Prof. Dr. Mahmut Yeşil ile Hulûsi Efendi Konulu Röportaj
- Kıymetli hocam kısaca özgeçmişinizden bahsedebilir misiniz?
- Ben, 1955 yılında Konya’nın Ilgın ilçesinde doğdum. İlkokulu Ilgın’da okudum. İmam-Hatip Lisesini Konya’da okudum.
İlkokul birinci sınıfından itibaren hem imamlık yapan hem de Kur’ân Kur’ân Kursu hocası olan babam Hâfız Osman Yeşil’den hâfızlık eğitimi ve Kur’ân eğitimi aldım. Hâfızlığımı tamamlayamadım ama ciddî bir Kur’ân eğitimini rahmetli babamdan almış oldum.
İmam-Hatip Okulundan sonra Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’ne girdim. 1977 yılında buradan mezun oldum. On üç yıl Doğanhisar ve Ilgın ilçelerinde İmam-Hatip liselerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptım.
Sonra Ilgın’da öğretmenlik yaparken Konya’da İlâhiyat Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimine başladım. Hadis Anabilim Dalı’nda nasip oldu, Kur’ân-ı Kerim öğretim görevlisi olarak buraya tayinim yapıldı, atamam gerçekleştirildi. Burada doktoramı tamamladım. 1996’da yardımcı doçent, ardından doçent ve profesör oldum.
İdârî görevlerim oldu. Bölüm başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği gibi görevlerde bulundum. Şu anda da Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliğinden emekliyim.
Beş tane çocuğum var. Bir düzine civarında da torunum var. Cenâb-ı Hak’tan hepsi için, hepimiz için hayırlar niyaz ediyorum. Allah razı olsun.
- Hocam, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî malûmunuz ta çocukluğunuzdan itibaren tanıdığınız bir eser. Edebiyat çevrelerinde kabul görmüş, İslâmî ilimler mensupları tarafından da incelenen, hakkında tetkikler yapılan bir eser. Tabiî siz hadis alanında ihtisas yaptığınız için Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’de de bazı hadislere meâlen, bazılarına ise atıfta bulunularak yer veriliyor. Öncelikle hadis ilmiyle ilgili söyleyecekleriniz vardır. Bir de Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî ile hadis münâsebeti hakkında neler söylemek istersiniz?
- Evet, teşekkür ederim. Aslında Hulûsi Efendi Hazretleri ve Dîvânı ile ilgili çalışmalarım oldu. Bitmiş de değil, devam ediyor. Bu Dîvân’ın tamamında zikredilen hadisleri derli toplu inceleyen bir çalışmayı nihâyetlendirmeyi arzu ediyorum. Bunun için hem kendim duâ ediyorum hem de sizlerden duâ bekliyorum. Bu çok önemli bir konu.
Çünkü Dîvân parça parça incelendi. Ama Dîvân’ın tamamında hadis malzemesi ne kadardır, kaç tane hadis vardır, bunlar hangi türden hadislerdir, sıhhat dereceleri nedir, mânâya delâletleri ne şekildedir; bunların incelenmesi ve tamamlanması lâzım. İnşallah tamamlarız.
Bu konuyla ilgili bazı yayınlarım da oldu. Ben meseleye önce teorik açıdan bakmak istiyorum. Bir eserde, bu şiir olur, nesir olur, zikredilen hadisleri aslında iki çeşitte mütalaa ediyoruz.
Birincisi, yazarın yahut şairin doğrudan “Rasûlullah şöyle buyurdu.” demek sûretiyle naklettiği hadislerdir. Bu hadisler, hadis ilminin kurallarına göre incelenmek durumundadır. Çünkü Rasûlullah’a nisbet ediliyor. “Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu.” denince, gerçekten buyurdu mu, buyurmadı mı; Peygamberimiz’in ağzından bu söz çıktı mı, çıkmadı mı; bunun değerlendirilmesi gerekiyor.
Ama ikinci bir tür daha var ki, orada aslında şair yahut yazar, “Peygamberimiz böyle buyurdu.” demiyor. Fakat Peygamberimiz’in hadislerinden bir cümleyi yahut o hadisten çıkan mânâyı cümlesine, mısraına naklediyor. Böyle olunca iş farklı. Yani bunu değerlendirirken her iki durumda da ayrı ayrı bakış açılarıyla konuyu değerlendirmemiz gerekiyor. Buna dikkat edilmezse, hadislerin tahlilinde ve tetkikinde hatalara düşmek mevzu bahis olacaktır.
