Uzlet: Halk İçinde Hakla Beraber Olmak
Uzlet, inzivâ, halvet, tebettül… gibi kavramlar, insanlardan bir kenara çekilme, dünya ve dünyalıklarla ilgiyi irtibatı kesme olarak tanımlanır. Bunda asıl maksat nefsi terbiye etmek, dünyevîleşmekten kurtulmaktır. Asıl yurdun bu geçici dünya olmadığının bilincinde olarak kişinin kendisini Rabb’ine vermesi, O’na yönelmesi, bir başına kalarak O’nu daha fazla anması, zikretmesi, ibâdet ve duâ ile O’na yaklaşmaya çalışmasıdır. Bir arınma, günahlardan, günahkârlardan ve günah meclislerinden uzak kalma, kendini dinleme, kendine dönme ve sonuçta Rabb’ine dönmenin adıdır uzlet.
Tıpkı İbrahim Peygamber’in dediği gibi: “Doğrusu ben Rabb’ime hicret ediyorum, O şüphesiz güçlüdür, Hâkim’dir.”,[1] “Doğrusu ben Rabb’im uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir.”[2] Hz. İbrahim Peygamber, bu sözüyle puta tapan müşrik kavminden ayrılıp mukaddes beldelere doğru yola çıkmıştı. Onun bu hicretindeki yegâne gayesi günahkâr toplumdan uzaklaşıp Rabb’inin rızâsına ermekti. Çünkü günahların ve günahkârların olduğu yerler, kulun Rabb’inden ayrı düşme tehlikesinin olduğu yerlerdir. Öyle yerlerden ayrılıp Rabb’in rızâsının kazanılacağı ortamlara hicret ise seçkinlerin işidir. Allah’a hicret edip gitme, sadece belli bir mekâna gitme değil, aynı zamanda Rabb’in rızâsının kazanılacağı amellere yönelmedir.
Hz. İbrahim’in bu hicretinde ve gidişinde hem fizikî olarak yer değiştirmesi vardır hem de, “Rabb’ime gidiyorum.” diyerek Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek O’na yönelişi vardır. Gerçekten de o, Rabb’inin emri ve işaretiyle müşrik kavmin bulunduğu yerden ayrılmış Şam-Filistin bölgesine doğru hicret etmiştir. Ama o, bu hicretini Rabb’inin emriyle ve O’nun rızâsını kazanma adına yapmıştır. Onun için âyetlerde “Ben şuradan şuraya gidiyorum/hicret ediyorum.” denilmemiş, “Ben Rabbim’e gidiyorum.” denilmiştir.
Uzlette de kişinin hem bulunduğu insanlarla beraber olduğu yerden fizikî olarak bir başına kalacağı tenha yere çekilmesi vardır, hem de ihlâs ve samîmiyetle, tefekkür, duâ ve zikirle Rabb’ine dönmesi, O’na yönelmesi vardır. Zaten işârî yorumlarda, “Ben nefsimden ve diğer varlıklardan Rabb’ime gidiyorum, O’na yöneliyorum, O’ndan başka bütün her şeyden/masivâdan ayrılıp Rabb’ime dönüyorum.” diye açıklamalar yapılmıştır.[3] Kurtubî de bu âyetin hicret ve uzlete temel olduğunu söylemiştir. Hz. İbrahim, Nemrud’un ateşinden kurtulduktan sonra hem o beldeyi terk etmiş hem de kalbiyle, niyetiyle, ameliyle, ibâdetiyle Rabb’ine yönelmiştir. O, bedeniyle ve kalbiyle hareket ederek hem fizikî hicreti hem de mânevî hicreti birlikte gerçekleştirmiştir.[4] Buna göre Yüce Yaratıcı’ya gereği gibi kullukta ihlâs ve samîmiyet kadar mekân seçimi de önemlidir. Onun için mü’minler, yeryüzünün her temiz yerinde ibâdet yapabilseler de mescidlerde toplanıp ibâdet yapmaları daha faziletlidir. Zîrâ hadiste belirtildiği üzere Yüce Allah’ın en sevdiği yerler mescidlerdir.[5]
Uzlet, “Yaratanınıza dönüp tevbe edin.”[6], “Rabb’inize yönelin.”[7], “Ey inananlar! Kurtuluşa ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’a/O’nun hükmüne dönün.”[8] emirleri gereğince Rabb’e dönme, O’na yönelmedir. Uzlet, hesap günü “Kaçış nereye?”[9] demeden “Allah’a kaçınız.”[10] emrini yerine getirmenin adıdır.
