Osmanlı’yı ve İslâm Dünyasını Parçalayan Dinamit
Batı’da doğan kavmiyetçilik/ırkçılık illeti, en yıkıcı tahribatını Osmanlı Devleti ve İslâm âlemi üzerinde göstermiştir. Ümmetçilik bağıyla asırlar boyunca birbirine kenetlenen Osmanlı merkezli İslâm coğrafyasına, ölümcül bir virüs gibi bulaşan asabiyet (menfî milliyetçilik) fitnesi, hem Osmanlı’yı yıkmış hem de bu koskoca âlemi başsız koyarak emperyalist devletlerin emelleri karşısında korumasız bırakmıştır. Bu yazıda ırkçılığın, Ortadoğu özelinde Osmanlı’ya girişinden bugüne uzanan çizgide geçirdiği serüveni, Osmanlı’yı ve Ortadoğu’yu parçalamadaki amansız rolünü inceleyeceğiz.
Sömürgecilerin Osmanlı-İslâm Birliği’ni Yıkma Çabaları
Batılı devletlerin Ortadoğu’ya beslediği ilgi, Sanayi İnkılâbıyla had safhaya ulaşmış; sahip olduğu zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarıyla, mümbit bir hammadde deposu olduğunu keşfetmekte fazla gecikmemişlerdir. Bilhassa İngiltere, II. Abdülhamid Han’ın, kendisini kolonilerde oldukça müşkül duruma düşüren İslâm Birliği siyasetini akim bırakmak maksadıyla, alternatif bir tutum olarak Arap topluluklarla yakınlaşmaya çalışmıştır.
1710’da İngiliz Sömürgeler Bakanlığı’nın emriyle Mısır, Irak, Hicaz ve Hilâfet merkezi İstanbul’da casusluk faaliyetlerinde bulunan meşhur misyoner Hampher; İngilizlerin 18. yüzyıldan beridir İslâm ülkelerinde görevlendirdikleri 5 bin ajanın mevcudiyetinden haber verdikten sonra, Ortadoğu’da hâkimiyetin tesisi için hangi şeytanî yöntemlere başvurduklarına dair şu tüyler ürpertici ifşaatı dile getirmiştir: “Uzun süreli planlar olarak bu topraklarda ayrılık, cehalet, fakirlik ve hastalığı yayma programları şeklinde düzenlenmişti. Bu belâ ve bedbahtlıkları bölge halkına yüklerken de, Budizm’in şu ünlü deyişini çalışmalarımıza rehber yapmıştık: ‘Hastayı kendi hâline bırak ve sabırlı ol, sonunda ilacı onca ağırlığına rağmen kabul edecektir!..”
İngilizlerin, Ortadoğu’daki dengeyi kendi menfaatleri istikametinde yeniden ikame edebilmeleri açısından, Müslümanların birlik, beraberlik ve tesanüt tesis etmemeleri, son derece hayatî bir öneme sahipti. Çünkü Müslümanlar, İslâm ittihadı ekseninde birleştikleri takdirde müstemleke düzeninin bekası noktasında büyük bir tehlike teşkil edecekti. Bunun için de, küçük yerli yönetimler icat etmek, onlarla merkezî hükümet arasında mütemadiyen çatışma ve anlaşmazlıklar çıkarmak; kısacası “böl yönet”, daha açık bir dille “böl yok et” planını icra safhasına sokmak, İngiltere’nin en başından beri gerçekleştirmeye çalıştığı yegâne hedef olacaktı.
İngilizler ve diğer Avrupalı devletler, mahallî idarelere müdahale edip Osmanlı merkezî otoritesini zayıflatabilmek amacıyla Hıristiyan azınlıkları dinî ve hümanist duygu, düşünce ve gerekçelerle tahrik ediyorlar; azınlıkların hâmisi kisvesine bürünmek gibi sinsice bir atraksiyona başvurarak gerçek niyetlerini gizleyebiliyorlardı. Bu mevzuda, dinî-siyasî amaçlarla açılmış İngiliz, Fransız ve Amerikan Misyoner okulları, fevkalâde yıkıcı bir misyon üstlenerek, bütün faaliyet ve propagandalarda kilit rol oynuyordu.
