Vahyin Yaşayan Formu: “Sünnet”
İslâm düşünce atlasında, özellikle son yüzyılda tebârüz eden en hararetli ve yer yer sancılı tartışma zeminlerinden biri, dinin temel bilgi kaynakları arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi ve bu kaynakların birbirini inşâ etme biçimidir. “Kur’ân Müslümanlığı” veya “Sünnet İnkârcılığı” gibi kavramsallaştırmalarla malûl olan birtakım akımlar, dini yalnızca “vahy-i metlüv” (tilavet olunan vahiy) olan Kur’ân-ı Kerim’e indirgemeyi teklif etmektedir. Bu yaklaşımlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in teşrîî otoritesini ve Sünnet’in bağlayıcı mâhiyetini tartışmaya açarak aslında İslâm’ın kurucu mantığını derinden sarsan yapısal bir hatâya düşmektedirler. Oysa İslâm dini, bir kuşun iki kanadı misali, vahy-i metlüv ile vahy-i gayr-i metlüv (tilâvet olunmayan vahiy) arasındaki ontolojik bütünlük üzerine ikâme edilmiştir. Bu bütünlüğü parçalamak, dini sadece teorik bir metne hapsederek onun hayatiyetini sona erdirmek anlamına gelir. Din, salt bir “nass” yığını değil; o nassın nasıl tecrübe edileceğini, bireysel ve toplumsal hayata nasıl aktarılacağını gösteren bir “model” meselesidir.
Sünnet’i dinin kurucu unsurları dışına itmeye çalışan yaklaşımların temel yanılgısı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i sadece bir “ileti taşıyıcısı” seviyesine indirgeyen indirgemeci mantıktır. Bu sığ bakış açısına göre peygamber, kendisine emânet edilen mektubu posta kutusuna bırakan ve vazifesi orada nihâyete eren bir memur gibidir. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim, bizzat kendi nasslarıyla bu mantığı reddetmektedir. Nisa sûresi 59. âyette yer alan “Allah'a itaat edin ve Rasûl'e itâat edin.” emri, iki itâatin de müstakil birer hukukî ve ahlâkî değer taşıdığını teyit eder. Şâyet Rasûl’ün vazifesi yalnızca Kur’ân’ı okuyup kenara çekilmek olsaydı, “Rasûl’e itâat” vurgusu anlamsız bir tekrar olurdu. Zira Kur’ân’a uymak zaten Allah’a itâat etmenin kendisidir. Buradaki ayırım, Rasûlullah'ın şahsında tecelli eden “yaşayan rehberliğe” ve Sünnet’in bağlayıcı otoritesine duyulan ontolojik ihtiyacın ilâhî tescilidir. Yine Haşr sûresi 7. âyette zikredilen, “Rasûl size ne verdiyse onu alın, neyi de yasakladıysa ondan sakının.” ifadesi, bu yetkinin en sarih ilâhî tasdikidir. Her ne kadar bu âyet nüzul sebebi itibarıyla fey mallarının taksimi bağlamında gelmiş olsa da fıkıh usulünün “Sebebin husûsîliği, hükmün umûmîliğine engel değildir.” temel kâidesi uyarınca, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her türlü emrinin ve nehyinin dinde bağlayıcı bir norm olduğunu ilan eder. Dolayısıyla Muhammed (s.a.v.)’in örnekliği ve otoritesi olmadan tasavvur edilen bir İslâm, anayasası olan fakat icra makamı bulunmayan bir devlete benzer. Kâğıt üzerinde teorik olarak mükemmel görünse de hayat sahasında hükümsüz kalmaya mahkûmdur.
Kur’ân-ı Kerim, ibâdetlerin ve muâmelatın genel çerçevesini çizer, onların rûhunu ve maksadını belirler. Ancak bu soyut rûhun ete kemiğe bürünmesi ve bir disipline dönüşmesi ancak Sünnet ile mümkündür. Kur’ân-ı Kerim “Namazı kılın!” (salât) emrini verir, fakat namazın rek’at sayılarını, iftitah tekbirinden selâma kadar olan rükünlerini, rükû ve secdedeki tesbîhâtın formunu detaylandırmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, öyle kılın.”[1] buyurarak ilâhî kelâmı somut bir eyleme ve metafizik mesajı fiziksel bir disipline dönüştürmüştür. Aynı durum zekâtın oranlarında, haccın menâsikinde ve daha pek çok fıkhî hükümde cârîdir.