Ayrıca ben bu teorik çerçeveye, misallerden sonra yeni bir noktayı da ilave etmek istiyorum. Bir bakış açısına ihtiyacımız var. “Bu hadis yoktur.”, “Bu hadis değildir.”, “Bu hadis uydurmadır.” deyivermek meseleyi çözmüyor. Bu hadisi bu âlim, bu tasavvuf ehli, bu ilim adamı niçin kullandı? Nereden aldı da kullandı? Ya hocasından duydu, ya bir kitaptan okudu ya da nesilden nesile kendisine intikal eden bir bilgi ve birikimden alarak onu oraya yazdı. Dolayısıyla bunların ihâtalı bir şekilde incelenmesi yapılmadan “Bu böyledir, yoktur, vardır.” şeklinde kesin hükümler vermenin doğru olmadığını ben düşünüyorum. Meseleye bu teorik çerçevede yaklaşmak lazım.
- Evet, hocam, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki, az önce arz ettiğiniz teorik çerçevede misaller... Hangi misallerle bu hadis ilişkisini açıklayabiliriz?- Aslında Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’de çok zengin bir hadis malzemesi var. Yani hemen hemen her beyti, her mısraı, hatta bir hadis-i şerifle ilişkilendirmek, irtibatlandırmak mümkündür.
Bir âyet-i kerîme ile irtibatlandırmak mümkündür. Pek çok misal olmasına rağmen ben öncelikle çok önemsediğim bir manzume olan Hulûsi Efendi Hazretleri’nin “İnsanlığa Nasihati” üzerinde değerlendirme yapmak istiyorum. Herkesin, her Müslümanın bunu her gün mutlaka bir kere okumasını toplantılarda tavsiye ediyorum. Oradan birkaç beyit üzerinde önce değerlendirme yapalım diye düşünüyorum.
Birinci beyit şöyledir:Âlemi sen kendine kölesi, kulu sanma;
Sen Hak için âlemin kölesi ol, kulu ol.
Burada çok müthiş bir üslûp var. Kul olmak ve köle olmak aslında Allahu Teâlâ’ya yöneltilecek vasıflar olmasına rağmen Hulûsi Efendi Hazretleri, “Âlemi sen kendine kölesi, kulu sanma.” demek sûretiyle çok etkileyici ve tesirli bir üslûp kullanmıştır.
“Sen Hak için âlemin kölesi ol, kulu ol.” Yani Allah rızası için, iyi niyetle...
Hemen burada niyet hadisi aklımıza geliyor: “Ameller niyetlere göredir. Herkes niyetinin karşılığını alacaktır.”
Bu beyiti okuyunca hadîs-i şerifi hemen hatırlıyoruz.
Birinci beyitteki “Herkesi kendinin kölesi, kulu sanma; sen kendin hizmet et, hizmete âmâde ol, başkasından hizmet bekleme, başkasına hizmet etmeyi prensip olarak kabul et.” hükmünü anlıyoruz.
Burada da Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı gözlerimizin önüne geliyor. Hakîkaten Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ev işlerinde kendi işlerini kendisi görmek için gayret sarf ederdi. Hatta elbisesinin söküğünü, ayakkabısının yırtığını kendisinin tamir ettiğine dair rivâyetlerimiz vardır.
Dolayısıyla bakınız, bu iki mısrada hemen birçok hadîs-i şerifi ve Peygamberimiz’in sünnetini hatırlıyoruz.
Bir başka beyite geçmeden önce bu beyitle ilgili, fakat başka bir beyitte de zikredilen ve benim bu beyitle irtibatlı kabul ettiğim bir hadîs-i şerif var.
Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v.) buyuruyor ki: “Seyyidü’l-kavmi hâdimuhum.” Yani, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet eden kişidir.”
Dîvân’da da bu şu beyitte zikrediliyor:
Var ehl-i Hakk’a hizmet et, bî taleb ü bî garaz;
Seyyidü’l-kavmi hâdimuhum’ emr-i Habîb-i Kibriyâ’yı tut.
Bakınız burada “Seyyidü’l-kavmi hâdimuhum” sözünün Peygamberimiz’in sözü olduğu açıkça belirtilmiştir. Biraz önce ifade ettiğim teorik çerçevenin, Peygamberimiz’e açıkça nisbet edilen misallerinden biri de budur.
Bu haberin rivâyet edildiği kaynakları ben inceledim. Bazıları bu habere “Hadis değildir.” diyor. Ama şimdi “Hadis değildir.” demek yetmiyor. Biraz sonra onunla ilgili de bir teferruat vermek istiyorum, eğer fırsatımız olursa.
Aclûnî isimli bir âlim var. Keşfü’l-Hafâ diye bir eser yazmış. Son dönemde yazılmış derleme ve toplama bir eser. Kaynak eser değil, ama birçok hadisin tahrîci konusunda orada bilgi görebiliyoruz.
O diyor ki: “Bu haber zayıf bir haberdir. Ama zayıf haberler bir araya gelip birbirini destekleyince hasen li-gayrihî derecesine yükselir. Dolayısıyla kullanılabilir, ma’mûlün bih bir hadis hâline gelmiştir. Bu haber de böyledir.”
