Dolmabahçe Sarayı Ve Meşrutiyete Giden Yol
Dolmabahçe Sarayı’nın tesis edildiği yer, Boğaziçi’nde çok eski zamanlardan beri gemilerin sığındığı doğal bir liman/koy olarak kullanılmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethi sırasında yetmiş civarındaki kadırgayı karadan yürütüp Haliç’e indirme harekâtını başlattığı yer Dolmabahçe sırtlarıydı. Osmanlı döneminde Kaptan-ı Deryâ’nın donanma gemilerini demirlettiği ve denizcilik merâsimlerinin yapıldığı koy da Dolmabahçe’ydi.
Koy, 17. yüzyıldan itibaren dönem dönem doldurularak yeni bir görünüme büründürülmüştür. Evliya Çelebi’ye göre II. Osman’ın padişahlığı döneminde (1618-1622) doldurulmuştur. I. Ahmed döneminde (1603-1617) doldurulduğu yönünde rivâyetler de mevcuttur.
Bu süreç sonunda, padişahların devlet işlerinden uzaklaşıp aile efrâdıyla konakladıkları ve hoşça vakit geçirip istirahat ettikleri Boğaziçi’ndeki hasbahçeleri hâline getirilmiş ve “Dolmabahçe” adını almıştır. 19. yüzyıla kadar bu hasbahçe içine inşâ edilen ahşap köşkler ve kasırlar topluluğuna Beşiktaş Sahil Sarayı denmiştir.
Sarayın İnşa Süreci ve Husûsiyetleri
Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861), Beşiktaş Sahil Sarayı yıktırılarak yerine 1843’de başlanıp 1856’da tamamlanacak şekilde Dolmabahçe Sarayı yaptırılmıştır. Yapım sürecini Ebniye-i Hümâyûn (Saltanat Binaları) kalfalarından Karabet Balyan, Ohannes Serveryan, Nikogos Balyan ve James William Smith yürütmüştür. Bina eminliğini 1843-1850 yılları arasında Hacı Said Ağa, 1850-1856 arasında ise Es-seyyid Ali Şahin Bey üstlenmiştir. İç süslemesi ise Paris opera binasının dekoratörü Ch. Séchan tarafından tezyin edilmiştir. Saray, toplam beş milyon altına mal olmuştur.
Temellerinde kestane ağacı kütükleri kullanılan saray, müştemilatının neredeyse tamamı deniz doldurularak, 35-40 cm. çapındaki meşe kazıklar 40-45 cm. aralıklarla çakılarak, yatay hatıllarla bütünleştirilmiş 100-120 cm kalınlığında gayet sağlam horasan harçlı döşek üzerine kâgir olarak bina edilmiştir. Yıktırılan eski sarayların temel döşekleri gayet sağlam olduklarından, hiçbirinde çatlama ve yarılma olmamıştır.
Kıyı boyunca denize paralel uzanan saray, çevre duvarlarıyla birlikte 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kuruludur. Ana yapı dışında 16 ayrı bölümden müteşekkildir. Bunlar; saray ahırı, değirmen, eczane, mutfak, kuşluk, camhâne, dökümhâne, tatlıhâne gibi bölümlerden mürekkep yapılardır. Bu yapılar arasında Veliaht Dairesi ile Sultan II. Abdülhamid devrinde eklenen Saat Kulesi ve Veliaht Dairesi’nin arka bahçesindeki Hareket Köşkleri de yer almaktadır.
İki normal kat ile bodrum ve musandıra katlarından oluşan simetrik planlı ana yapı, üç bölüme ayrılmıştır: Devlet idaresi için ayrılan Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık); padişah ve ailesinin özel yaşamına ayrılan Harem-i Hümâyûn ve padişahın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve merasimler için ayrılan Muayede Salonu. 285 odası, 44 salonu, 68 tuvaleti ve 6 hamamı bulunan saray, 14.595 m2’lik bir alan üzerine kurulmuş olup, monoblok bina olarak Türkiye’deki en büyük saray olarak kabul edilmektedir.
Fonksiyon ve mimarî açıdan Osmanlı saray geleneğine ve orta sofa ile köşe odalı Türk evi özelliklerine bağlı kalan sarayın yapımında Barok, Rokoko, Neo-klasik gibi Batı kökenli mimarî formlardan yararlanılmıştır. Osmanlı geleneksel sanat ve kültür unsurları Batılı bir anlayışla yoğrularak yeni bir yoruma kavuşturulmuştur.