Sünnet’i reddetmek, İslâm’ın pratik hayatla bağını koparmak, her bireyin kendi “hevâ ve hevesine göre” öznel bir dindarlık ve ibâdet formu icat etmesine kapı aralamaktır. Bu durum, dini bir nizam olmaktan çıkarıp kişisel yorumların ve keyfî yaklaşımların kaosuna sürükler. Sünnet bu noktada bir “mânevî navigasyon” vazifesi görür. Menzil (Kur’ân’ın gösterdiği hedef) bellidir; ancak o menzile hangi yollardan, hangi duraklara uğrayarak ve hangi usulle gidileceği Sünnet’in çizdiği rota ile sâbittir. Sünnet’i devreden çıkaran bir dindarlık, pusulasız bir geminin okyanusta sürüklenmesi gibi eninde sonunda modernizmin veya mahalli geleneklerin sığ sularında karaya oturmaya mahkûmdur.
İslâm hukuk metodolojisinde, »Şâri’« yani hüküm koyucu vasfı ele alınırken, Allah’ın mutlak irâdesi ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu irâdeyi somutlaştıran yetkisi arasındaki münâsebet bir rekâbet değil, muazzam bir metodolojik bütünlük olarak tavsif edilir. Bu hiyerarşinin mutlak zirvesinde Allah’u Teâlâ, »Asıl Şâri’« olarak yer alır. İslâm akâidine göre mutlak egemenlik ve kanun koyma yetkisi yalnızca O’na aittir. Zira Yaratıcı olan, yarattığı varlığın hangi ölçülerle kemâle ereceğini ve hangi hükümlerle huzur bulacağını en iyi bilendir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in »Şâri’« olarak nitelendirilmesi ise Allah’tan bağımsız, paralel bir yasama gücü değil, bilâkis ilâhî projenin tarihsel süreçte hayata geçirilmesi için kendisine tevdî edilmiş bir beyan, tefsir ve uygulama yetkisidir. Bu durum, bir temel kanun metni ile o metni yorumlayıp icrâ eden en üst makam arasındaki ilişkiye teşbih edilebilir. Peygamberimiz, vahyin küllî prensiplerini bizzat kendi tasarruflarıyla cüz’î hükümlere (tikel hükümler) tahvil etmiştir. A’râf sûresi 157. âyetinde vurgulanan, “temiz olanı helal, pis olanı haram kılma” vasfı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu yetkisinin fıtratla olan derûnî uyumunu gösterir. Allah, Peygamber’ine eşyanın ve eylemlerin özündeki “iyilik” (tayyibât) ve “kötülük” (habâis) cevherini tefrik edebilecek bir basîret ve ismet ihsan etmiştir. Vahyin, hakkında sukût ettiği alanlarda (meskûtün anh) nebevî bir ictihadla konulan hükümler, dinde bir “ziyâde” değil, vahyin ruhuna uygun bir “inşâ” faaliyetidir. Bu süreçte Peygamberimiz sürekli ilâhî denetim altında olduğu için, O’nun vaz’ ettiği her ölçü zımnen Allah’ın onayından geçmiş sayılır. Yüce Allah “mutlak ve aslî” hüküm koyucuyken, Hz. Peygamber (s.a.v.) “tâbi ve açıklayıcı” bir hüküm koyucudur. Bu iki irâde arasındaki bağ o denli güçlüdür ki, Sünnet’in sâbit kıldığı bir hükmü reddetmek, o hükmün arkasındaki ilâhî yetkilendirmeyi, yani bizzat Kur’ân’ın Peygamber’e tanıdığı meşrûiyet alanını inkâr etmekle eşdeğerdir. Din, ancak Allah’ın metafizik yasaları ile Rasûlü’nün bu yasaları insan psikolojisine ve toplumsal gerçekliğe uyarlayan “nebevî inşâsı” ile tekemmül eder. Bu noktada “İsmet” (günahtan ve hatâdan korunmuşluk) meselesi merkezi bir öneme sahiptir. Rasûlullah (s.a.v.), tebliğde ve dini açıklama noktasında mutlak sûrette mâsumdur. Beşerî sıfatı gereği dünyevî işlerde vukû bulan insânî zelleleri ise vahiyle ânında tashih edilmiştir (Abese sûresi örneğinde olduğu gibi). Bu durum, O’nun bir “insan” olduğunu hatırlatırken, ilâhî tashih süzgecinden geçerek bizlere tevâtüren ulaşan nihâî Sünnet’in “ilâhî onaydan geçmiş” bir yol olduğunu kanıtlar. Yani Sünnet, Allah'ın denetiminden geçmiş ve rızâsına uygunluğu tescillenmiş bir “yaşam tefsîri”dir.
