Kültürümüzde Ve Şiirimizde Ceviz Ağacı ve Meyvesi
Ceviz, kökeni çok eski zamanlara dayanan bir ağaç türüdür. Botanikte Juglandales takımının Juglandaceae familyasına aittir. Dünyada İran veya İngiliz cevizi olarak da bilinen ve yetiştiriciliği yapılan cevizin bilimsel adı Juglans regia’dır. Ceviz türleri doğal olarak Amerika’nın doğu ve güney kıyılarından, Ant dağları, Büyük ve Küçük Antiller, Japonya, Çin, Hindistan, Himalaya, Güney Asya, İran, Türkiye, Güneyden Orta Avrupa’ya kadar geniş bir alanda yaygın olarak bulunur. Türkiye’nin her bölgesinde doğal olarak yetişebilen ceviz ağaçları, özellikle soğuk kuzey rüzgârlarından korunmuş vadilerde ve bu vadilere açılan dere yamaçlarında sıkça görülür. Ülkemizde zengin ceviz ağacı popülasyonları bulunmakta olup, bu popülasyonlar içinde yöre isimleri ile tanınan birçok çeşit mevcuttur. Örnek olarak, Şebin, Niksar, Kemah, Erzincan, Göynük, Adilcevaz, Bitlis, Hekimhan, Ermenek, Kaman, Kahramanmaraş Cevizi gibi çeşitler verilebilir. 2020 yılında Türkiye’de 287 bin ton ceviz üretilmiştir. Ceviz üretiminde Bursa ili yaklaşık 20 bin tonla ilk sırayı almaktadır. Bursa’yı 16 bin 500 tonla Mersin’in ardından 13 bin tonla Kahramanmaraş izlemektedir.
Yaşar Kemal’in “Ortadirek” adlı romanında, kozmik ağaç imgesi “Ziyaret Cevizi” adıyla karşımıza çıkar. Bu ağaç, farklı uygarlıkların mitlerinde olduğu gibi, evrensel bir bağlamda yer alır; ışıkla donanmış ve nihayetinde toprağa kadar inmiştir. Gök, yer ile yer altı arasında bir bağlantıyı temsil eder. Anlatıcı olarak Meryemce’nin gözünden anlatılan bu ağacın altından geçerken, bir gece yaşanan olağanüstü bir deneyim yaşanır. Ağacın dalları ışıkla doludur, birdenbire topraktan yükselen bir ışık cevize doğru akar, dalları ve yaprakları ışığa batıp kesilir. Ardından ağaç genişleyerek güneşin doğduğu yere kadar uzanır. Böylece gece karanlığı aydınlanır. Bu anlatımda, Ziyaret Cevizi ışıkla dolup genişleyen bir ağaç olarak tasvir edildiğinden evrenin birleştirici gücünü simgeler.
Rüyada ceviz görmek genellikle iyiliğe, kısmete ve kazanca işaret eder. Cevizleri ses çıkararak karıştırmak ise kavga çıkacağına yorulur. Ancak çürük ceviz görmek veya toplamak, emeğin boşa gideceğine yorulabilir. Ceviz ağacına tırmanmak, çıkmak veya ağacın üzerinde oturmak ise mevkî bakımından kişinin yükseleceğine işaret eder. Cevizin anlamı, cevizgiller familyasına ait, uzun ömürlü, kalın gövdeli, değerli kerestesi olan, ülkemizde bol miktarda yetişen bir ağaç olan ceviz ağacını ve bu ağacın içi yağlı, nişastalı olan yemişini ifade eder. Ceviz, genellikle kabuğunun kırılıp yenilmesiyle ilişkilendirilir ve fıstık ile bademle benzerlik gösterir. Tasavvufî bir anlatım içinde cevizin yeşil kabuğunun yenilmemesiyle ilgili olarak Niyazî Mısrî’nin bir beytine atıfta bulunulmuştur. Bu beyitte, cevizin yeşil kabuğunun tadının bulunmadığı gibi zâhire göre hareket edenlerin, gerçek zevkin zâhirî hükümlerle Kur’ân’ın anlam dünyasına vâkıf olunamayacağı ifade edilir.
