Cânım Efendim
Kemâl Edip Kürkçüoğlu (1902-1977)
Ey zâtı ezelden beri cânânım efendim
Dîdârına bin kerre fedâ cânım efendim
Lûtfundan emînim yine ey Şâh-ı Şefâat
Vardır bilirim cürm-i firâvânım efendim
Gelmekte güzergâha murâdım şu ki bir gün
Manzûrun olur hâl-i perîşânım efendim
Hikmetli kelâmın sebeb-i fevz ü felâhım
Devletli yüzün kıble-i irfânım efendim
Allah’ı gören gözlerinin aşkına bir kez
Bak bende-i muhtâcına Sultânım efendim
Etsin dil-i sûzânımı sîrâb zülâlin
Ekvânı tutuşturmadan efgânım efendim
İkrâr yetürdüm sana Dîvân-ı Ezel’de
Bürhânıdır ihlâsımın îmânım efendim
İmdâdın iletsin beni bir ehl-i Kemâl’e
Bî-hadd ü aded acz ile noksânım efendim
Kemâl Edip Kürkçüoğlu’nun na’tı, yirminci asırda yazılan na’tlar arasında müstesna bir yere sahip diyebiliriz. Mef’ûlü/Mefâîlü/Mefâîlü/Feûlün vezninde yazdığı na’tında aruzun sesi duyuluyor. Bunu hem başarı hem de eksiklik olarak değerlendirebiliriz. Başarısı, aruzu gerçekten kusursuz bir şekilde Türkçeye uygulaması; eksikliği ise sözü vezne uydurabilmek için “Etsin dil-i sûzânımı sîrâb zülâlin”, “Bürhânıdır ihlâsımın îmânım efendim” gibi zorlama hissi uyandıran mısralara yer vermesi. Bu durum aşağıya alacağımız ikinci na’tı için de geçerlidir.
Şiirde her şeyden önce bir iç ahenk görülüyor. Bunda aruz vezninin büyük bir etkisinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Gerekli yerlerde şuurlu olarak yapıldığına inandığım, “cânânım efendim, cânım efendim, lûtfundan emînim, firâvânım efendim, mahzûrun olur, perîşânım efendim, irfânım efendim, Sultânım efendim, efgânım efendim, Bürhânıdır ihlâsımın îmânım efendim, imdâdın iletsin, noksânım efendim” gibi vasılların bu küçük şiirdeki ritmi daha da artırdığı görülüyor.
“Etsin dil-i sûzânımı sîrâb zülâlin” mısraındaki “sîrâb” kelimesindeki “âb”, 1.5 hece değerinde. Sıcakta yanıp kavrulduktan sonra suyu gören bir insanın “Suu!” demesi gibi, bu heceyi uzatarak okumamız gerekiyor. Bu hususiyet, sözün, sesle mânâ arsındaki ilişkisini de kuvvetlendiriyor.
Şiirdeki mânâya dikkat ettiğimizde, şairin kendine has düşüncelerini, kendine has diyebileceğimiz bir söyleyişle ifade ettiğini görüyoruz. Bu şiirde dikkatimizi çeken iki beyit üzerinde duracağız:
Ey zâtı ezelden beri cânânım efendim
Dîdârına bin kerre fedâ cânım efendim
Bu beyitte Peygamber Efendimiz’in rûhunun ilk yaratılan rûh oluşuna ve Allahu Teâlâ’nın ilk önce ruhlar âlemini yaratışına dikkat çekiliyor. İnsanlar bu ruhlar âleminde birbirlerini tanımışlardır. Şair de Peygamber Efendimiz’i tanıdıktan sonra, O’nu, o ezeliyetten beri cânân saymış ve O’nun yüzü için, canını bin kere fedâ etmeye hazır olduğunu ifade etmektedir. Fuzûlî de sevgilisine;
Min cân olaydı kâş men-i dil-şikestede
Tâ her biriyle bir kez olaydım fedâ sana
(Keşke ben gönlü kırılmışa bin can nasip olsaydı da her biri ile ayrı ayrı sana fedâ olaydım.) diyor. Çünkü can, cânâna feda edilmek için vardır.
Allah’ı gören gözlerinin aşkına bir kez
Bak bende-i muhtâcına Sultânım efendim
Şair, burada Peygamber Efendimiz’in miraçta Allahu Teâlâ ile buluşmasını hatırlatıyor. Peygamber Efendimiz’den şefâat dilerken de “Sultânım Efendim, Allah’ı gören gözlerinin aşkına bir kez, senin kölen ve muhtacın olan bana bak.” diyor. “Bakmak” kelimesi, görmek maksadıyla gözleri bir tarafa çevirmek veya görme duyusunu bir yere teksif etmek, seyretmek, gözlemek anlamlarının yanında ilgiye, yardıma muhtaç olma durumunu da karşılar. Şair bu kelimenin hem gerçek hem de mecaz anlamlarını birlikte kullanıyor. Gerçek anlamını hissettiren durum “Allah’ı gören gözler” sözünde; mecaz anlamını hissettiren durum ise “Bende-i muhtâç” terkibinde yüklüdür. Başkasına muhtaç olana, köleye bakılır. Çünkü onlar yardıma muhtaçtır.