Padişahın devlet işlerini yürüttüğü Mabeyn, Dolmabahçe Sarayı’nın en görkemli kısmıdır. Girişteki Medhal Salon; üst katla bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven; elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıkılan Kırmızı Oda, devletin görkem ve ihtişamını bütünüyle yansıtacak biçimde bezenip döşenmiştir. Harem ile Mabeyn arasındaki Muayede Salonu da; 2000 m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 metreyi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle, sarayın diğer bölümlerinden bariz şekilde ayrılır.
Salon, bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmış; böylelikle soğuk mevsimlerde tertiplenen törenler daha sıcak bir atmosferde icrâ edilebilmiştir. 1910-1912 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi de eklenmiştir. Bayramlaşma merasimlerinde, Topkapı Sarayı’ndaki altın taht bu salona getirilir ve padişah bu tahta oturarak devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırdı.
Sarayın Ağırladığı Tarihî Şahsiyetler
Dolmabahçe Sarayı’nda 1856’dan itibaren sırasıyla; Sultan Abdülmecid (1839-1861), Sultan Abdülaziz (1861-1876), Sultan V. Murad (1876), Sultan II. Abdülhamid (1876-1909), Sultan V. Mehmed Reşad (1909-1918) ve Sultan VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922) olmak üzere toplam 6 padişah ile son Halife Abdülmecid (1922-1924) ikâmet etmiştir.
Sarayı tesis ettiren Sultan Abdülmecid, burada sadece 5 yıl yaşayabilmiştir. Sultan Abdülaziz’in Jöntürk/1876 Darbesiyle burada hâl’ edilmesini müteakip 30 Mayıs 1876’da tahta çıkan V. Murad, Sirkeci’den Dolmabahçe’ye saltanat kayığıyla getirilmiş ve Mabeyn Dairesi’nin üst katında kendisine biat merasimi düzenlenmiştir.
Sarayda Mebusan Meclisi Nasıl Açıldı?
Tabiî sarayda gerçekleşen mühim tarihî hadiselerden biri de Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının ilk yılında vuku bulan Meşrutiyet’in İlanı ve Mebûsan Meclisi’nin açılış merasimidir:
Jön Türk Hareketinin başını çeken Mithat Paşa, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip katledilmesinde ve V. Murad’ın tahta çıkarılmasında büyük rol oynamıştı. Arkadaşlarıyla beraber Abdülhamid Han tahta çıkmadan önce onunla bir ön görüşme yapmışlar, direk olmasa da dolaylı biçimde, meşrutiyeti ilan edip etmeyeceğini öğrenmek istemişler veya ilan edilmesi yönündeki isteklerini îmâ yoluyla bildirmişlerdi.
Sultan Abdülhamid hatırâtında, meşrutiyetin ilan edilmesi yönünde kendisine Jön Türklerin baskıda bulunduklarını ya da tahta çıkmasını desteklemelerine karşılık bunu şart koştuklarını reddetmiştir. Zira kendisinin meşrutiyete taraftar olduğunu ve tahta çıkmasıyla birlikte zaten ilan edeceğini; Jön Türklerden ayrıldıkları temel noktanın, bunun ilan vakti, uygulaması ve nitelikleri hakkında olduğunu zikretmiştir:
“Ben daima meşrutiyet taraftarı idim. Hatta padişahlığımın ilk zamanlarında o zamanki vükelâya bunu kabul ettirmek için ısrar etmiştim. Sonradan bunu kaldırmamız milletin çok büyük zararlara uğrayacağı anlaşılmasından dolayı idi. Maazallah devletimizin dağılmasına ramak kalmıştı. Beni meşrutiyet taraftarı olmamakla itham edenler emin olsunlar ki yanıldıklarını anlayacaklardır. II. Meşrutiyet’i kendi arzumla verdim. Eğer mâni olmak isteseydim, yapacak şeyi de pek âlâ bilirdim. Esasen meşrutiyetin ilanından önce bütün devletlerin kanun-i esasîlerini tercüme ettiriyor, bize en uygun olanını intihap etmek, bu suretle devleti dağılmaktan kurtaracak bir Kanûn-i Esasî’ye malik olmak, meşrutiyeti bu sûretle ilan etmek istiyordum.”
