Şekerlerin Yeri Belli
Yıllar önce onu ilk gördüğümde; “Acaba bu güzel ihtiyar mı dünyamızdan çok uzak; yoksa ben mi dünyaya çok fazla dalmışım?” diye düşünmüştüm. Evet, evet bu zât ehl-i dünyaya benzemiyordu. Onun bu dervişane hâlleri ilgimi çekmiş ve onu bir âhiret dostu olarak görmeye başlamıştım. İçimden gelen bir ses onun hatırını saymam ve ona hürmet göstermem gerektiğini söylüyordu.
Bu duygularla erişmiştim Kuşçu Dede’nin yani Mehmet Amca’nın huzuruna... Mezarın yanındaki metal dolabın üzerinde, her zamanki gibi bir kâse misafir şekeri ve plastik bardakta sular vardı. “İç, bu sulardan…” dedi Mehmet Amca. İçtim. Poşetimin içine de birkaç tane bıraktı, itiraz edemedim… Rufâî şeyhinin verdiği akide şekerini suda eritip bebelerime içirdiğim gibi bu suları da onlara içirmeliyim diye düşündüm.
Dostun kokusu değmiş sularda şifadan başka ne olabilirdi ki? Poşetimi ikinci kez elleriyle açtı ve kâsedeki misafir şekerlerinin tamamını içine aktardı. Bu sefer itiraz ettim: “Başkalarının nasibini almak istemem.” dedim. “Şekerlerin gideceği yer belli.” dedi. Böyle deyince onları yolda karşılaştığım çocuklara veririm diye düşünerek fazla üstelemedim.
Sohbetimiz esnasında bir ara mezar taşlarından bahis açıldı; “Sen, Hüdayi Bey’i tanıyor musun?” dedi. Mezar taşları ile ilgili kitaplar yazan Nidayi Sevim Ağabey’den bahsettiğini anlamıştım. Nidayi Ağabey, ismi gibi kendisi de güzel olan bir ağabeyimizdir. Onunla ilk tanışmam merhum Ahmed Yüksel Özemre’nin cenazesinde olmuştu. Daha sonra da onu karpuz, peynir, ekmek, üzüm gibi nimetlerin olduğu mütevâzı bir sofrada görünce, ona iyiden iyiye kanım kaynamıştı. Aslında bugün onu görmeyi de arzu etmiştim fakat nedense ona telefon etmek içimden gelmemişti.
Kuşçu Dede’nin yanından ayrılıp Mihrişah Valide Sultan Sıbyan Mektebi’ne doğru ilerlerken yolda Nidayi Ağabey’le karşılaştım. Gönüller bir olmaya görsün, kalpler nasıl da böyle birbirini buluyordu… Hâl hatır faslından sonra Kuşçu Dede’nin kendisini sorduğunu söyleyince, onunla ilgili bazı şeyler anlattı ayaküzeri.
Anlattığına göre Kuşçu Dede bir dönem; “Hacca nasıl giderim?” diye iç çekip, âh u figan etmekteymiş. O dönemde bazı himmet sahipleri; “Belgelerini getir seni hacca göndereceğiz.” demişler. Allah nasip etmiş ve hacı olmuş… Hacda üç saat uyku haricinde hep ibâdetle meşgul olmuş. Hac esnasında hiç kimseyle tek kelime bile konuşmamış. Ne zaman ki, dönüş için uçağa binmiş, o zaman yanındaki arkadaşıyla konuşmaya başlamış. Bunları anlatmakla Nidayi Ağabey poşetteki şekerlerden birini hak etmiş oldu. Bakalım diğer şekerler kimlere, nasıl nasip olacaktı?
Bir taraftan Kuşçu Dede’nin ve Nidayi Bey’in anlattıkları kafamda dönüp dolaşırken bir başka merhamet insanı Dr. Mehmet Emin Hocamı görmek için caminin arkasındaki Mihrişah Sultan Sıbyan Mektebi’ne doğru yürüdüm. Kafamdaki düşünceler bu arada yerli yerine oturmaya başlamıştı. Merhametin ancak fedakârlıkla birlikte bir anlam teşkil edeceğini, yolu fedakârlığa uğramayan merhamet ve acıma duygularının aslında gerçek olmadığını düşündüm... Mahlûkata hizmet eden derviş gönüllü kimselerin hâllerine gıpta ettim.
Dr. Mehmet Emin Hoca ile kısa bir görüşmeden sonra, onun ricası ile durumunu keşfetmek üzere Eyüp Sultan civarında oturan fakir bir ailenin evine gittim. Orada perişanlığın yürek yakan görüntüleri ile karşılaştım. Herkesin kendisi gibi rahat ve güzel evlerde oturduğunu sananları yalan çıkartacak bir görüntüydü bu.
O an utanmak, yerin dibine girmek ve kaçmaktan başka bir çarem var mı diye düşündüm. Geçtiğimiz zamanlarda da böyle fakir evlerini ziyaret etmiştim. Her seferinde kendimi sanki büyük bir yükün altında eziliyormuş gibi hissediyorum. Kaçmak istediğim bu görüntüler içimde bir ukde olarak kalmaya hâlâ devam ediyor.