Peygamberliğe Hazırlık Aşamasında Uzlet
Peygamberimiz, nübüvvet vazifesine uzlet ile hazırlandı. Nübüvvet öncesi ona uzlet sevdirildi. O, uluslararası ticaretle meşgul olduğu, “Muhammedü’l-Emîn” olarak yaşadığı toplumda iyi bir yeri olduğu ve altı çocuklu bir aileye sahip olduğu halde zaman zaman Mekke dışına çıkar, Hırâ Mağarası’nda bir başına kalır, orada tefekkür ederdi. Bazen günlerce orada kaldığı bile olurdu. Nitekim ilk vahiy ona Hırâ Mağarası’nda geldi ve o uzlette iken peygamber oldu.
İlk inen âyetlerde ona, onun şahsında ümmetine şu emir veriliyordu: “Rabb’inin adını an; her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel.”[11] Âyette geçen tebettül, Allah’tan başka bütün her şeyi terk etme olarak anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Meryem, dünyevî lezzetlerden yüz çevirip âhiret işlerine yöneldiği için Betûl sıfatını almıştır.[12] Bir rivâyette Peygamberimiz tebettülden ümmetin sakındırmıştır.[13] Âyette emredilen, her şeyiyle her zaman Allah ile olma, ihlâs ve samimiyetle O’na yönelmedir. Hadiste yasaklanan ise dünyadan, evlenmekten sürekli olarak ve bütünüyle el etek çekmedir. Bu meyanda uzlet-inzivâ konusunda Peygamberimiz’in ümmetini, aşırılıktan sakındırdığını söyleyebiliriz. Nitekim o, uyumayıp sürekli namaz kılacağına, hiç ara vermeden sürekli oruç tutacağına, hiç evlenmeyeceğine karar veren ashâbını şöyle uyarmıştır: “Ben sizler için örnek değil miyim? Ben bazen oruç tutarım, tutmadığım da olur; geceleyin namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla da evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.”[14]
O, kendisine peygamberlik görevi verildikten sonra mağaraya çekilmedi, ama onun kendisini Rabb’ine verdiği, Rabb’i ile baş başa kaldığı anlar hiç eksik olmadı. Hicretten sonra Medine günlerinde o, Ramazan aylarında hep itikâfa çekildi. Onun itikâfı, bu sefer mescidinde idi. Beş vakit namazını cemâatine kıldırıyor, ama hep mescidde kalıyor, eşlerinden ayrı duruyor ve Rabb’ini zikrediyor, tefekkür ediyor, duâ ve ibâdetle vaktini değerlendiriyordu. O, halk içinde olsa bile hep Hak’la beraber olmanın en güzel örnekliğini sunuyordu. Her Ramazanda on gün süren bu itikâf, vefat edeceği senenin Ramazan’ında yirmi gün sürdü.
Sonuç itibarıyla İslâm’da uzlete çekilme sınırlıdır, sürelidir ve asla cemâatle namazdan, Cuma, bayram ve cenâze namazlarından kişiyi alıkoymaz. Zaten Peygamberimiz, insanların arasına karışıp onlara katlanmanın daha hayırlı olduğunu belirtmiştir: “İnsanların arasına karışan ve onların eziyetine katlanan mü’min, insanların arasına karışmayan ve onların eziyetine sabretmeyen mü’minden daha faziletlidir.”[15]
Nitekim helâl kazanç temin etme, faydalı ilim elde etme, cemâatle namaz kılma, akraba-eş-dost ziyaretinde bulunma, cihad etme, toplu zikir ve sohbetlerde bulunma, davetlere icâbet etme gibi pek çok güzellik ancak insanlarla bir arada iken yapılabilir.
