Münâkaşa Âdâbı
İnsanın etrafındakilerle ilişkileri her zaman aynı düzlemde yürümez. İnişler ve çıkışlar olur. Uzun bir süre gâyet seviyeli ve muhabbetli devam eden arkadaşlığın bir tartışma ile zedelendiğini çok görürüz. Neredeyse birbirinden ayrılmayan iki canciğer dostun arasına bir sebeple küslük girer, konuşmaz olurlar. Uzun süreli dargınlıklar Allah Rasûlü’nün arzulamadığı bir durum olmakla birlikte, tartışma hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır.
Aile içi tartışmalar da yuvanın gerçeklerindendir. Tartışma, münâkaşa ve hatta bağrışma evlerde genellikle olur. Çünkü hâne halkının istekleri veya istemedikleri her zaman birbiriyle örtüşmez. Bazen ebeveyn, bazen ebeveyn ile çocuklar, çoğunlukla da çocuklar arasında tartışmalar olur ve hayat böyle sürüp gider.
İşyerimizde veya şehrin bir yerinde hiç tanımadığımız insanlarla da bir vesile ile tartışırız. Sıra beklerken, bize karşı yanlış bir hareket yapıldığını farz ettiğimizde, kaba bir davranışa muhatap olduğumuzda münâkaşa yaparız.
Tartışmalarımız yukarıda bahsettiklerimiz gibi çoğunlukla anlık olur. Hiç beklemediğimiz anda kendimizi bir ağız dalaşının içinde buluruz. İnsan kendini ne kadar korusa da belâ gelip onu bulur. Bu da dünya sınavımızın bir parçasıdır. Sorunun nereden çıkacağı hiç belli olmuyor.
Bir de dinî tartışmalarımız olur. Bildiğimiz doğruları anlatmak veya dinî hassasiyetlerimize dokunulduğunda müdâhale edip münâzara etmek durumunda kalırız. Bu tartışmalar insanlar arası ilişkilerden kaynaklı münâkaşalara göre farklılık arz eder. Bize düşen, bu tartışmalarda çok daha fazla dikkatli olmak, nefsimizin peşine takılmamaktır. Çünkü diğer tartışmalarda insanlar arası ilişkilerin bozulmasıyla problem sınırlanırken, din etrafındaki tartışmalarda ise sonuçları bizi çok aşar. Bu da olabildiğince dikkatli olmamızı, din adına yanlış konuşmamamızı ve tartıştığımız kişilere karşı makul bir lisan kullanmamızı, dinden soğumalarına sebep olmamamızı gerekli kılar.
Rabb’imizin Üslûbu
Yüce Allah, İslâm’ın insanlar tarafından kabullenilmesini onların tercihlerine bırakmıştır. İsteseydi kalpleri çeviren kendisi olduğu için öncelikle Arabistan coğrafyasında yaşayanları daha sonra da bütün dünyayı Müslüman yapardı. Kudreti açısından buna bir engel yoktur. Lâkin bu yola girmeden, beşeriyeti makul delillerle iknâ etme yolunu benimsemiştir. Bu sebeple de varlığının delili olan âyetleri Peygamber’ine indirerek zâtını bütün insanlığa hatırlatmıştır. Âyetlerin bir kısmında ise kâinattaki güzelliklere işaret ederek, âlemlerin sahibi olduğunu buradan bile anlayabileceklerine değinmiştir. Dolayısıyla her türlü kudreti zâtında toplamış olan evrenin sahibi, insanların İslâm’a zorla değil, gönül rızasıyla girmelerini istemektedir. Sınav dünyasında yaşıyor olmanın gereği de budur.
Hz. Allah’ın İstediği
Allahu Teâlâ Mûsâ ve Hârun Peygamberlerden Fir’avun’a gitmelerini ister. Bir de şu tavsiyeyi yapar: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (20/Tâ-hâ, 44) Çünkü hükümdar olan bir insana farklı bir lisan kullanılması hem kendi canları hem de dinin tebliği açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurabilirdi. Bu yüzden Fir’avun’u nezaketle davet etmelerini istemişti. Rabb’imiz aynı hususu Peygamberimiz’den, onun şahsında da bizlerden istemiştir: “(Rasûl’üm!) Sen, Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış! Rabb’in, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve o, hidâyete erenleri de çok iyi bilir.” (16/Nahl, 125) Bir başka âyette de, “Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.” (3Âl-i İmrân, 159) buyurur.
