Tasavvufu Doğru Anlamak
İslâm dünyasına göz attığımızda, din adına hareket ettiklerini söylemelerine rağmen her türlü şiddeti uygulayan gruplar görürüz. Bunlar Kur’ân ve hadisi kendilerine dayanak olarak aldıklarını iddia eder ve yaptıklarından sevap bile umarlar. Kendilerine göre Allah’ın dinine hizmet etmektedirler. Art niyetle içlerine karışanları veya başka hesaplarla yönlendirenleri ayrı tutacak olursak, büyük kısmının başlangıçta samîmî olduğunu söylemek mümkündür. Ancak tuttukları yolun ortaya çıkardığı sonuçlara bakıldığında, kandırılan ve yanlış yönlendirilen bu kişilerin samîmiyetlerinin bir anlam ifade etmediğini görürüz. Zaten işledikleri fecâatlere bakıldığında da ilk başta taşıdıkları samîmiyetin ve saflığın kaybolduğunu anlarız. İşin kötüsü, vardıkları son noktada bile kendilerini dine hizmet ediyor sanmalarıdır. Lâkin karşımıza çıkan manzara biz Müslümanları bile ürpertmekte ve İslâm’ın güzel yüzü örtülmektedir. Çünkü mü’min olmayanlar İslâm coğrafyasının farklı bölgelerindeki bu şiddet ve vahşet olaylarını seyrettikten sonra dinimizle ilgili hiç de güzel olmayan düşüncelere kapılmaktadırlar. Bazılarımız her zaman kolaycılığa kaçarak, bu kötü manzaradan İslâm düşmanlarını sorumlu tutmaktadır. Oysa Müslümanların birbirlerine yaptıkları, başkalarının zararını basitleştirecek kadar ağır ve acıdır.
Bu vahim tablonun özellikle Arapça konuşan insanların yaşadığı bölgelerde olması son derece mânîdârdır. Allah’ın âyetlerini, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini tercümesine ihtiyaç olmadan okuyabilen bu kimselerin içine düşmüş olduğu durum bizi düşünmeye sevk etmelidir. Demek oluyor ki, sorun Arapça bilmekte değil, Allah ve Rasûl’ünün buyruklarını doğru anlamaktadır. Bu yapılmadığında, âyet ve hadisleri bağlamlarından koparıp, “Allah ve Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor.” diyerek başkalarının üzerine saldırmak son derece kolaylaşmaktadır. Olan biten tam anlamıyla budur.
Her şeyden önce, İslâm adına hareket ettiklerini söyleyen ve ürküten eylemler sergileyen bu hareketlerin arka plânında var olan inanç dünyasını çok iyi tanımak zorundayız. Bunu tetkik ettiğimizde, şiddet olaylarının ardında, kendilerine Selefî diyen ve Müslümanların hayata kattıkları bütün güzelliklere düşman olan bir zihniyetin yattığını görürüz. Nerede bir türbe varsa yıkılıyor, her bir şeye şirk yaftası yapıştırılarak hayat Müslümanlara zehir edilmektedir. Camilerdeki süslemeler ve levhalar bile, “Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında böyle şeyler yoktu.” denilerek yasaklanmaya çalışılmaktadır. Oysa Rasûlullah zamanında bu tür şeyler bilinmiyordu. Toplum böylesi estetik güzellikler sergileyecek birikime sahip değildi. Bunu görmeyen söz konusu zihniyet, katı ve merhametsiz tutumlarıyla Müslümanların çağlar boyunca hayata kattıkları güzellikleri kökünden kazıyarak, ümmeti düşüncesiz ve zevkten mahrum bir hâle getirmek peşinde koşmaktadır.
Kaba, saygısız, her şeyi şirk gören, kendileri gibi olmayanları müşrik olarak değerlendiren, geçmiş büyüklerimize hakaret eden, alaya alan bu yaklaşım, son zamanlarda özellikle de gençler arasında yayılmaktadır. Ülkemizin dışarıya açık oluşundan yararlanılmakta, ucuz kitaplar verilerek, bilgiden ve doğru rehberden yoksun zihinler bulandırılmakta ve geçmişten gelen ne varsa hepsine düşmanlık öğretilmektedir. Artık bir ideoloji hâline gelmiş olan ve finanse edilerek büyütülmeye çalışılan bu yol, ülkemizdeki din anlayışını alt üst edip İslâm dünyasında Müslümanların en huzurlu ve uyumlu yaşadığı tek ülke olan memleketimizi diğer karışık ülkelere benzetmek için çabalamaktadır. Buna karşı son derece uyanık olmamız, çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor.