Cevzün yeşil kabını yemekle dad bulunmaz
Zâhir ile ey fakîh Kur’ân-ı arzularsın
Ayrıca, Nuri Şimşekler’in Mesnevî’de cevizin çürük olması hakkındaki yorumu da paylaşılmıştır. Mevlânâ’ya göre, çürük ceviz dünyanın dışarıdan güzel göründüğü ancak içi boş olan insanlarla benzetilir. Bu da Mevlânâ’nın güzel teşbihlerinden biridir.
Halil Gökkaya’nın Ceviz Ağacı Şiiri
Ali oğlu Emrullah, dikti beni bağına,
Âşıkça akşam sabah, baktım Ilgaz dağına…
Sene dokuz yüz on beş, Emrullah oğlu Halil,
Gözyaşı kanlı ateş, Çanakkale’de sebil…
Beni kurban adadı, uzattım kollarımı,
Halil çavuş budadı, koskoca dallarımı…
Okudular canıma, cilalandım, yontuldum,
Muaviye hanıma çeyiz sandığı oldum…
Annesi uçup gitti, sandık oğluna kaldı,
Seydi bey tamir etti, Şerife hanım aldı…
Azalarım merhemdir, dertlere olur şifa,
Toprağımsa mahremdir, bilmeyen çeker cefa…
Gördüğüm ince ince, kabuğuma geçerdi,
Yapraklarımdan önce, çiçeklerim açardı…
Sihirli desenlerim, silah dipçiklerinde,
Piyanoda inlerim, nağme yerli yerinde…
İlaçtır cevizlerim, kuru yenir, yaş yenir,
Gömerlerken gözlerim, kargalar da gönenir…
Muhitim aynı muhit, ben yurdumu bulmuşum,
Yüzyıllık canlı şahit, soy ağacı olmuşum…
Gazi Halil çavuşun, torunları var şimdi,
O dağ gibi duruşun, zirvesinde kar şimdi…
Kaynanadan geline, kalmış yadigâr gibi,
Kim aldıysa eline, saklanıyor yar gibi…
Sakla bergüzar diye, Şerife hanım derdi,
Dönüp baksak geriye, O’da Rahman’a erdi…
Sandık kaldı Celil’e, yine gelin bekliyor,
Tarihi elden ele, yaprağına ekliyor…
Eski Türklerde tek ağaçlar, özellikle çam ve benzeri cinsler, kutsal kabul edilirdi. Araştırmacılara göre, Altaylı kavimlerde çam, kayın ağaçları en çok kutsal sayılırken, bunları çınar ve servi ağaçları takip ederdi. Başkurtlar, Çeremisler, Buryatlar, Yakutlar, Kazaklar ve Kırgızlar gibi toplulukların, tek başına bulunan ulu kabul edilen yaşlı servi, kayın, çam ve çınar ağaçlarının etrafında nezirler adadıkları, kurbanlar kestikleri, dinî törenler yaparak dileklerde bulundukları bilinmektedir. Bu bağlamda, ağaçlar kurusa bile, hâlâ onlara nezirler sunulduğu, kurbanlar kesildiği olurdu. Çeremisler, Buryatlar, Yakutlar, Başkurtlar gibi toplulukların da, tek ve ulu yaşlı çınar ağaçlarına adaklar adadıkları, kurbanlar kestikleri, bazı duâlarla dilekte bulundukları belirtilmektedir. Orta Asya’dan başlayıp Anadolu’ya gelene kadar ilgili coğrafyada Türk topluluklarınca ortak kutsal ağaç ve ağaç kültüne dair benzer inanışlar görülmektedir. Bu inanışlar genellikle ağaçların evliyalarla ilişkilendirilmesiyle de bağlantılıdır. Örneğin, Sibirya’da yapılan araştırmalarda, bazı ağaçların yanında evliyaların mezarlarının olduğuna inanılmaktadır. Bu evliyaların ruhlarının ağaçlarda var olduğu düşünülmektedir. Anadolu’da da kutsal sayılan ağaçların yanında bu tür evliya türbelerinin bulunduğu bilinmektedir. Bu türbelerin bulunmadığı mekânlarda ise ağaçlar tek başına, “Çınar Dede”, “Çitlembik Dede”, “Ağaç Baba” gibi adlandırılmak sûretiyle sanki evliyaların kendisi gibi kabul edilmektedir.