Demek Eyüp Sultan, şimdi de beni bazı gerçeklerle yüzleştiriyordu. Merhametin edebiyatını yapmanın ötesinde, bana fakir fukaraya karşı sorumluluklarım olduğunu hatırlatıyor ve bana insana en çok yakışan duygunun “merhamet” ve iyilik yapmak olduğunu öğretiyordu.
Eyüp Sultan’ın merhamet medresesinden bu günkü nasibimi aldıktan sonra Sultanahmet’e geçtim. Kızlarağası Medresesi’ne uğradım. Otobüs durağına gitmek için Beyazıt’a doğru yürüdüm. Fakat tam otobüse binmek üzereyken ceketimi, içerisinde kayıt cihazımla birlikte orada unuttuğumu fark ettim.
Geri döndüm dönmesine ama artık ayak bileklerim bu ağırlıkları taşıyamayacağının sinyalini vermeye başlamıştı. Ceketimi aldıktan sonra tekrar Beyazıt’a yürümeyi göze alamayarak yakınımdaki Bağcılar’a giden Sultanahmet tramvayına bindim. Bu sefer de eve uzak bir yerde inmem gerekecekti ama en azından şimdilik kendimi bir koltuğa atabilirsem benden bahtiyarı yoktu.
Zeytinburnu durağında boş bir koltuğa oturmak nasip oldu. Fakat yer bulduğum için sevinmem pek uzun sürmedi. Biraz sonra yanıma ve karşıma görüntüleri ile güven vermeyen sarhoş gençler oturdular. Yanımda oturan genç sürekli sağa sola dönerek beni rahatsız etmek istediğini belli ediyordu. Karşımdaki ise elindeki telefonla konuşuyor ve sürekli yüksek sesle küfrediyordu. Ara sıra da telefonunu ayağımın üstüne düşürmeyi ihmal etmiyordu.
Tramvaydakiler de benim yaptığım gibi sessizce bu ağır küfürleri dinlemekle yetiniyorlardı. Öyle tiplerdi ki bir şey söyleyecek olsanız sanki hemen cebindeki çakıyı çıkartacakmış gibi bir intiba veriyorlardı. Bunu benim kadar oradaki herkes tahmin edebiliyordu.
İtiraf edeyim; bir ara gideceğim durağa henüz ulaşmadan inmeyi düşündüm. Ama kader ve tevekkül anlayışım bunu yapmama müsâade etmedi. Biraz huzursuz olmuştum olmasına ama “En fazla öldürürler.” diye düşünmüş, ölüme yaklaştığımı düşünmekten dolayı da bundan bir zevk çıkartmaya çalışmıştım. Tıpkı Uludere’de bizi yakalayan selde, öleceğimizi düşündüğümüz o gecedeki gibi…
Ortam iyiden iyiye gerildi, en son söylediği o arsız küfürden sonra… Ve öyle bir durumdu ki aynı küfürleri sürekli tekrar ediyordu. Daha fazla dayanamadım ve elimi poşetimin içine attım. Poşetten çıkarttığım üç tane şekeri hiçbir şey söylemeden teker teker sarhoş gençlere paylaştırdım.
Şaşırdılar. Elebaşı olan genç bana baktı ve dedi ki: “Ben bu şekeri yemeyeceğim!” Acaba yanlış bir şey mi yaptım diye içimden geçirdim. Yine de; “Mübarek bir zât verdi bunları, şifalıdır.” diyerek elimi geri çekmedim. Bana her an saldırabileceğini düşündüğüm genç birdenbire masumlaştı, durgunlaştı ve bir samîmiyet hâliyle cümlesini tamamladı: “Ben bu şekeri bugün yemeyeceğim. Yarın abdest alıp öyle yiyeceğim.” Ve ekledi; “Kötü biri değildim aslında ben!”
O bunları söylerken öylesine şefkate muhtaç bir hâl almıştı ki, neredeyse ağlayacaktı. İki dakika önceki o âsî hâlleri gitmiş, âdeta masum bir çocuk gibi zararsız bir hâl almıştı. Omuzuna dokundum, saçını sevdim ve şöyle dedim: “Sen hâlâ iyi birisin.” Kuşçu Dede’nin de dediği gibi şekerlerin yeri belliydi.
Aydın BAŞAR
Yazar
Vakıflar Türk-İslâm kültürünün temel taşlarından biridir. Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten sonra bu alanda çok önemli çalışmalara imza atmışlardır. Milletimiz tarihî süreç içerisinde birçok hayırlı ...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Kur’ân, yediğimiz gıdaların helâl ve temiz olmasına vurgu yaparak “helâl ve tayyib” kavramını kullanır. Bu, kesilen hayvanların Allah’ın adının anılarak kesilmesi gerektiğini ve yiyeceklerin üretimind...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Yiğit insan, mert insan, dava adamı, gönül adamı Muhsin Yazıcıoğlu’nun elim bir helikopter kazası sonucu vefât etmesi, tüm sevenlerini yaraladığı gibi bizim yüreğimizde de derin yaralar açmıştı. Kayıp...
Yazar: Aydın BAŞAR
İslâm düşünce atlasında, özellikle son yüzyılda tebârüz eden en hararetli ve yer yer sancılı tartışma zeminlerinden biri, dinin temel bilgi kaynakları arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi ve bu kaynak...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