“Aşk” kelimesini de yorumlamak gerekiyor. Aşk, şiddetli sevgi demektir. Şiirde hem hatır, hem de bu şiddetli sevgi anlamını veriyor. Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i aşk ile sevmektedir. O yüzden Peygamber Efendimiz’e “Habîbim” demiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.), ümmetini aşk ile sevmektedir. Bunun için ümmetine şefâatçi olacaktır.
Şairin diğer na’tı:
Der Na’t-ı Sultânü’l-Enbiyâ
Ebediyyen sevecek cân O’nu, cânân olarak
Şart-ı peymân olarak, gâye-i îmân olarak.
Tanırım ben yalınız Hazret-i Fahrü’r-Rüsül’ü
Gönül iklimine şâhenşeh-i zîşân olarak.
Yeter âyetleri Mevlâ’nın, eğer lâzım ise
Rif’at-i şânının i’lâmına bürhân olarak.
Öyle bir menba’-ı ihsan ü keremdir ki ona
Katre hâlinde giden dönmede ummân olarak.
Yüz süren südde-i dergâhına, bir zerre iken
Feyz alıp dönmede hurşîd-i dırahşân olarak.
Koklayan bastığı me’mûn ü mübârek hâki,
Na’mesinden yitirir kendini sekrân olarak.
Kalır Allah, O’nu hoşnûd kılandan hoşnûd,
Afvı kâfîdir O’nun hüccet-i gufrân olarak.
Yâr-ı gâr eyledi Sıddîk’i seçip hicretde,
Nesl-i Hâşim var iken mazhar-i rüchân olarak.
Saldı ün her yana Fâruk, O’na îmân getirip,
Fârûk-ı hikmet-i mektûme-i Furkân olarak.
“Feseyekfike hümullah” ile Zü’n-Nûreyn’i
Kıldı ma’rûf-ı cihân, câmi’-i Kur’ ân olarak.
Buldu şân, yattı firâşında Aliyyü’l-Kerrâr,
Şeh-i merdân olarak, Hayder-i meydân olarak.
Hâtemiyyetle edip kadrini i’lân ebeden,
O’nu gösterdi Hudâ âleme sultân olarak.
“Ahmediyyet”le giren çille-i “mim”i mecde
“Ehadiyyet”te erer izzete pinhân olarak.
Zâr u giryân uyuyup, rûyunu rûyada gören
Uyanır neşve-i dîdâr ile handân olarak.
Şeb-i mi’râçda sîmâsını seyretti diye,
Kapanır yerlere gök secde-i şükrân olarak.
Can atar her gece Rûhü’l-Kudüs, ihrâma girip,
Harem-i muhterem-i kûyuna mihmân olarak.
Bir gören bir daha görsem diye Allah Allah
Şaşırır aklını ruhsârına hayrân olarak.
Âteş-i aşkına bin kerre yanıp İbrâhim,
Görse eylerdi fedâ kendini kurbân olarak.
Tatmayan kevser-i in’âmını İblîs gibi,
Yanacak hasret ü hırmân ile atşân olarak.
İltifatından uzak düşmesi eyvâh eyvâh,
İki dünyâda yeter gâfile hüsrân olarak.
O’nun anlattığı Tevhid-i hakîki bir gün
Saracak âlemi bir seyl-i hurûşân olarak.
O’nun öğrettiği irfân inanın kâfîdir,
Beşerin derd-i derûnîsine dermân olarak.
Bize dünyâda emânet bırakıp gittiği din
Duracak haşre kadar koskoca bünyân olarak.
Yâ Muhammed, bana kıl merhamet âvâzı gelir
Her seher sîne-i pür sûzdan efgân olarak.
Bulurum belki diyip yollara düşsem gözüme
Görünür hâr-ı mugaylan bile reyhân olarak.
Âdem evlâdının O’ndan daha mümtâzı Kemâl
Dehre bî-şüphe ayak basmamış insân olarak.
Vedat Ali TOK
Yazar
İnsan, hayatı sınırsızmış gibi yaşıyor ve zamanı geçiriyor. Plânlarımızı yaparken, geleceğe dâir konuşurken uçsuz bucaksız bir ömrümüzün, imkânlarımızın olduğunu zannederek hayatımızı yaşıyoruz. Bunun...
Yazar: Erol AFŞİN
İnsanoğlunun modern dünyada karşı karşıya kaldığı en büyük bunalımlardan biri, inandığı değerler ile gündelik pratikleri arasında açılan derin uçurumdur. Zîrâ bilginin ve teorik söylemlerin hızla çoğa...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Îmanlı âdem olHep sâbit kadem olÂrife hemdem olKüfre cehennem olŞehîde zemzem olYaraya merhem olKeremli, kerem olDönülmez kasem olKırlarda çiğdem olÖlçülü mâtem olKıvâmında dem olBayraktaki dem olMutl...
Şair: Bekir OĞUZBAŞARAN
Yüzünden okunur “Seb’al-mesânî” yâ RasûlallahGözünden hall olur akd-i maânî yâ RasûlallahSadef-vâr oldu âlem anda sen dürr-i yetîm oldunBulunmaz âlem içre sana sânî yâ RasûlallahVücûdun zât ü esmâ vü ...
Yazar: Vedat Ali TOK