Bu çizginin en büyük düşmanı tasavvuftur. Tasavvuf yüzyıllardır İslâm ümmetini bir arada tutan ve onları gerçek anlamda kardeş yapan aslî unsurların başında gelir. Tasavvufun olduğu yerde mü’minler ümmet şuuruna ermekte, merhamet sahibi olmakta, yardımlaşmakta ve “İslâm dini” adına yakışır şekilde “barış dini” olmaktadır. Tam tersine, tasavvufa hor bakılan veya yasaklanmaya çalışılan ülkelere baktığımızda ise, mü’minler arasındaki kardeşlik bağı hakkıyla tesis edilememekte, toplum gerçek anlamda kucaklaşamamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Arap olmayan unsurların neredeyse tamamı tasavvuf vasıtasıyla İslâm’ı kabul edip yüreklerine benimsetmişlerdir. Balkanlardaki Müslümanların İslâm’ı kabul etmesi de bütünüyle tasavvuf eliyle gerçekleşmiştir. Aynı şekilde günümüzde, Batı başta olmak üzere İslâm’a koşanlar bu aziz dini tasavvuf vesilesiyle tanıyıp sevmekte ve inanmaktadır. Kuzey Afrika’da insanların dine bağlanmalarında tasavvufun ne kadar etkili olduğunu bütün tarihçiler bilir.
Günümüzde ülkemizdeki durum da böyledir. Binlerce insan tasavvuf vesilesiyle Allah’ın dinine bağlanmakta, geçmiş hayatını arkaya atıp yepyeni güzel bir yaşama başlamaktadır. Resmî anlamda pek çok insan din alanında çalışmasına rağmen istenilen sonuç nedense alınamamakta, hasbî olarak çalışan sûfîler ile olmaz denilen işler başarılmaktadır. Onların eliyle dağılan yuvalar birleşmekte, hanelere huzur gelmekte, kötü alışkanlıklar terk edilmektedir. İnsanlar sıkıntılı ve neşeli anlarında yanlarında din kardeşlerini buldukları ve onlarla dayanışma içinde olduklarından dolayı büyük bir mutluluk yaşamaktadırlar. Bu satırları okuyan nice insanın, “Burada benden bahsediliyor.” dediğini biliyorum.
Nitekim kendimize veya etrafımızdaki insanlara göz atacak olursak, pek çoğumuzun yetişmesinde, dindar olarak hayatını devam ettirmesinde veya haramlardan uzaklaşıp kulluğa yapışmasında tasavvufun büyük etkisi vardır. İnsanımızın mânevî dünyasının güzelleşmesine sağladığı bu müsbet katkı sebebiyle tasavvufun kazandırdıklarına hepimizin şükretmesi gerekir. Tasavvuf olmasaydı farklı etnik kökenlerdeki insanları iman potasında tutmanın ne kadar zor olacağını biliriz. Dergâhlara gelenlerin çeşitliliğine bakacak olursa bu hakîkati daha iyi anlarız. Aydın, Hakkâri, Trabzon, Diyarbakır veya başka illerden gelenler, kardeşlik şuuru içinde kaynaşmakta, birbirleriyle olağanüstü bir muhabbet gerçekleştirmektedirler. İşte bunu sağlayan tasavvuftur. Bu gerçeği görmeden tasavvuf düşmanlığı yapanlar, etraflarına bir faydası olmayan, hayatları sürekli eleştiri ve burun bükmekle geçen kibir âbideleridir ve ibâdetlerinde büyük sıkıntılar olan kimselerdir.
Hâlbuki biz Müslümanların amacı, önce kendimizi ıslah etmek sonra da dinî yaşantısında zaafiyetler olan kardeşlerimizi dine ısındırmak, daha sonra da gayr-i müslimleri İslâm’a kazandırmaktır. İşte tasavvufun başta ülkemiz olmak üzere dünyada yaptığı hizmet budur. Bu sebeple tasavvuf düşmanlığı yapmak bir anlamda din düşmanlığı yapmak demektir.