Mevlânâ’ya göre, havuç, ayva ve ceviz gibi meyveler iyice kaynatılarak pekmez elde edilebilir. Bu, içlerindeki özün kaynama süreciyle ortaya çıkar. Benzer şekilde, sâlik ile şeyh ilişkisi de bu meyvelerin pekmez içinde özleştiği gibi anlatılır. Sâlik, şeyhiyle birlikte olgunlaşır, böylece ilâhî aşkın şarabına dönüşür. “Her ne ki pekmez içinde kaynamış ola, akîdeden onun pekmez ta’mı olur/Havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.” Yukarıdaki metinde sâlik-şeyh ilişkisi, elma, havuç, ceviz, ayva, pekmez gibi sembollerle ifade edilmiştir.
Mevlânâ, olgunluğa erişmiş üç meyvenin ceviz, badem ve fıstık olduğunu ifade etmiştir. Bu üç meyve, olgun bir insanın hâline benzetilir. Bu üç meyvenin olgunluğa erişmesi, kabuklarının ince olması, içlerinin zenginliğiyle belirlenir. İnsanın zihni, kalbi, bu meyvelerin içeriği ve kabuklarıyla özdeşleştirilmiştir.
Ceviz ağacı, topraklarımızda kök salan, uzun ömürlü bir varlık olarak tanımlanır. Gövdesi sağlam, kerestesi değerli bu ağacın meyvesine ceviz denir. Kabuğu sert, içi ise yağlı ve besleyici bir yapıya sahiptir. Mesnevî’de, savaş sırasında inananların bedenleri, cevizin kabuğuna benzetilir. İman dolu olanların ruhları, ölüm sonrası bir ceviz gibi temiz ve latif bir hâle bürünür. Mevlânâ, kabuğun örttüğü ceviz içinin sağlam veya çürük çıkabileceğini belirtir. Çürük iç için, kabuk utanç örtüsü olurken; sağlam iç için, gayretten kaynaklanan bir gizlilik perdesi oluşturur. Kabuk, teni simgelerken; iç, insanın rûhunun sâfiyetini, gücünü ifade eder. Bir başka beyitte, Mevlânâ cevizin kabuğunu, bedeni ve rûhu temsil ederek “hakîkat”i simgeler. Cevizin kabukları içinde sesler yankılanırken; iç ve yağ, kendi özgün sesine sahiptir. Ancak bu ses, kabuktan dışarıya çıkan gibi duyulmaz, sadece akıl yoluyla anlaşılır. Mevlânâ’ya göre dünya, çürük bir ceviz gibidir. İçi boş, çürük olan dünya; insanın sadece deneyim kazandığı bir mekândır. Dünya zevklerine kapılmadan, âhiret hayatını unutmamak gerekir. Bu metinde ceviz, yaşamın sembolü olarak hem kendini hem de insanın iç dünyasını temsil eder.
Sûfî geleneğinde, aynı semboller farklı bağlamlarda kullanıldığında, derin anlamlar kazanır. Örneğin, Gazâlî, “ağaç-meyve” ikilisini akıl ile bilgi arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanırken, Mevlânâ ise ölüm ve insan arasındaki bağı açıklar. Ağaç, meyvenin varoluşu için bir araç olmasına rağmen, aslında meyve ağacın ta kendisidir: Meyve dalın ucunda, dal ise meyvenin içinde saklıdır. Mevlânâ, “Meyve elde etmeye ümidi olmasa, bahçıvan hiç ağaç diker miydi?” diye sorar, Yaratan’ın amacının insan olduğuna vurgu yapılır. Mevlâna; “İnsan evrende, evren insanın içinde.” demiştir. Sûfî şairlerden Gaybî de bu konuya işaret ederek şöyle der:
Bir ağaçdır bu âlem meyvesi olmuş Âdem
Meyvedir maksûd olan sanma kim ağaç ola.
“Sadece meyveye uzanan el, varlığın sırrını açığa çıkarmaz.” diyerek, sûfî, mânevî olgunluğa ulaşmak için içsel gelişime işaret eder. Tasavvuf edebiyatında meyvenin kabuğu “ilm-i kâl”, içi de “ilm-i hâl” olarak vasıflandırılır. Mevlânâ bir beytinde, “Cevizin asıl tadı, yağındadır; üzümünki suyundadır; Hak erinin cismi ceviz ve üzümdür.” diyerek bu anlamı ifade eder. Metaforik meyve simgesinin en çarpıcı anlatımı, Yunus Emre’nin şu beytinde görülür:
Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü;
Bostan ıssı kakıyıp dir ne yirsun kozumu.