Hey’et-i Meb’ûsan olarak da adlandırılan Meclis-i Mebûsan, 23 Aralık 1876’da yürürlüğe giren Kanûn-i Esasî’nin öngördüğü Meclis-i Umûmî adlı Osmanlı Parlamentosu’nu oluşturan iki meclisten biri olup, halkın seçtiği mebuslardan meydana gelmekteydi. İstanbul ve taşra için ayrı ayrı seçim esasları belirlenmişti. Seçimler taşrada 29 Ekim 1876 tarihli geçici talimata göre yapılmış; mebus sayısı 80’i Müslüman, 50’si gayrimüslim olmak üzere toplam 130 olarak belirlenmişti. Meclis-i Umumî, 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda düzenlenen; II. Abdülhamid Han, devlet erkânı, ulema, ruhanî liderler ve yabancı misyon şeflerinin katıldığı bir merasimle açılmıştır. Açılış nutkunu padişah adına Mabeyn-i Hümayun başkâtibi Küçük Said Paşa’nın okuduğu törene, ülkenin uzak yörelerinden gelen bazı mebuslar yetişememiştir. Mebuslar, padişaha ve vatana sâdık kalacaklarına ve anayasa hükümlerine uyacaklarına dair yemin ederek göreve başlamışlardır.
Sultan Abdülhamid, meşrutiyete o kadar gönülden taraftardı ki, en azılı muhaliflerinden olan Hüseyin Cahit’in naklettiğine göre meclis açılışının Dolmabahçe’de gerçekleşmesi üzerine kopan coşkun alkış tufanı karşısında gözyaşlarını tutamamış ve elleriyle gözünden akan yaşları silmek zorunda kalmıştı. Hatta İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey’e hissiyatını şu sözlerle aktarmıştı: “Ömrümde bu kadar mesut olduğum bir dakikayı hiç hatırlamıyorum.”
Daha da ilginci, Mithat Paşa dahi, sürgündeyken 19 Ağustos 1877’de Journal des Debats gazetesine gönderdiği mektupta şunu itiraf etmekten kendini alamamıştı: “Halkına hürriyeti veren padişah!”
Osmanlı’da Batı tarzında hazırlanan ilk anayasa olan Kanûn-i Esasî’nin ilan edilmesinde de en büyük rol Mithat Paşa’ya düşmüştür. Ancak, hiçbir devletin anayasasını ciddi mânâda incelemeden ve köklü bir bilgi ve birikime sahip olmadan; özellikle Osmanlı devlet adamlarından ziyade “İngilizlerle istişare ederek” anayasayı hazırlamıştı.
Mithat Paşa’nın anayasayı hazırlarken kimlerden etkilendiğine ve kimler tarafından yönlendirildiğine Abdülhamid şöyle dikkat çekmiştir: “Mithat Paşa, Kanûn-i Esasî’nin mutlaka ilan edilmesini teklif ettiği zaman, hiçbir devletin Kanûn-i Esasî’ni incelememiş ve bu konuda temelli bir bilgi edinmemişti. Akıl hocası, Odyan Efendi idi. Odyan Efendi ise, o zaman bile bizde önemli bir hukukçu değildi. Hele memleketi, hiç tanımazdı.”
Kaynakça:
Çelik Gülersoy, Dolmabahçe, İstanbul, 1991.
Mehmet Önder, Türkiye Müzeleri, Ankara, 1999.
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, İstanbul Sarayları, Ankara, 2014.
Metin Sözen, “Dolmabahçe Sarayı”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.9, İstanbul, 1994.
Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1986.
Hüseyin Cahit Yalçın, “10 Yılın Tarihi, 1908-1918”, Yedigün, 4 Birincikanun 1935, Sayı: 143.
Orhan Koloğlu, Abdülhamid Gerçeği, İstanbul, 1987.
İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, İstanbul, 1985.
İsmail Çolak, Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, 9. Baskı, İstanbul, 2017.
Ali Akyıldız, “Meclis-i Meb’ûsan”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.28, Ankara, 2003.
İsmail ÇOLAK
Yazar
Orhan Gazi, 1281’de Söğüt’te doğdu. Ailesinin ilk çocuğuydu. Kayı Aşireti’nin uğuru ve umuduydu. Babası, annesi, dedesi, amcaları, dayıları, kısacası herkes onun doğumuna çok sevindi. Günlerce şenlikl...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Şerife Bacı, Kastamonu’ya bağlı Seydiler ilçesinin Satılar Köyü’ndendi. Milli Mücadele yıllarında İnebolu’dan Kastamonu’ya kağnısıyla cephane taşırken, sergilediği fedakârlığıyla efsaneleşti. Anadolu’...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Ahmet Şükrü (Oğuz) 1881 yılında İstanbul’un Yenibahçe Semtinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu semtten dolayı daha çok “Yenibahçeli Şükrü” nâmıyla anılmış ve tarihe geçmiştir. Çerkez kökenli olup aile...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Yedi düvel kapımıza dayandı,Çanakkale top sesiyle uyandı,Cenk meydanı al kanlara boyandı, Yurdumun bağrında koptu bir tufan, İmanla yazıldı bu şanlı destan.Sırtlanlar yürüdü Ge...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