Osmanlı Düzenine Kavmiyetçilik Darbesi
Arap Dünyası, 19. yüzyılın başlarından itibaren Batı ile çeşitli yollardan temasa geçtikçe, kendisini Osmanlı-İslâm Birliği’nden kopartıcı ve siyasî bütünlükten ayırıcı bir atmosfer içerisinde buldu. Bu kopuş sürecinin başlaması ve gelişmesinde temel güç ise, Batı’dan esen milliyetçilik cereyanları olmuştu. Bölücü akımların alevlenmesi hususunda, Batılıların elindeki etkili silahların başında da “Osmanlı düşmanlığı” vardı. Pompaladıkları husumetin tesiriyle Arap Milliyetçiliğini uyandırmaya tevessül ettiler. Cihan Harbinden sonra İngiliz işgali altında kalan Arap memleketlerinde, bütün tarih kitapları İngilizler tarafından yazdırılmış ve Arap okullarında yeni nesillere şiddetli bir “Türk/Osmanlı düşmanlığı” aşılanmaya çalışılmıştır.
Daha ziyâde, Hıristiyan Araplar arasında yerleşen bu fikirler, başlangıçta sadece entelektüel bir hareket niteliğindeydi. Bu yönüyle, Arap Milliyetçiliğinin neşeti ve intişarı; müsteşriklerin, misyonerlerin ve hâsılı topyekûn Batılı emperyalistlerin faaliyet ve çıkarları ile çok yakından alakalıdır. Bu illetin Arap dünyasına taşınması, sirayeti ve palazlanmasında en aktif rolü oynamak, tamamen Batılılara düşmüştür.
Arap Milliyetçiliğinin doğum yeri, Lübnan ve Suriye’dir; büyük ölçüde de bu bölgedeki Hıristiyan unsurlardır. Bunun sebebine gelince, şu fikri ileri sürmek mümkündür: Birçok dinî ve etnik grubu bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti, temel karakteri cihetiyle İslâmî bir devlet nizamını temsil ediyordu ve milliyetçiliğin zemin bulmasına imkân tanımayacak şekilde ümmetçilik esasına oturuyordu. Bu bakımdan, Arap milliyeti cereyanı kendisine ister istemez, Hıristiyan unsurların yoğun olduğu, Suriye ve Lübnan’daki Arap-Hıristiyan topraklarında melce bulmuştur. 19. yüzyıl boyunca yetişmiş, önemli milliyetçi Arap düşünürlerin yüksek bir çoğunluğunun, köken bakımından Hıristiyan olması, bu yüzdendir.
Arap Milliyetçiliği hareketi, ilk olarak Amerika’nın himâyesinde, 1847’de Suriye ve Beyrut’ta, Arap Edebiyatçılar Derneği’nin kurulmasıyla arz-ı endam etmiştir. Bu konuda Amerikalılar, Mısırlı ve Suriyeli Hıristiyanlardan, bilhassa Marûnilerden yararlanmışlardır. Bu gayeyle Amerikalılar, işe evvela Malta’daki matbaalarını Beyrut’a nakledip; Lübnan, Kudüs ve Şam’da açtıkları kolejlerde okutulan ders kitaplarını basmakla başlamışlardır. Kolejlerde okutulan söz konusu kitaplarda esas olarak Arap-İslâm kültüründen çok Suriye, Lübnan, Filistin ve Mısır gibi ülkelerin, İslâm öncesi tarihlerine ve kültürlerine önem verilmiştir. Bu yolla, bir Batı dilinin iyi derecede öğrenilmesini sağlayan mezkûr okullara giden zengin ailelerin çocuklarında, milliyetçilik ve bölgecilik şuuru uyandırılmaya çalışılmıştır. Arap milliyetçilerinin tamamına yakın bir kısmının, Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nden yetişmiş olması, bu noktada tesadüf değildir.