Onun için Peygamberimiz dinde ruhbanlığın olmadığını beyan etmiştir: “İslâm’da ruhbanlık yoktur. Benim ümmetimin ruhbanlığı ise Allah yolunda cihad etmektedir.”[16] Kur’ân İsrailoğullarının ruhbanlığı icat ettiklerini, fakat onun da gereğini yapamadıklarını bize anlatır: “Uydurdukları ruhbanlığı ise biz kendilerine farz kılmadık, lâkin Allah’ın rızâsına nâil olmak için onu kendileri icad ettiler. Kaldı ki, ona gereği gibi de riâyet etmediler.”[17] Onların uydurdukları ve Kur’ân’ın yasakladığı ruhbanlık, evlenmeyi terk etmeleri ve manastırlara çekilmeleri şeklinde idi. Onların bu durumu insan fıtratına aykırı idi, bu yüzden kısa zamanda onlar kendilerine farz kıldıkları bu şartlara riâyet edemediler, istismarlar ve suistimaller başladı. Halbuki Allah’ın rızâsı, O’nun belirlediği ölçüler içerisinde kalmak ve bu esaslar doğrultusunda hareket etmekte idi. Nitekim insanlığı kadın erkek olarak yaratan, onlar için meşrû birliktelik kuralları belirlemişti. Yüce Yaratıcı’nın belirlediği esaslar çerçevesinde hareket edilmek kaydıyla Allah’ın nimetlerinden istifade etmekte bir sakınca yoktu. İnsanlığa örnek ve önder olarak seçilip gönderilen Peygamberlerin izlediği yol da buydu: “And olsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik; onlara eşler ve çocuklar verdik.”[18] “Allah size kendinizden eşler var eder. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder. Size temiz şeylerden rızık verir.”[19] “İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.”[20]
Özetleyecek olursak, dünya ve dünyalıklar sınavın gereği olarak bizim için yaratılmış ve bize emânet olarak verilmiştir. Onlardan Allah ve Rasûl’ünün belirlediği ölçüler çerçevesinde faydalanmak, sınavı kazanma vesilesidir ve insana sevap da kazandırır. Önemli olan el kârda gönül yarda anlayışı içerisinde halk içinde Hak ile beraber olabilmektir. Yüce Allah’ın erişilmez kudretini derinlikli olarak düşünme demek olan tefekkür, her vesileyle O’nu hatırlama demek olan tezekkür, O’nun sayısız nimetlerine karşılık yapacağımız ibâdetler şuurlu mü’minin vazgeçilmezlerindendir. Bütün bunlar için belli vakitleri, belli mekânları belirlemek ise bu ibâdetlerin kalitesini artıracaktır. Onun için ecdâdımız, tarihî camilerin kapılarına “Neveytü’l-i’tikâf/Niyet ettim itikâfa” cümlesini yazarak mü’minlerin her vesileyle dünyalıklardan yüz çevirip Yüce Yaratıcı’ya dönmelerini arzu etmişlerdir. Bu yüzdendir ki, peygamberlerin ve sâlih kulların şiârı olan itikâf bir anlık Huzur’a çıkmakla başlar, Ramazan aylarının sonunda hanımların evlerinin bir köşesinde, erkeklerin de mescidlerin bir köşesinde girerek yapacakları on günlük itikâflarla devam eder. Aslında bir çeşit uzlet olan itikâf da mü’mini âhirete hazırlayan bir mekteptir.
[1] 29/Ankebût, 26.
[2] 37/Saffât, 99.
[3] Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî.
[4] Kurtubî, el-Câmi’.
[5] Müslim, Mesâcid 288.
[6] 2/Bakara, 54
[7] 39/Zümer, 54.
[8] 24/Nûr, 31.
[9] 75/Kıyâme, 10.
[10] 51/Zâriyât, 50.
[11] 73/Müzzemmil, 8.
[12] Mâtüridî, Te’vîlât.
[13] Tirmizî, Nikâh.
[14] Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 1.
[15] Tirmizî, Kıyâme; İbn Mâce, Fiten; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IX, 64.
[16] Dârimî, Nikâh 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 82, 266; VI, 226.
[17] 57/Hadîd, 27.
[18] 13/Ra’d, 38.
[19] 16/Nahl, 72.
[20] 30/Rûm, 21.
Ali AKPINAR
Yazar
Kutlu bir müjde geldi çağların ötesinden,En mübârek insanın gül kokan nefesinden.Bu muştunun peşinden koşup durdu ordular.Çetin surlar yerine dizlerine vurdular.Daha yirmibirinde zekâ, bilgi, dirâyet,...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN
İstanbul deyince maneviyat merkezleri olan camiler ve külliyeler akla gelir. Zira İstanbul, bir camiler ve külliyeler şehridir. Bu cami ve külliyeler şehre apayrı bir ruh katar. Sultan Ahmet Camii, Sü...
Yazar: M.Nihat MALKOÇ
Dağ heybetli çınarımız kurudu,Ümmete tutacak dal bulunmalı.Batıl hakkın üzerine yürüdü,Zalime dur diyen el bulunmalı.Üstümüze çöken kızıl kâbustu,Çağdaş firavunlar kinini kustu.Yiğitler lâl oldu, kale...
Şair: Bestami YAZGAN
Sezâî-i Gülşenî (1669-1737)Kapına geldiler ümmet MuhammedDilerler merhamet şefkat MuhammedNebîlerle velîler bâb-ı Hak’daSeninle buldular kurbet MuhammedCihâna Hak Teâlâ kıldı ihsânVücudun âyet-i rahme...
Yazar: Vedat Ali TOK