Burada bir hususu daha hatırlatmak gerekiyor. O da şudur: Tasavvuf karşıtlığı sergilenirken, bazı yanlışlar dile getirilmekte ve bunlar gerekçe olarak öne sürülmektedir. Gerçekten de, tasavvuf adına hareket ettiğini söylemesine rağmen İslâm’ın haram kıldığı bazı şeyleri alenen işlemekten kaçınmayan veya dini maddiyat için istismar edenler vardır. Ancak ârızî örneklere bakarak büyük kitleyi kötülemek çok yanlıştır. Bu şuna benzer: Yeryüzünde İslâm adına hareket ettiğini söyleyip dine muhalif pek çok işler yapanlar bulunmaktadır. Yazımızın başında dile getirdiğimiz gruplar gibi. Bunlara bakarak İslâm aleyhinde konuşmak nasıl yanlışsa, tasavvuf adına hareket ettiğini söyleyen marjinallerin uçuk-kaçık işlerine bakarak tasavvuf düşmanlığı yapmak da o derece yanlıştır.
Kaldı ki, samîmî olarak tasavvuf alanında gayret eden, ancak bu arada bir takım hatalar işleyen kimseler de olabilir. Lâkin büyük organizasyonlar içinde, binlerce insanın gayret gösterdiği merkezlerde bu tür durumlar her zaman olabilir. Bize bir mü’min olarak düşen görev, düşmanlık yapmak yerine, bu yanlışın düzeltilmesi için uyarıda bulunmak ve kardeşlerimizin hatalarını terk etmelerine yardımcı olmaktır. Hem bir insan olarak bizim de düzeltilmesi gereken yüzlerce hatamız var.
Maalesef arzuladığımız bu yaklaşımı görmemiz pek mümkün olmamaktadır. İnsanlar kendi kabullerini mutlak doğrular olarak görmekte ve buna aykırı bir yaklaşım sergileyen herkesi karşı cepheye oturtmakta ve çeşitli yaftalarla suçlamaktadır. Oysa bir insanın, alnını secdeye koyan ve Allah’a ibâdet etmek dışında başka bir sevdası olmayan birini çeşitli sıfatlarla suçlamasından daha kötü ne olabilir?
Rabb’imiz herkesi yaptığı amellerle ve haramlardan ne derece kaçındığı ile değerlendirecektir. Bu nedenle sürekli başkalarıyla ve onların yaptıklarıyla, hatalarıyla uğraşmak yerine kendimize dönmemiz gerekir. Çünkü Allah’ın arzı ibâdet etmek ve onun dini adına bir şeyler yapmak için herkese yetecek genişliktedir. Bu yüzden mü’minin enerjisini Müslümanlarla mücâdele etmeye, didişmeye değil, Allah’ın râzı olacağı yolda harcaması gerekir. Bunu yapmayıp da sadece Müslümanlarla uğraşıp duranlar arkalarına dönüp bakmalıdırlar. Acaba kaç tane insanın hidâyetine vesile olmuşlardır?
Enbiya YILDIRIM
Yazar
Bin yetmiş bir yazı geldikGüzel vatan Anadolu.Her taşını kutsal bildikGüzel vatan Anadolu.Alparslan'ın gür sesiyle,Erenlerin nefesiyle,Coştuk fetih neşesiyleGüzel vatan Anadolu.Ufuklardan tuğ göründü,...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ
Batı kültürünün her şeyimizi savuran etkisi ve yaşamın bireyselleşmeye doğru hızla kaymasıyla birlikte, bizleri birbirimize bağlayan ve toplum yapan değerlerin önce örselendiğini, sonra aşındığını, en...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Bundan 30 yıl kadar önce ülkemizde yaşayan insanların dinlerini öğrenmek istediklerinde mürâcaat edecekleri eserlerin sayısı oldukça azdı. Mevcût kitapların pek çoğu Arap dünyasından veya Pakistan’dan...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Kâinatla yüz yüze gelen insan, gördüğü hârikulâde nizam, intizam ve sanat karşısında hayretle ürpermiş, bu mükemmellik karşısında dudaklarından manzûm sevinç ve hikmet ifadeleri dökülmüştür. Aslında...
Yazar: Mahmut KAPLAN