Hıristiyanlar, Suriye, Mısır ve Lübnan’da kurdukları dernekler kanalıyla, faaliyetlerini gizli bir biçimde aralıksız sürdürmüşlerdir. Gelinmek istenen hedefse, Batı tesirinde gelişen Arap Milliyetçiliğini mümkün olduğunca İslâm’dan uzaklaştırmak; İslâm yerine konan bir ideoloji ve laik hareket hâline büründürmekti. Arap Milliyetçiliği hareketinin geniş bir teşkilatlanma seferberliğiyle hızlı şekilde yayılıp zemin bulmasında, Arap ülkelerinde gizlice açılan Mason Locaları birinci derecede rol oynamıştır. Milliyetçilik hareketinin boy verdiği önemli stratejik merkezlerden olan Beyrut Mason Locası’nın açılışı ve bu teşkilâtla hedeflenen gizli amaçlara ışık tutması bakımından, konunun uzmanlarından Orhan Koloğlu’nun naklettiği şu malûmat dehşet vericidir: “Gizli cemiyet kuranların hepsi Hıristiyan idi ve amaçları, Müslümanlarla eşit olabilmekti. Arap Milliyetçiliği yaparak Beyrut’un önde gelen Müslümanlarını da locaya sokma taktiğini kullandılar... Araplığı vurgulayarak ve Araplara, Türklerle eşitlikte ısrar ederek; hem Müslümanları hem de Hıristiyanları, Türk haksızlık ve despotizmiyle mücadelede birleştirmek amacındaydılar.”
İslâm Dünyasında Dengeleri Nasıl Bozdular?
Ortadoğu’ya hâkim olmak için geçmişte Haçlı ordularını ileri süren Batılı güçler, bu kez de bölgeyi onlarca makam ve sözde idarî taksimata (petrol şeyhliklerine) bölmeyi ve yerli işbirlikçiler eliyle hegemonyasını idâme ettirmeyi yeğlemiştir. Batılı emperyalistler, Osmanlı Devleti’nin geride bıraktığı coğrafyayı, bir sürü değersiz ve küçük ülke olacak şekilde harita üzerinde cetvelle parçalayıp, egemenliklerini kolayca sürdürebilecekleri yapay devletçikler hâline getirmişlerdir. Pusuya düşürülen Arap dünyası, bir daha belini doğrultup kendi ayakları üzerinde dikilemeyecek biçimde, Batılılar tarafından bölünebildiği kadar bölünmüştür.
Bu cümleden olarak evvela, Ürdün’de kukla bir monarşik idare kurarak işe koyulmuşlardır. Müteakiben Lübnan’ı; bölgedeki Dürzilerin Osmanlı Devleti’ni arkadan vuran hizmetlerinin mükâfatı olarak Suriye’den koparıp, Marûnî Hıristiyanlara vermişlerdir. Nihayetinde, Irak ve Suudi Arabistan’ın arkasından, tarihte aşiretlerin bile merkez ittihaz etmedikleri adı sanı duyulmamış mekânlara “devlet” adı altında siyasî bir hüviyet kazandırmışlardır. Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve daha birçok toprak parçası, sun'î sınırlarla birbirlerinden koparılarak kolay idare edilebilir devletler halinde İngiltere hegemonyasına sokulmuştur.
Fakat burada esas trajedi şudur: Siyasî bilinçlenmenin artmasıyla emperyalizmin hakikî yüzü fark edilmeye başlanacak ve sömürgecilik, milliyetçilik adına reddedilecektir. Ancak bu da, Cezayir Müslümanlarının Fransa’ya karşı direnişlerinde olduğu gibi, ağır bedeller ödenmesine sebep olacaktır. Arap dünyasında “Ulusçuluk” hareketi, anti-emperyalist bir biçimde ortaya çıkmış; siyasî, ekonomik ve kültürel açılardan tam bağımsızlık parolasını dava edinmiştir. Manda yönetimlerinin, etnik ve dinî (mezhep) farklılıklarını belirginleştirerek, ulusal birleşmeleri engellemeye çalışmaları Arap Birliği duygusunu daha da güçlendirmiştir.
Ne var ki, umumî manzara ve yapının şekillenmesinde Batı’nın kahir gücü ve tekeli bir türlü kırılamamıştır. Sözde bağımsızlıkları verilen ve halkı Müslüman olan devletlerin, siyasî özgürlükleri görünüşte varmış gibi kabul edilmekle beraber bu ülkelerdeki her türlü yönetim kademeleri ve karar mercileri dolaylı olarak Batı güdümündeki sınıflara teslim edilmiştir. Müslüman memleketlerin birçoğu bugün, emperyalist devletlerin bir nevi sömürgesi olmaktan maalesef kurtulamamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan bu yana birçok Müslüman ülke, bağımsızlığını kazanmış gibi görünmekle birlikte; askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel açılardan Batılılara bağımlı durumdadırlar ve doğrudan değil de dolaylı yollarla yönetilmektedirler.