Niyâzî-i Mısrî, Yunus’un bu dizelerini yorumlamıştır. Eriğin ekşi olmasıyla, “şeriat”ı simgelediğini belirtmiştir. Üzümün, “tarîkat”ı simgesi olduğunu, tatlılığıyla yorumlamıştır. Cevizin de “hakîkat”i simgelemesi sebebiyle “temkin”i gösterdiğene işaret etmiştir. Bostan ıssı; olgun mürşidi “insan-ı kâmil”i simgelemektedir. Yunus Emre, Hz. Mevlânâ ve Niyâzî-i Mısrî gibi bazı sûfîler, ceviz meyvesinin hakîkati simgelediği konusunda ortak bir anlaşmaya varmışlardır. Niyâzî-i Mısrî, “Cevzin yeşil kabuğunu yiyerek hakîkati arzularsın,” diyerek cevizi hakîkatin metaforu olarak tanımlar. Sûfî anlatısında, ceviz sadece hakîkati değil, aynı zamanda hakîkate ulaşma yolunu da en güzel şekilde anlatan bir simge olarak seçilmiştir. Ceviz tamamen nefse benzetilir ve içten dışa doğru nefsin perdeleri kaldırılarak hakîkate, yani öze nasıl ulaşılacağının bir göstergesi olarak kullanılır. Cevizin en dışında bulunan yeşil ve acı tadan kabuğu; “nefs-i emmâre”ye benzetilir. Dıştaki yeşil kabuğun soyulmasıyla ortaya çıkan sert kabuğun “nefs-i levvâme”yi, onun soyulmasından sonra görülen kalın kahverengi zarın “nefs-i mülhime”yi, onun soyulması neticesinde ortaya çıkan şeffaf ince sarımsı kabuğun da “nefs-i mutmainne”yi simgelediği bildirilir. Görülen şeffaf kabuk, özdeki meyveyi gizlemediği için özü görerek müşâhede eden iç göz de böylece mutmain olur. Şeffaf kabuk soyulunca da insan beynine benzetilen kıvrımları bulunan cevizin kozu artık ortaya çıkmıştır. Bunu, “nefs-i raziye”nin simgesi sayarlar. Bu kozun havanda ezilerek yağının çıkarılmasına ise “nefs-i marziye”, yağın içinde bulunan kudrete de “nefs-i safiye” denilir. Bu yedi katmandan inilen öz, Tanrısal sırra ermenin işaretidir. Cevize mahsus görülen bu metaforik anlatımı, tek bir yoruma indirgemek mümkün değildir. Sûfî’nin muradına uygun bir simgesel bağlama yerleştirilerek, çeşitli anlamlar türetilmiştir. Bu nedenle, bu anlamı denemez. Her yorum, kendi bağlamında anlamlıdır. Ceviz ağacının insanın vücuduna, ceviz meyvesinin ise insanoğlunun kafasına benzetildiği bilinmektedir. Sert kabuk kafatasına, cevizin kozu insan beynine, zar beyin zarına, içindeki yararlı içerik ise hikmete ve cevizin yağı akla işaret eder. Başka bir yoruma göre, cevizin yeşil kabuğu “ilm-el yakîn”, sert kabuğu “ayn-el yakîn” ve cevizin içi “hakk-el yakîn”i temsil eder. Özetle, bu tarz simgesel ve alegorik yorumlara bakıldığında öğretmekten ziyade keşfetmeyi ve tadını çıkarmayı amaçladığı görülür. Bu keşif olgusunu Mevlânâ şöyle ifade eder: “Âlimin azığı ve sermâyesi kalemden oluşan eserlerdir. Sûfînin azığı yani sermâyesi ise ayak izleridir.” Mevlânâ, sûfîyi bir avcıya benzetir.