Bu son derece önemli bir husustur. Zayıf haberlerin kullanılması konusuna biraz sonra temas ederim. Ama şimdi şu kadarını söyleyeyim: Zayıf haber, uydurma haber değildir. Burada müthiş bir kafa karışıklığı var. Bunu düzeltmek lâzım. “Bu haber zaten zayıf.” denilerek geçiliyor. İnsanlar çok yanlış bir iş yapıyorlar; insanların kafasını karıştırıyorlar. Zayıf haber konusu teknik bir konudur.
Bakınız, ikinci beyite geçelim. Diyor ki:
Nefsin hevâsı ile mağrur olup aldanma;
Yüzüne bassın kadem, her ayağın yolu ol.
Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v.)’in ahlâkı, güzel huyları pek çok kitabın konusu olmuştur ve bunlar anlatılmıştır. Rûhî hayatı, mânevî hayatı, gündelik hayatı; hepsi kitaplarımızda yerini almış hususlardır.
Burada nefse uymak, nefsin hevâsına uymak sûretiyle gurura kapılmamak konusu işlenmektedir. Bu konuda pek çok hadîs-i şerif vardır.
Mesela çok meşhur bir hadîs-i şerifi hatırlayalım. Peygamber-i Zîşânımız buyuruyor ki: “Allah’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimin eline bırakma.”
Bu, Peygamberimiz’in çok yaptığı duâlardandır.
Dolayısıyla bakın, “Nefsin hevâsı” mısraı bu hadîs-i şerifin güzel bir ifadesi olmaktadır.
Gurur ve kibir de ahlâk-ı zemîmedendir ve bunlar pek çok hadîs-i şerifle reddedilmiştir. Bir Müslümanda olmaması gereken hususlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Yüzüne bassın kadem” sözü ise tevâzuya işaret ediyor. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kim mütevâzı davranırsa Allah onu yüceltir, Allah onu yükseltir.”
Bir başka misali de yedinci beyitten vermek istiyorum:
Güneş gibi şefkatli, yer gibi tevâzulu,
Su gibi sehâvetli, merhametle dolu ol.
Burada şefkat var, tevâzu var, sehâvet yani cömertlik var ve merhamet var. Bunların hepsi Sevgili Peygamberimiz’in çok önemli vasıflarındandır.
Malûmunuz, Tevbe Sûresi’ndeki, “Lekad câeküm rasûlün min enfusiküm...” âyet-i kerîmesinde Peygamberimiz (s.a.v.) için “raûf” ve “rahîm” vasıfları zikredilmektedir. Bu çok önemlidir. Altını çizerek söylemek istiyorum. Cenâb-ı Hak, kendi sıfatlarından iki tanesini, Raûf ve Rahîm sıfatlarını bu âyet-i kerîmede Peygamberimiz’e vermektedir. Bu son derece önemlidir. Ayrıca birçok hadîs-i şerif vardır: “Men lâ yerham lâ yurham.” Yani, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”
Yine, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet etsin.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatına baktığımız zaman da onun son derece mütevâzı bir hayat yaşadığına şahit olmaktayız.
Cömertliğe gelince...
Cömertlik, İslâm’da hakîkaten son derece önemlidir. Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Cömert insan Allah’a, cennete ve insanlara yakındır; cehenneme uzaktır. Cimri ise Allah’a, cennete ve insanlara uzaktır; cehenneme yakındır.” Allah muhâfaza buyursun.
Cömertlik çok güzel, cimrilik ise çok kötüdür. Müslümana cimrilik yaraşmaz. Müslüman cömert olmalıdır. Cömert olmak için zengin olmak da gerekmiyor, bildiğiniz gibi. Gönlü zengin olmayan kimse, zengin de olsa cömertlik yapamaz. Zaten işin o boyutu da var.
Bakınız, çok önemli bir beyit:
Gökçek gerek dervişin, sağına yoksula baya;
Suçluların suçundan geçip hoşgörülü ol.
Derviş kişi, Allah’ın emirlerine riâyet etmek için yaşayan kişinin zengine de fakire de davranışı eşit olmalıdır. Zengine karşı farklı, fakire karşı farklı davranmak; fakiri hor gören bakış açısını İslâm kabul etmiyor. Zaten Hulûsi Efendi Hazretleri de bu beytinde bu meseleye çok güzel işaret buyuruyor.
İnsanlar arasında fitneye, tefrikaya sebep olacak ayrılıklardan kesinlikle uzak kalmak gerekiyor. İnsanlara hürmet etmek gerekiyor.
“Suçluların suçundan geçip hoşgörülü ol.” sözü de çok önemli bir husustur.
“Hoşgörü” gerçekten zor bir kelime. Biliyor musunuz hocam, hoşgörülü olmak, her şeye hoşgörü ile bakmak... Peki, hoşgörünün sınırı nedir? Bir sınırı olmalı mıdır?