Sünnet’e ve hadis mirasına yönelik oryantalist tandanslı eleştirilerden biri de, temel hadis kaynaklarının (Kütüb-i Sitte) müelliflerinin çoğunun Arap olmaması, yani “Mevâlî” kökenli olmasıdır. Bu durum bir zaaf değil, muazzam bir sosyolojik iş bölümü ve ilmî ciddiyet olarak okunmalıdır. İlk dönem Arapları için Sünnet bir “metin” değil, “yaşayan bir hayat” idi. Onlar dini bizzat menbaından tecrübe etmişlerdi. İslâm coğrafyası genişleyip medeniyetler harmanlandıkça, bu şifâhî mirasın sistemleşmesi ve analitik bir süzgeçten geçmesi zarûrî bir hâl almıştır. Horasan ve Maveraünnehir gibi köklü yazı ve tefekkür kültürüne sahip bölgelerin âlimleri, bu devâsâ veri yığını üzerinde “Hadis Usûlü” denilen ve modern tarih metodolojisinin bile gıpta ile baktığı bir eleştiri sistemi inşâ etmişlerdir. Bu âlimlerin etnik kimliği, aslında yapılan işin evrenselliğini ve nesnelliğini pekiştirmiştir. Kendi kavminden olan râvîlerin uydurduğu sözleri bile “zayıf” veya “mevzû” diyerek reddeden bir Buhârî veya Müslim, İslâm’ın hiçbir ırkın veya siyâsî grubun tekelinde olmadığının en canlı kanıtıdır. Onlar birer “müellif” (kurgulayan) değil, kılı kırk yaran birer “râvî” ve “münekkid” (eleştirmen) idiler.
Diğer taraftan, Sünnet’i “paralel din” olarak görenlerin en temel yanılgısı, Sünnet ile farz arasındaki organik ve hayâtî bağı kavrayamamalarıdır. Hz. Âişe Vâlidemizin, “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.”[2] tesbiti, Sünnet’in Kur’ân’ın yaşayan formu olduğunun en veciz beyanıdır. Fıkhî terminolojide “nâfile” olarak tavsif edilen Sünnetler, aslında kulu Allah’a yaklaştıran “muhabbet” menzilleridir. Farzlar asgarî sadâkati, yani ilâhî sözleşmedeki alt sınırı temsil ederken, Sünnetler bu sadâkatin zarif bir estetikle uygulanmasını, “memûriyet” soğukluğundan kurtulup “aşk” ile kulluk edilmesini temsil eder. Bir ağacın gövdesi farz ise, o ağaca güzelliğini, meyvesini ve gölgesini bahşeden dalları ve çiçekleri Sünnet’tir. Gövdeyi tek başına bırakmak, ağacı bir kütüğe mahkûm etmektir. Sünnet, dinin kuru bir emirler dizisi değil, bir “hayat estetiği” olduğunu ilan eder.