Âşık Paşa’nın düşüncelerine göre insan; rûh, beden, akıl nefs ve “ruhların rûhu” olarak adlandırılan Tanrı’nın sırrı olmak üzere beş boyuttan oluşur. Ceviz analojisiyle bu konu açıklanır: Cevizin dış kısmı bitkiye, kabuğu hayvana, rûhu insana, yağı meleğe benzer. Yağdaki nur, ruhların rûhuna denk gelir. Sırlar, Hakk’ın cemalini gösteren nurdur. Nefs yani beden ölünce yok olmasına rağmen, rûh cevizin içindedir, akıl ve rûh yağda bulunur. Çıra ile mum Tanrı aşkını temsil eder. Yağda gizlenen nur, muhabbeti simgeler. İnsan akıl ve bilgiyle şeref kazanır, böylece manaya ve hikmetin özüne gönül veren kişi amacına vasıl olur. Muhammed’in mumu Tanrı’nın nurundan yanmıştır, varlık bilgisi Tanrı’dandır. Âşık Paşa’nın düşünceleri İbn Sînâ’ya kadar uzanabilir ve felsefî yorumlarıyla mutasavvıfları etkilemiştir.
Şair Halil Gökkaya “Ceviz Ağacı” şiirinde dedesinden günümüze kalan bir ceviz oyma çeyiz sandığının hikâyesini hayatın hikâyesiyle dillendiriyor. Çanakkale’deki çetin mücadeleyle ceviz ağacını simgeleştirirken, dallarının budanmasını yüzbinlerce şehitle özdeşleştiriyor. Hatta devrilen ceviz ağacıyla sanki Osmanlı Devleti’ne atıfta bulunuyor. Yeniden kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni “Ceviz oyma çeyiz sandığı” olarak okuyucuya sunuyor. Gazi dedesinden nesilden nesile intikal eden devlet anlayışıyla meseleyi simgeleştiriyor. Cevizin yağının şifa oluşundan, gölgesinin toprağının ağırlığından bahsediyor. Zaten devlet; kıymetini bilenler için bir ağaç gölgesi gibi sığınak; kıymetini bilmeyenler için ceviz gölgesi gibi ağır değil midir? Ceviz ağacının mevsimin bir vaktinde fotoğraf makinası gibi gördüğü bir cismi iç kabuklarında resmettiğinden, çiçeğinin yaprağından önce açmasının dikkat çekici olmasından dem vuruyor. Şair, desenli silah dipçiklerinin ceviz ağacından imalini, piyanoların ve çeşitli ev aletlerinin mobilyaların cevizden üretildiğine dikkat çekiyor. Bir şifa deposu olan ceviz meyvesini kargaların dallardan avlayarak, saklayıp gömmek sûretiyle nasiplendiklerini dile getirirken; ağaçların canlı hayatıyla irtibatına atıfta bulunuyor.
Anadolu’da yeniden vücut bulan soy ağacı olarak devletle kutsallaştırılan mefhum, 2023’te yüzyılı bulmasıyla ömrüne ömür katmaktadır. Dededen toruna intikal eden asker millet olma rûhunun yüce dağları, bu toprakları koruyan bir muhafızlık anlayışını ceviz ağacı ürünüyle sembolleştiriyor. Emaneti korumanın geleneksel öğretileriyle yadigâr olan şeylere sahip çıkmanın önemine vurgu yapıyor. Ceviz yaprağıyla tarihin yapraklarını bir satırda çağrıştırarak; ceviz gibi muhkem, devam eden bir anlayıştan bahsediyor.
Oğuzhan AYDIN
Yazar
Özbekistan bizim hem maneviyat otağımız hem de ata yurdumuzdur. Türk birliği açısından yüksek ehemmiyete sahip Özbekistan’a yapmış olduğumuz bir ziyaretimizi sizlerle paylaşacağım.Bu ziyaretim sırasın...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Kur’an, ağaçların Allah’ın lütfu ve kudretiyle yaratıldığını ve birçok canlının ağaçlar olmadan yaşayamayacağını vurgular. Türk inanışlarında ağaçlar önemlidir ve bazıları kutsal kabul edilir; örneğin...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
İdeal tasavvuf önderleri, ilâhî hükümleri insanlara duyuran peygamberlerin mirasçısı, temsilcisi ve Allah’ın kullarını hoşnut edecek yolu gösteren görevlilerdir. Onların sorumluluğu, mânevî ve ahlâkî ...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Hidivin AnlamıHidiv, Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 – 1876) Mısır valilerine verilen unvandır. Mısır Hidivleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı dereceye sahip olmuşlard...
Yazar: Resul KESENCELİ