Peygamberimiz (s.a.v.), suçluların suçundan vazgeçmek ve onları affetmek konusunda çok yüksek bir ahlâka sahiptir. Hazreti Âişe Vâlidemizin bize anlattığına göre Peygamberimiz kötülüğe kötülükle mukâbele etmezdi. Hataları affeder, davranışları müsâmaha ile karşılardı.
Bir soru sordum, “Hoşgörünün sınırı var mıdır?” diye.
Şimdi yine Hulûsi Efendi Hazretleri’nin bir beytini okuyacağım:
“Hoş göre hoş göre olduk hoş kör demeyin Allah aşkına, hoş gör şimdi.”
Yukarıdaki, “Suçluların suçundan geçip hoşgörülü ol.” ifadesi ile bu beyit sanki birbirinin zıddı gibi görülebilir. Ama hayır, öyle değil. Belki benim sorduğum “Hoşgörünün bir sınırı var mıdır?” sorusunun cevabı burada gizlidir.
Her şeyi hoş görmek, her yanlışı sanki mubahmış gibi değerlendirmek... Hayır. Hulûsi Efendi Hazretleri’nin düşüncesinde böyle bir anlayış yoktur. Ama hoş görülmesi mümkün olan tavır ve davranışları da sertlikle karşılamak doğru değildir. Çünkü bu, Peygamberimiz’in ahlakına uygun değildir.
Bakınız, son beyitte şöyle buyuruyor: “Varlığından boşal ki yokluğa erişesin;
Sözünü gerçek söyle, Hulûsi’nin dili ol.”
Bu beyitte Hulûsi Efendi Hazretleri, tevâzuun en ileri merhalesine, yani yokluğa erişebilmeye işaret ediyor.
Peki, yokluğa erişmek için ne yapmak lazım?
Varlık mânâsı taşıyan benlikten, kibirden, gururdan ve bu kötü huyların yanında mânevî hayatımıza zarar veren maddî şeylerden uzaklaşmak; dünyada bir misafir gibi olduğumuzun farkına varmaktır.
Dünyada bir misafiriz. Bugün varız, yarın yokuz.
“Sözünü gerçek söyle.” Söylediğin her söz mutlaka gerçek olmalıdır. Hakîkat hilâfına bir şey söylemek doğru değildir.
Böyle yaparsa bir kişi, “Hulûsi’nin dili ol.” Hulûsi Efendi Hazretleri de gerçek sözleri söylemek suretiyle yaşamıştır. Başkaları da bunu yaparsa Hulûsi’nin dili olmuş olurlar.
Bu dünyaya ehemmiyet vermemek konusunda çok mânîdâr bir hadîs-i şerif var; Peygamberimiz buyuruyor ki: “Mâ lî ve li’d-dünyâ.” “Dünya benim neyime? Dünya benim neyime? Ben dünyada bir ağacın altında dinlenip sonra yoluna devam eden bir yolcu gibiyim.”
Bu hadîs-i şerifle bize yol gösteriyor ve dünyada varlık peşinde koşmanın doğru olmadığını, yokluk yolunda yürüyerek ilerlemenin mümkün olabileceğini ifade etmiş oluyor.
Bu misaller üzerinde kısaca durduktan sonra şimdi iki misal üzerinde daha durarak meseleyi toparlamak istiyorum.
Bunlardan birisi şu beyitte görülüyor:
“Buyurdu Rasûl-i Fahr-i Kevneyn: ’El-va’dü ke’d-deyn.”
Şimdi bu hadîs-i şerifi araştırdığımız zaman, sahih ve meşhur hadis kaynaklarında bu ifadeyi bulmak mümkün değildir.
Fakat yine biraz önce sözünü ettiğimiz Aclûnî’nin Keşfü’l-Hafâ isimli eserinde bu rivâyet hakkında deniliyor ki, güvenilir âlimlerden şöyle bir söz nakledilmiştir: “El-va’dü deynün.” “El-va’dü ke’d-deyn” değil de “El-va’dü deynün.” Yani, “Söz vermek borçtur, borç gibidir.” diye tercüme edebiliriz.
Bu söz, söz vermek ve sözünde durmakla ilgili çok sağlam birçok hadîs-i şerifle de desteklenmektedir.
Mesela Âyetü’l-Münâfık hadisi çok meşhurdur: “Münâfığın âlâmeti üçtür. Söz verir ama sözünde durmaz...”
Bunları birleştirdiğimiz zaman diyoruz ki, demek ki bu beyitte geçen “El-va’dü ke’d-deyn.” ifadesinin Peygamberimiz’in başka hadisleriyle irtibatı vardır. Ayrıca “El-va’dü deynün.” şeklindeki rivâyetle de irtibatı bulunmaktadır.
Bunu burada bırakalım. Biraz sonra bunun ne anlama geldiği daha da açıklığa kavuşacaktır.
Son olarak bir misal daha vermek istiyorum:
Mûtû kable en temûtû’dan dilersen bir haber,
Canını terk eyleyip bir özge can tut ey gönül.