Sömürgeci güçler, Müslüman Arap devletlerini; ilerde kendilerini tehdit edici bir potansiyele erişmemeleri ve kolektif bir kuvvet haline gelmemeleri için aralarına husumet ve ihtilaf tohumları atıp birbirleriyle çatıştırarak, Ortadoğu’da kontrol mekanizmasını mütemadiyen kendi elleri ve çıkarları ekseninde tutmak istemişlerdir. Hiç şüphesiz, bu hedefi gerçekleştirmenin en vurucu noktalarından biri de; hepsinin ortak imanî noktasını teşkil eden İslâm dininden uzaklaştırmak ve İslâm ittihadı kapısını ebediyen kapatmaktır. Müslümanların birliğini bozmada özellikle de -Batılıların dayatmasıyla Filistin’de tepeden inme ve gayr-ı hukukî tarzda kurulan- İsrail Devleti’ne çok büyük işler düşmüş; emperyalistlerin müdahalelerinde hep bir çomak ve atlama taşı olarak kullanılmıştır.
Bütün bunların dışında sömürgeciler, Ortadoğu ülkelerine (laik) öğretileri empoze ve ihraç etmeye özel bir önem vermişlerdir. Bu durum en çok da, Arap ülkelerindeki yönetici sülalelerin işine yaramıştır. Çünkü yöneticiler, meşruiyetlerinin İslâm ile ölçülmesine razı değillerdi. Böyle bir değişimin asıl amacı, Müslüman toprakların sömürülmesinde en büyük engel olarak görülen İslâm’ın bileğini güçsüz kılmaktı. Bu anlamda, cihad, ümmet ve tevhid gibi İslâmî mefhumların muhtevaları tahrif edilmek istenmiştir. Bu yolla, gerçek İslâm’ın yanında uyduruk bir “Oryantalist İslâm’ın” ortaya çıkmasını sağlayarak, esas dinin yerini alması hedeflenmiştir.
Batılılardan bağımsızlık icazeti alan ve emperyalist güçlere mutlak manada itaat eden Arap yönetimlerdeki genel temayül, dost zannettiklerinin ihaneti ve açık desteği sonucunda, 1948’de İsrail’in kurulmasıyla şok bir şekilde değişmiştir. Bu süreçte yerel idareciler, Batı emperyalizmine cephe alarak siyasî-ideolojik anlamda yeniden yapılanma içerisine girmişlerdir. Bu defa Sovyet Rusya’ya yaklaşıp devlet ve toplum hayatını şekillendirmek maksadıyla sosyalizmi ithal etmişlerdir. İslâm’ın toplum üzerindeki belirleyiciliğini kırmak gayesiyle Arap Milliyetçiliği ve Arap Birliği esasına dayanan; üstelik tabanda zemin bulması ve hüsnü kabul görmesi için yer yer İslâmî görünüme de büründürülen, “Arap Sosyalizmi/Baascılık” cereyanını başlatmışlardır. Özellikle, Suriye ve Irak’ta bu hareket, büyük güç kazanarak iktidara gelmiştir. Baascılık, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail’in, Araplara üstünlük sağlamasına kadar etkisini devam ettirmiştir.
Bundan sonraki süreçte Arap halkı, yeniden İslâmî değerlere dönmeye; özünü ve kimliğini yeniden bulmaya yönelmiştir. Ancak bu sefer de, azınlık idaresine dayanan baskıcı yönetimlerin zulüm ve engellemesiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu arayış hâlihazırda daha da güçlenerek sürmektedir.
Son Tahlilde
Dünyaya hükmetmenin en muhkem ayaklarından birinin de, Ortadoğu’ya hâkim olmaktan geçtiğinin bilincinde olan Batılı devletler, 20. yüzyılın başında dizginleri ele geçirdikten sonra bir daha bırakmamışlar; Körfez krizleri ve savaşlarına uzanan süreçte âdeta rutinleşen müdahalelerle şamar oğlanına çevirdikleri bölgeden menhus ellerini çekmeyeceklerini ve hegemonyalarını sürdürme niyetinde olduklarını her fırsatta göstermişlerdir.