Bu âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tebliğde veya inkârcılarla olan tartışmalarında nasıl bir yöntem takip etmesi gerektiğini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Zîrâ kaba, kalp kırıcı, küçümseyici ve saygısızlık içeren ifadeler karşıdakinin kalbini asla yumuşatmaz. Bırakın yumuşatmayı, aklı dinlediklerinin doğru olduğunu kabul etse bile muhâtap alınış şekli nefsine ağır gelir. Kabul etmekten kaçar, düşman kesilir çıkar. İnsan kazanmaya çalışırken düşman edinmek işte buna denir. Bu da mü’minlerin tavır ve davranışlarının kezâ konuşmalarının insanların dini kabullenme veya hatalarından vaz geçmeleri hususunda ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Yaptığı
Allah Rasûlü’nün bütün hayatı boyunca biriyle kavga ettiği, ağız dalaşına girdiği, kötü söz söylediği, hakaret ettiği görülmemiştir. İnsanları İslâm’a davet ederken güzel ve tatlı bir üslup kullanmış, anlattıklarına inanmayanlara veya kaba bir şekilde itiraz edenlere hakaret etmemiştir. Baskı uygulamamıştır, “Kabul etmeye mecbursun.” dememiştir. Allah da ondan bu tavrı istemiştir: “Eğer seninle tartışmaya girerlerse, de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.’ Kitap verilenlerle verilmeyen ümmîlere de: ‘Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?’ de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse, sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.” (3/Âl-i İmrân, 20) “Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin, karşı gelmekten çekinin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir.” (5/Mâide, 92) “Eğer yüz çevirirlerse, sana düşenin sadece açıkça tebliğ olduğunu bil.” (16/Nahl, 82)
Âyetlerde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den yaptığı işi tebliğle sınırlandırmasının istenmesine, bunun ötesine geçerek kimseyi zorlamamasının talep edilmesine dikkat etmek gerekir. Bu sebeple o, sadece bir şeyi yapmaya çalışmıştır: Tebliği olabildiğince güzel bir üslupla yerine getirmek ve anlattıklarını kendi hayatında uygulamak. Zaten hayatına baktığımızda da “Nasıl bu kadar tahammül etmiş?” dedirtecek seviyede mütevâzı bir yaklaşım ve güzel bir dille insanları hak dine davet ettiğini görüyoruz. Peki sonuç ne oldu? Sonuç ortadadır. Aklın kabul etmekte çok zorlanacağı müthiş bir başarı ve yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede müthiş bir muzafferiyet.
Allah Rasûlü’nün bu yönteminden alacağımız çok dersler vardır.
Bize Düşen
İslâm’ı anlattığımız insanlarla veya mü’min kardeşlerimizle bir hususu tartıştığımızda takınmamız gereken edepler vardır. Bunlar ana başlıklarıyla şöyledir:
1- Bilgimiz olmayan konularda tartışmamak. Din adına konuşmak, o konuda bilgi sahibi olmayı zorunlu kılar.
2- Dinî bir konuyu tartışacağımızda münâkaşadan önce besmele çekmek ve Allah’a tevekkül etmek. Rabb’imizi hatırlayarak konuşmaya başlamak.
3- Karşımdakini perişan edeyim, yeneyim anlayışıyla değil, “Hakîkat benim veya karşımdakinin diliyle ortaya çıksın ama yeter ki çıksın.” yaklaşımıyla tartışmak. Bu da Allah korkusuyla hareket ederek ihlâs ve samîmiyetten kopmamaktan geçer. Şu âyette belirtilen amacın dışına çıkılmazsa sorun kendiliğinden çözülür: “Sizden, hayra çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan meneden bir cemaat olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Âl-i İmrân, 104)
İmam Şâfiî’nin sözü bize düstûr olmalıdır: “Münâzarada bulunduğum kim olursa olsun, doğruyu ortaya koymaya muvaffak kılınmasını, Allah tarafından yardım olunmasını ve yanlıştan korunmasını her zaman istemişimdir. Aynı şekilde, Allah hakîkati benim sözümle mi karşımdakinin sözüyle mi ortaya çıkarmış, bunu hiç önemsememişimdir. (Yeter ki hakîkat ortaya çıksın).” Bu yüzden tartışma esnasında karşıdakini anlamaya çalışmak, kendisinin hatalı düşünüyor olabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Bu da muhatabımızın aklına saygı göstermemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.
4- Karşıdakine karşı nezâketi elden bırakmamak. Kırıcı, onur zedeleyici, aşağılayıcı ve suçlayıcı ifadelerden şiddetle kaçınmak. Kalp kırdığımız takdirde kendimize yeni bir hasım kazandığımızı bilelim. Hele de dinimizi tebliğ ediyor veya kulluk tarafı zayıf olan birini kazanmaya çalışıyorsak çok daha fazla dikkatli bir dil kullanmak durumundayız. Rabb’imiz “De ki; ‘Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.” (27/Neml, 64) buyurmaktadır. Bu yüzden tartışma hangi konuda olursa olsun, delillerin dışına çıkılmamalıdır. Konu şahsiyete dökülmemelidir. Unutmamak gerekir ki, üslubumuzdaki nezâket karşıdakinin dediklerimizi kabullenmesini kolaylaştıracaktır. Ancak hükümran şekilde yukarıdan aşağıya konuşmak hakîkati kabulden uzaklaştıracaktır.