Burada “Mûtû kable en temûtû.” şeklinde hadis olarak rivâyet edilen ifadeyi Hulûsi Efendi Hazretleri naklediyor. Fakat “Mûtû kable en temûtû’dan dilersen bir haber.” diyor. Peygamberimiz’in bunu söylediği burada açıkça zikredilmiyor. Açık olarak “Peygamberimiz böyle söyledi.” demiyor.
Burada, ilk bölümde ifade ettiğimiz şekilde, “Mûtû kable en temûtû.” cümlesinden hareketle bunun Peygamberimiz’e ait olup olmadığını araştırıyoruz.
Kaynaklarda şu bilgileri görüyoruz:
İbn Hacer el-Askalânî diyor ki: “Bu söz hadis olarak sâbit değildir.”
Ali el-Kârî de diyor ki: “Bu, sûfîlerin sözlerinden biridir.”
Peki, bunun mânâsı nedir?
“Ölmeden önce ölünüz.” ne demektir?
Âlimler bunu şöyle açıklıyorlar: Yani, “Zorunlu olarak gerçek ölümle ölmeden önce, isteyerek ölünüz.”
Peki, isteyerek ölmek nasıl olur? İsteyerek ölmek; kişinin şehvetlerini, nefsânî arzularını, boş ve faydasız şeyleri, hata ve gaflete götüren davranışları terk etmesiyle gerçekleşecektir.
Demek ki, bu sözde kastedilen şudur: Ey insan, ey Müslüman! Sen gerçek mânâda ölmeden önce şehevî arzularını, boş ve faydasız şeyleri, seni gaflete götüren davranışları terk et. Böylece ölmeden önce ölmüş olursun.
Hakîkaten bu söz, bize çok geniş ve çok etraflı bir mânâyı anlatmış oluyor.
Görüldüğü gibi bu misaller, Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Dîvânı’nda hadislere yapılan atıfların, hadislerin açıktan Peygamberimiz’e nisbet edilmesi yahut zımnen nisbet edilmesi konusunda çok önemli bir hadis birikiminin mevcut olduğunu göstermektedir. Bu hadis birikiminin de çok büyük bir bölümü sağlam kaynaklarda yer almaktadır. Bu noktayı böylece açıklayabilirim.
-Konuyla ilgili yine hadis-Dîvân ilişkisi veya dîvânla ilgili başka tesbitleriniz var mı hocam?
- Çok önemli gördüğüm bir iki hususa temas etmek istiyorum. Bir kere, gözden kaçırılan çok önemli bir hususa temas ederek başlamak istiyorum. Hadis ilimlerinde hadis ve sünnet umumiyetle aynı mânâda kullanılıyor. Aralarında bazı nüanslar vardır ama genel olarak hadis ile sünnet aynı anlamda kullanılmaktadır. Bir hadis sahih ise, bir hadis hasen ise, onun kullanılmasında ve onunla amel edilmesinde ihtilaf yoktur.
Üçüncü sırada zayıf hadis geliyor.
Zayıf hadis deyince, biraz önce de temas ettim; bazıları bilerek yahut bilmeyerek zayıf hadisi uydurma haberle karıştırıyor. Bunun altını özellikle çiziyorum: Bilerek yahut bilmeyerek...
Bir televizyon programında birisi çıkıyor, bir başkasının okuduğu bir hadise karşılık, “O hadis zaten zayıf.” diyor. Şimdi bunu duyan kişi, “Allah Allah, öyle mi? Zayıf mıymış?” diye düşünüyor. Hâlbuki zayıfın ne mânâya geldiğini demek ki, o da tam bilmiyor.
Efendim, “zayıf” teknik bir tabirdir. Zayıf hadis demek, kesinlikle uydurma haber demek değildir.
Teknik olarak zayıf kabul edilen hadis; rivâyet zincirindeki bir hatadan dolayı sahih ve hasen kabul edilemeyen hadistir. Daha doğru ifadeyle, rivâyet zincirindeki bir kusur sebebiyle sahih veya hasen derecesine ulaşamamış rivâyettir.
Peki, zayıf haberler kullanılır mı?
Tabi ki kullanılır.
Nerede kullanılır?
Her yerde kullanılır. Bu sözüm biraz geniş anlaşılmasın; açıklayayım.
Biz zayıf haberleri uygulanabilirlik açısından iki sınıfta değerlendiriyoruz. Birincisi az zayıf haber, ikincisi ise çok zayıf haber.
Bunlarla ilgili teferruata şu anda girmeye vaktimizin müsait olmadığını düşünüyorum. Hangileri çok zayıftır, hangileri az zayıftır; bunları burada açıklayamıyoruz.
Fakat şunu söyleyeyim: Çok zayıf haberler uygulama dışıdır; onlarla amel edemeyiz.
Az zayıf haberlere gelince...
