, aşkın bütün ilimlerin (irfanî ilimler) esası, menbaı olduğu hususudur. Her şey aşk kitabında kayıtlıdır. Eşrefoğlu bundan dolayı âşık olmayan kişiyi çok aşağı görür:
Her kimün kim ışkı yok hayvân durur
Gerçi kim sûretde ol insân durur
(Her kimin aşkı yoksa görünüşte insan bile olsa o, hayvandır.)
Eğrioğlu’nun âşık olmayanlara ilişkin hakarete varan düşüncellerinin, oldukça ağır olsa da, birçok mutasavvıfta ortak olduğu bilinmektedir. Bu anlayışın bir başka ifadesini Hz. Mevlânâ’nın mesnevîsinde buluruz: “Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun! Aşk ateşidir ki neyin içine düğmüştür, aşk coşkunluğudur ki şarabın içine düşmüştür.[3]
6 Nefs: “1.Can, benlik, rûh; aşağı duygular. 2. tas. a. Kulun kötü huyları ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan lâtife, cism-i latif. Bu anlamdaki nefs, kişinin en büyük düşmanı olduğundan onu ezmek, kırmak ve mücâhede kılıcıyla katletmek gerekir. Bunun için riyâzet yapılır, çile çıkarılır. Buna nefs-i emmâre ve nefs-i şehvânî denir.”
Zîrâ tasavvuf aslında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk, bir mânevî yolculuk olup sâlik, Allah’a aşk yoluyla ulaşmayı amaç edinir. Sâlik, hakîkî sevgiliye karşı bir aşk duymuyorsa yolculuğu semeresiz, meyvesiz kalır. Sevgilinin yüzünü ancak aşka uyanlar, gereğini yerine getirenler görebilirler:
Işkıla ışka uyanlar göre ma’şûk yüzini
Nefsile nefse uyan oldı melâmet tâ ebed
(Aşkla aşka uyanlar sevgilinin yüzünü görecek; nefislerine uyup nefse kapılanlar sonsuza dek kınanacaklardır.)
İnsanda nefis, sürekli iyiye, güzele karşı direnir. Buna uyanın sonu dünya ve ukbâda kınanmak, rezil olmaktır. İnsana yakışan aşka yar olup maşuka yönelmektir.
Âşık kimdir, sorusuna Eşrefoğlu şu cevabı verir: “Âşık, muhabbetullaha susamış bir yol eridir; onun susamışlığını ummanlar, denizler gideremez.”
[1] 1 Örnek beyitler Şu çalışmadan alındı: Mustafa Güneş, İznikli Eşrefoğlu Rûmî’nin Hayatı-Eserleri ve Dîvânı, İstanbul 2006.
[2] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2001, s.20.
[3] Mevlanâ, Mesnevi (Veled Ġzbudak tercümesi) C I, b.9-10, http://www.semazen.net/show_text_main.php?id=299&menuId=110 (12.11.2013).
Mahmut KAPLAN
Yazar
Yıllar var ki hasretinin,Alev alev korundayım.Yolumu çizmiş gözlerin,Seni bulmak zorundayım…Yar diye seni seçmişim,Nicelerden vazgeçmişim,Bu uğurda ant içmişim,Seni bulmak zorundayım…Yalnızlığı atmak ...
Şair: Halil GÖKKAYA
Bir barış türküsü söyleDünyamızın yüzü gülsün Savaş kavga çok çektirdi İyiliğin vakti gelsinVakti gelsin iyiliğin Essin sevgi rüzgârları Erisin öfkeler karıTanıyarak Mutlak Var’ıİy...
Şair: Celalettin KURT
Esmâ-i hüsnâ, “en güzel isimler” anlamına gelen esmâ-i hüsnâ, Allah’ın Kur’ân ve hadiste geçen isimleridir: İsmin çoğulu olan esmâ ile “en güzel” anlamındaki hüsnâ kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Allah’ı tanıtan önemli öğretmenlerden biri de büyük bir kitap olarak insanların önüne serilen kâinat kitabı veya başka bir isimlendirme ile tabiattır. İnsanların kimi zaman ülfet ya da gafletle her şe...
Yazar: Mahmut KAPLAN