5- Tartışma esnasında sinirlenmemek, kendini kaybetmemek. Tartışmamızı bir ibâdet olarak görmeli ve nefsimize uyarak âhiret kazancımızı hebâ etmemeliyiz. Çünkü biz dinimizi savunmak veya onun bir güzelliğini ortaya koymayı ibâdet olarak telakkî ederiz. Bu sebeple tartışma esnasında nefsimizin zebûnu olup sınırı aşmamalıyız. İbâdet her zaman vakûr edâ edilmelidir.
6- Derdi gerçeğe ulaşmak olmayanlarla tartışmadan şiddetle kaçınmak gerekir. Nefsini beğenmiş bazı insanlar her ortamda kendilerini isbat etmeye ve her zaman üste çıkmaya çalışırlar. Böylesi insanlarla yapılan münâzaralarda hakîkat ortaya çıkmaz. İş nefsâniyete dökülür ve hiç hoş olmayan bir şekilde sonuçlanır. O yüzden enâniyetini ortaya koymak için her türlü fırsatı kullananlarla tartışmaktan uzak durmak gerekir. Bunun yanında İslâm’a düşmanlıkları bilinen insanlarla da tartışmaya girmekten kaçınmak gerekir. Allah’ın kalplerini mühürledikleriyle dinî tartışmalara girmek bir yarar sağlamaz. Bilâkis dinî değerlerimiz rencide edileceği için üzülmemize sebep olabilir. Bu tür insanlarla zaman harcamaya değmez. Aynı şekilde tasavvuf düşmanlıkları zâhir olanlarla da vakit harcamamalıdır.
7- Tartışma sonrasında bizim dediğimizin hakîkat olduğu ortaya çıkarsa, “Rabb’im beni nefsimin eline bırakma, buradan kendime bir övünç vesilesi çıkarmayayım.” diye duâ etmelidir. Nefsin azmasını engellemek ve kibirden korunmak son derece önemlidir. Bu amaçla karşıdakinin gönlünü almaya çalışmak da güzel olur. Mü’min kardeşimiz ise helâlleşmek nezâketin zirvesidir.
8- Dünya ve âhiretimizi zehir eden, değerlerimizle alay eden tartışmaları seyretmekten kaçınmak icap eder. Enâniyetlerin ön plâna çıktığı, hakîkatı aramanın unutulduğu münâzaraları da seyretmemek gerekir. Televizyonlardaki dinî veya dünyevî tartışma programları genelde böyledir. İnsanlar seyircinin gözüne girmeye çalıştığından ve her konuda kendisini konuşmaya yetkin gördüğünden, bunları seyrederek zamanımızı öldürmemeliyiz. Kalp kasâvetine sebep olan bu programların sonucunda kendimize, “Bana ne kazandırdı?” diye sorsak, genellikle vereceğimiz cevap şu olacaktır: “Boş konuşmaları seyrederek vaktimi hebâ ettim. Onların söylediklerini ben de biliyordum, yeni bir şey öğrenmedim.”
Rabb’imizden dileğimiz, bizleri, münâkaşa ve tartışmasını istişâre niyetiyle yapan hakîkat sevdalılarından eylemesidir.
Enbiya YILDIRIM
Yazar
1. Başlar üstünde tâcızHallâc ile Hallâc’ızMuhabbet ile doldukAşk ü şevk ile açız2. Aldıkda elde isenBildikde dilde isenSusuz bir çölde isenDüş yola kalma âciz3. Muhyî-i üftâde gelÂşık-ı âzâde gelBir ...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
Bundan 30 yıl kadar önce ülkemizde yaşayan insanların dinlerini öğrenmek istediklerinde mürâcaat edecekleri eserlerin sayısı oldukça azdı. Mevcût kitapların pek çoğu Arap dünyasından veya Pakistan’dan...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
Yüce dinimizin altı iman esasını hepimiz küçük yaşlarda öğrenmişizdir. Çünkü yazları gidilen Kur’ân kursları ile diğer dinî eğitimlerde ilk öğrendiğimiz şeylerden biri de imanın şartlarıdır. Bu altı e...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
İnsan kendi dindarlığını merkeze aldığı zaman yaşadığı hayatı İslâm’ın kendisi gibi kabul etmiş olur. Böyle olunca da herkesi kendisine kıyas etmeye başlar. Onun gibi yaşayanlar veya ibâdet edenler iy...
Yazar: Enbiya YILDIRIM