Az zayıf haberler bazen bir araya gelir; iki, üç rivâyet birbirini destekler ve hasen li-gayrihî derecesine yükselir. Böylece artık her konuda rahat bir şekilde o rivâyetlerle amel edilmiş olur. Bu zaten tamam; hadis bir üst dereceye yükselmiştir.
Bunun dışında, az zayıf bir haber kendi derecesinde de kullanılmaya devam edilmektedir.
Nasıl oluyor bu?
Bir kere va’z, fedâil gibi konularda ulemâ ruhsat vermiştir. Bu alanlarda zayıf haberler çok rahat kullanılabilmektedir.
Peki, ahkâm konusunda zayıf haberler kullanılabilir mi?
Bu konuda fakihler öncelikle, “Hayır, ahkâm konusunda zayıf haber kullanılmaz.” diyorlar. Fakat meseleyi incelediğimiz zaman, muhaddislerin zayıf kabul ettiği bazı rivâyetlerin fakihler tarafından hüküm verirken kullanıldığını görüyoruz.
Bu nasıl oluyor?
Efendim, hadislerle ilgili verilen hükümlerin içtihâdî hükümler olduğunu unutmamak gerekiyor.
Muhaddis, elindeki malzemeye bakıyor; hadisin râvîlerini inceliyor, râvîler hakkındaki bilgileri topluyor ve “Bu hadis zayıftır.” diyor.
Bir başka âlim de kendisine ulaşan bilgileri değerlendiriyor ve “Hayır, bu hadis zayıf değil, hasendir.” diyebiliyor. Yani bu, içtihadî bir değerlendirmedir. Bir âlimin hasen dediğine, başka bir âlim zayıf diyebiliyor.
Böyle olduğu için de muhaddislerin zayıf kabul ettiği bazı hadislerin, fakihler tarafından içtihatlarında kullanıldığına şahit oluyoruz.
Dolayısıyla zayıf hadislerle ilgili bu kafa karışıklığından Ümmet-i Muhammed’in mutlaka kurtarılması gerekiyor. “Bu hadis zayıftır.” denilerek Müslümanların kafasının karıştırılmaması gerektiğini özellikle ifade etmek istiyorum.
Bu konuda şunu da ilâve etmeyi faydalı buluyorum:
Sünnet tâbiriyle ilgili...
Sünnet nedir?
Sünnet; gidilen yol, tutulan yol, yürünülen yol demektir.
Sünnet kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de de kullanılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de “sünnet” kelimesi on altı defa geçmektedir.
Bunların bir kısmında geçmiş ümmetlerin takip ettiği doğru yollar kastedilmektedir. Fakat daha çoğunda, yani ekseriyetinde ise Allah’ın toplum hayatını düzenlemek üzere ortaya koyduğu kanunlar ifade edilmektedir. Buna “Sünnetullah” diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de sünnet kelimesi en çok bu anlamda kullanılmaktadır.
Peygamberimiz’in hadislerinde de sünnet kelimesi çokça geçmektedir. Meselâ “Sünnetü’l-evvelîn” tabiri vardır; önceki insanların sünneti anlamındadır. Yine sahabenin sünneti, tâbiînin sünneti; meselâ, Hazreti Ebû Bekir’in sünneti, Hazreti Ömer’in sünneti gibi ifadeler de kullanılmaktadır.
Dolayısıyla meseleye bu geniş çerçeveden bakmak gerektiğini ben düşünüyorum. Bir misal söyleyelim: “Kim güzel bir âdet ortaya koyar, güzel bir çığır başlatırsa; kendisine hem o güzel davranışın karşılığı hem de kıyâmete kadar onu örnek alan kimselerin sevabı verilir.” buyuruluyor bir hadîs-i şerifte. Bu çok önemli bir hadîs-i şeriftir. Dolayısıyla sünnet kelimesinin böyle çok geniş bir mânâsı olduğunu göz önünde bulundurmak ve meseleyi böyle değerlendirmek gerekiyor.
Şimdi sünnetin, nesiller boyu aktarılan uygulamalar olduğunu tesbit edince, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatın her alanında Müslümanlara bıraktığı örnek hayatın adı da sünnet olmaktadır.
Bu ifadeyi tekrar edeceğim: Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatın her alanına temas eden, geride bıraktığı örnek hayatın adı sünnettir.
Peki, bu örnek hayatın içerisinde namaz, oruç, zekât, hac ve diğer ibadetler var mı? Var.
Kalp ve ruh eğitimi var mı? Zühd hayatı var mı? Var.
Bunların hepsi Peygamberimiz (s.a.v.)’dan bize intikal eden ve sünnet dediğimiz malzemenin içerisindedir.
Şimdi bakın, çok önemli bir konu...
Hicrî 5. asra kadar âlimler, zü’l-cenâhayn dediğimiz; hem şer’î ilimleri hem de mânevî ilimleri tahsil eden ve eserlerini bu bütünlük içerisinde yazan âlimlerden oluşuyordu. Gerçekten son derece önemli bir husustur bu.