Öte yandan emperyalist Batılıların muavenetiyle Ortadoğu’da, İsrail vasıtasıyla açılan yara, daha da derinleşmekte ve kangrenleşmektedir. İsrail, Ortadoğu’da durmaksızın patlak veren ve bir türlü de dinmek bilmeyen krizlerde, hâlâ en müessir çıbanbaşıdır. Arap devletleri ise, muhtaç ve bağlı oldukları dinî dinamiklere tevessül etmemenin cezasını, Batılılar ve İsrail karşısında siyasî, askerî ve iktisadî sahalarda uzlaşma ve dayanışma içerisine girmemekle, ne yazık ki, çok pahalı ödemektedirler.
Görünen o ki, İslâm’ın insanlığa vaat ettiği âlemşümul sulh ve selameti mükemmel bir biçimde tatbik eden Osmanlı benzeri bir nizam, Ortadoğu’nun on yıllardır hasretini çektiği huzur ve istikrarın yegâne reçetesi olacaktır.
Kaynakça:
Mim Kemal Öke, Siyonizm ve Filistin Sorunu (1880-1914), İstanbul, 1982.
Sami Öngör, Ortadoğu (Siyasi ve İktisadi Coğrafya), Ankara, 1965.
Necdet Kurdakul, Şark Meselesi, Osmanlı İmparatorluğundan Ortadoğu’ya Şark Meselesi, İstanbul, 1976.
Hampher, İslam’ı Nasıl Yok Edelim? Türkçesi: N. Göktaş, İstanbul, 1990.
Mustafa Halidi, Ömer Ferruh, İslam Ülkelerinde Misyonerlik ve Emperyalizm, Çeviren: O. Şekerci, İstanbul, 1968.
Ömer Kürkçüoğlu, Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi, Ankara, 1982.
Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, Çeviren: S. Özel, İstanbul, 1986.
Süleyman Uludağ, “Arablarda İnanç ve İdeoloji Hareketleri”, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı: 14.
Orhan Koloğlu, Abdülhamid ve Masonlar, İstanbul, 1991.
Asaf Hüseyin, Robert Olsen, Cemil Kurdeşi, Oryantalistler ve İslamiyetçiler, Çeviren: B. Muhib, İstanbul, 1989.
Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, Türkçesi: F. Yılmaz, A. Deniz, İstanbul, 1989.
Hikmet Bayur, XX. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri, Ankara, 1974.
Ethem Ruhi Fığlalı, “Ortadoğu’da İslâm”, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı: 14.
Cem Çakmak, “Baas İdeolojisi, Baas Milliyetçiliği, Baas Siyonizmi”, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı: 14.
İsmail Çolak, Bitmeyen Hesaplaşma: Hilal ile Haçın Dünü Bugünü, 4. Baskı, İstanbul, 2014.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Müslüman bilim insanları, mekanik teknoloji’nin gelişimine hatırı sayılır katkılar sundular. Daha 9. yüzyılda, robotik âletlerin ilk numûnelerini Benî Musa Kardeşler ortaya koydular. Onların çalışmala...
Yazar: İsmail ÇOLAK
-Ömer Halisdemir’in aziz ruhuna-Bin beş yüz yıl akmış kana,Ne göz yumduk ne yenildik...Nasıl el kalkmış Osman’a?Biz Osman’ı nâmus bildik,Şehid düştük, darp edildik...Nizâmülmülk bir dehâydı,Haşhâşîler...
Şair: Halil GÖKKAYA
Dolmabahçe Sarayı’nın tesis edildiği yer, Boğaziçi’nde çok eski zamanlardan beri gemilerin sığındığı doğal bir liman/koy olarak kullanılmaktaydı.Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethi sırasında yet...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Ülkemizde, hemen her yıl yaz aylarında patlak veren orman yangınları, ne yazık ki, başlıca gündem maddelerinden biri oluyor. Ormanlar ve içindeki varlıklarla birlikte yüreklerimiz de âdeta kor gibi ya...
Yazar: İsmail ÇOLAK