Hadislerin bir kısmının uydurulmuş olması (vaz’-ı hadîs), Sünnet’in külliyen reddedilmesi için bir mâzeret teşkil edemez. İslâm ulemâsı bu durumu “sahte para” metaforuyla izah eder. Piyasadaki sahte paranın mevcûdiyeti, gerçek parayı yok saymayı değil, aksine parayı tanıma uzmanlığını (sarraflığı) zorunlu kılar. Muhaddisler; râvîlerin hayatını inceleyen “Ricâl İlmi” ve metin tutarlılığını ölçen “Metin Tenkidi” ile sahih olanı sakat olandan büyük bir titizlikle ayırmışlardır. “Bazı hadisler tartışmalı” diyerek muhteşem bir külliyâtı tasfiye etmek, modern bir “bilgi anarşizmi”ne hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.
Sonuç olarak, sorgulayıcı bir zihinle, “Biz önce Allah ne dedi ona bakarız.” demek metodolojik olarak haklı bir başlangıç gibi görünse de eksiktir. Zira Allah’ın ne dediğini bize ulaştıran ses, Muhammed (s.a.v.)’in mübârek ve muazzez sesidir. Allah, vahyini doğrudan kalplerimize indirebilirdi, ancak O, bir “insan peygamber” seçmeyi murâd etti. Çünkü din, sadece teorik bir metin değil, bir beşerin hayatında nasıl “ete kemiğe büründüğü” bizzat müşâhede edilerek öğrenilecek bir modeldir. Muhammed (s.a.v.)’in şahsiyetine ve “el-Emîn” sıfatına duyulan güven, Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine dair inancın da zeminidir. Peygamber’i devre dışı bırakan bir din tasavvuru, zamanla Kur’ân’ı da tarihsel bir metin seviyesine indirgeme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hz. Peygamber’in varlığına rağmen Kur’an’ı tarihsel bir metin olanlar zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, Kur’ân’ı Sünnet’ten, vahyi nebevî örneklemden tecrit etmek, ruhu bedenden ayırmak gibidir. Sünnet, Kur’ân yolunun nasıl katedileceğini gösteren ilâhî bir rehberdir. Sünnet’in otoritesini sarsmak, bizzat Kur’ân’ın inşâ ettiği “Üsve-i Hasene” modelini yıkmaktır. Mü’minlerin vazifesi dine ekleme yapmak değil, o yüce vahyi Rasûlullah’ın zarif aynasından seyrederek hayata taşımaktır. Bir ağaç köküyle toprağa (Vahiy), dallarıyla göğe (Sünnet) yöneldiği müddetçe ayakta kalır. Kur’ân “ne yapmamız” gerektiğini emreder; Sünnet ise “nasıl yapacağımızı” talim eder. Bizlere düşen, bu muazzam mirası her türlü yabancı unsurdan arındırarak, aslına sadık bir şekilde geleceğe miras bırakmaktır.
[1] Buhârî, “Âhad” 1.
[2] Müslim “Müsâfirîn” 139.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Âlim, Arapçayı ve bu dilin özelliklerini, Yüce Allah’ın yaşam kılavuzu olarak gönderdiği Kur’ân-ı Kerimi ve Kur’ân ilimlerini, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini ve Nebevî sünnetini iyi derecede bi...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İslâm doktrini, güven kavramını yalnızca fiziksel bir korkusuzluk hâli veya seküler bir asayiş durumu olarak tanımlamaz. Aksine güven, Yüce Allah’ın birliği ve imanın esaslarının kalbe derinlemesine n...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Ahmed Kuddûsî (1760-1848)Ey bâd-ı sabâ es yürü ol yâre selâm etMahbûb-ı Hudâ Ahmed-i Muhtâr’e selâm etSevdâsı anın etti beni zâr u perîşânArz eyle bu ahvâlimi dildâre selâm etŞevki ile n’olduğumu hep...
Yazar: Vedat Ali TOK
Batı literatüründe şahsiyet kavramı karşılığında tiyatro oyuncularının oyun esnasında yüzlerine taktığı maske anlamına gelen persona sözcüğü kullanılır. Oyuncular konuşmalar...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