Hicrî 5. asırdan sonra ise pek makbûl olmayan bir ayrışma yaşandı. Şer’î ilimler ayrıldı, mânevî ilimler ayrıldı. Mânevî ilimler tasavvuf adı altında neşvünemâ buldu; diğer ilimler ise zâhirî ilimler olarak değerlendirilmeye başlandı.
Böyle olunca sanki Peygamberimiz’in hayatında zühd, zahidâne yaşayış, evrâd, ezkâr, tefekkür, tedebbür ve zikir yokmuş da bunlar sonradan dine dâhil edilmiş gibi bir hava oluşmaya başladı. Bu son derece yanlıştır. Şunu ifade etmek istiyorum: Peygamberimiz’in bize bıraktığı bu örnek hayatın içerisinde hem dinimizin ibâdet ve diğer boyutları hem de ahlâkî ve rûhî boyutları bulunmaktadır.
İşte nesilden nesile bu uygulamanın intikal ettiği silsileler vardır. Biz bunlara “tarîkat silsileleri” diyoruz.
Mesela Peygamberimiz (s.a.v.)’dan Hazret-i Ebû Bekir Sıddık Efendimiz’in öğrendiklerini alan, sonra ondan alan ve bu konuda ehil, ahlâk ve ruh eğitimine liyâkat sahibi mürşitler, bunları birbirlerine naklederek ve yaşayarak bugüne kadar intikal ettirmişlerdir. Şimdi böyle bir intikalde ölçü nedir?
“Ben hocamdan bunları gördüm, öğrendim, uyguladım; benden sonraki nesillere de bunu aktarıyorum.”
Bu çok müthiş bir yöntemdir.
Görerek öğrenme, yaşayarak öğrenme, nakletme ve başkalarına öğretme yöntemi son derece önemli bir yöntemdir.
Bu yöntem içerisinde bilgiler nakledilirken, bugün ilim adamı sayılan kişilerin beğenmediği bazı hususların bulunması gâyet tabidir.
Peki, burada nasıl bir yöntem izleyeceğiz?
Bir kere bu meselelerde objektif kriterlerle ilmî yöntemin uygulanması gerekmektedir. İnsaflı bir ilmî yöntem uygulandığı zaman, “Bu tasavvuf ehli bu sözü niçin söylemiş?” diye bakacağız ve meseleyi ona göre değerlendireceğiz.
Son olarak meseleyi izah etmek için hepimizin bildiği bir kitaptan bahsetmek istiyorum.
İmam Gazâlî’nin İhyâü Ulûmi’d-Dîn isimli eseri... Gazzâlî, hicrî 505 yılında vefat etmiş büyük bir âlimdir ve bu eserini yazmıştır.
Fakat kendisinden yaklaşık iki asır sonra yaşayan Zeynüddin el-Irâkî (vefatı hicrî 806), bu eser üzerinde hadis tahrîci çalışması yapmıştır.
– Hocam, Hulûsi Efendi Hazretleri ile ilgili hatıralarınızdan bahseder misiniz?
- Memnuniyetle.
Aslında ben çok küçük yaşlardayken Hulûsi Efendi Hazretleri’ni evimizde, Ilgın’da misafir etmiştik. Kaplıcaya götürmüştük. Fakat çok küçük olduğum için o günlere dair teferruatlı bir şey hatırlayamıyorum.
Öğretmenliğimin ilk yılı olan 1978 yazında birkaç arkadaşla Darende’ye gittik.
O sırada Hulûsi Efendi Hazretleri Balaban Kaplıcalarındaydı. Oraya gittik. Fakat kendileri artık dönmek üzereymiş.
Beraber gittiğimiz kişilerden biri din görevlisiydi. O günlerde izin almak kolay değildi. Balaban Kaplıcalarına gidiyoruz diye izin alıyorlardı. Böyle bazı sıkıntılar vardı. Bu sebeple onlar, “Madem bu şekilde izin aldık, burada kalalım.” dediler. Fakat benim kaplıcayla, içmeyle öyle bir işim yoktu. Boynumu bükmüş, Hulûsi Efendi Hazretleri’nin arabasının yakınında bekliyordum. Bir ara bana dönüp:
“Evlat, seni de götürelim mi?” buyurdu.
Ben de büyük bir sevinçle:
“Hemen efendim!” dedim.
Şoför mahallinde bana yer açtılar. Âdetâ beni yanına sıkıştırdı, kucağına alır gibi oturttu.
Darende’ye gelinceye kadar bana güzel güzel şeyler anlattı, kulağıma fısıldayarak çeşitli hatıralardan bahsetti. O günün milletvekillerinden söz etti. Ben de fırsatını bulup o günün Sivas milletvekillerinden, şimdi ismini hatırlayamadığım bir kişiyi sordum:
“Ne dersiniz?” dedim.
Onun hakkında bir iki cümle söyledikten sonra bana şöyle buyurdu:
“Oğul, aynası işidir kişinin, lafa bakılmaz.”
Dikkat edin, “Aynası iştir kişinin.” de demedi. Daha yumuşak bir ifadeyle: “Aynası işidir kişinin, lafa bakılmaz.” buyurdu.
Darende’ye geldik.
Benim için gerçekten büyük bir lütuftu. Birkaç gün Devlethanede misafir olma şerefine nail oldum.
Soyadını hatırlayamadığım, Ankaralı İsmail Usta diye birisi Devlethanenin bahçesinde havuz yapıyordu. Belki ilk havuz oydu; şimdi başka havuzlar varsa onları bilmiyorum. Benim de elim biraz işe yatkındı; mala tutacak kadar... İsmail Usta rahatsızlandı. Bunun üzerine ben de kendisine yardım ettim. O havuzun yapılması konusunda benim de çok küçük katkılarım oldu.
O günlerde Hoca Efendi Hazretleri müftü vekiliydi. Daireye gidip geliyor, orada çalışanlar oluyordu. Sofra kuruluyor ama bir türlü sofraya oturmuyordu. “Neredesiniz? Açlıktan öldük!” diye seslenirdi. Misafir gelmeden Hulûsi Efendi Hazretleri sofraya oturmazdı. Beni en çok etkileyen hususlardan biri buydu. Misafirler gelince, orada çalışanların hepsini de çağırttırır, ondan sonra sofraya otururdu.
Hakîkaten Hulûsi Efendi Hazretleri, Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v.)’in neslinden gelen, onun hayatına uygun yaşayan bir evlât ve torun olarak ömrünü sürdürmüştür.
İrtihalinden önce vakfı kurmuştu. Hizmetlerin daha güzel yürümesi için yaptığı çalışmalarla ilgili bir hatıram da var, onu da anlatayım: Biliyorsunuz, yukarıda bir kütüphane vardı. Bir gün beni oraya çağırdı.
“Gel oğul.” dedi.
Gittim. Zarfların içerisinde çeşitli miktarlarda paralar vardı. Onların bir kısmını bana saydırdı. Sonra dedi ki:
“Bak, bu falan yerden geldi. Şu iş için kullanılacak.”
Zarfın üzerinde de yazıyordu: “Bu falan yerden geldi, şu iş için... Bunları böyle ayırıyoruz, birbirine karıştırmıyoruz. Her hizmeti kendi yerine sarf ediyoruz.”
Ben, daha sonra vakfın kurulmasının ve bu işlerin daha düzenli, daha organize yürütülmesinin çok faydalı olduğunu düşündüm.
İlâhiyat Fakültesinin yapılması, İmam-Hatip Mektebinin yapılması, Sanat Okulunun yapılması...
Zaten birçok hayır derneğinin de başkanlığını yürütüyordu. Devlet Hastanesinin yapılması gibi konularda da öncülük etti.
Kendisinden sonra ise hem Hamid-i Velî Camii imamlığı vazifesini, hem vakıf başkanlığı görevini hem de diğer hizmetlerini Hamideddin Ateş Efendi Hazretleri’ne devretti.
Bugün bu hizmetler daha da genişleyerek devam ediyor.
Hakîkaten Somuncu Baba Külliyesi, hem o bölgede hem de Türkiye’de camisiyle, ilave camileriyle, yürüttüğü hizmetlerle, çevresinde tesis edilen okullarıyla ve bütün güzellikleriyle âdetâ cennetten bir köşe gibi insanlara hizmet etmeye; onları maddî ve mânevî yönden aydınlatmaya devam etmektedir.
Cenâb-ı Hak’tan bu hizmetlerin ilelebet devamını niyaz ediyorum.
Allah razı olsun.
— Ağzınıza sağlık hocam.
— Eyvallah.
— Teşekkür ediyoruz.
— Biz de teşekkür ederiz.
Musa TEKTAŞ
Yazar
"Hulûsi Efendi, Gerek Eğitim Yönünden Gerekse Ekonomik Yönden Vatana Millete Faydalı İşler Yapılmasını Arzu Ediyordu.”Sayın Bakanım, sizinle bir Darende, Hulûsi Efendi muhabbeti yapmak istiyoruz. Bu k...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Ölümün bir gerçek olduğunu Yûnus’un dilinden geçen yazımızda izah etmiştik. Bu gerçekliğe rağmen ölüm insanlar tarafından istenmez, hatta insanlarda farklı derecelerde ölüm korkusu da vardır; bu durum...
Yazar: Ali YILMAZ
2019 yılında Kemâlettin Altıntaş Amca’nın bir videosunu izlemiş ve onu tanımak istemiştim. Bu güzel Allah dostu o sıralar 90’lı yaşlardaydı. Üsküdar’da yaşadığını öğrendim ve yakın bir komşusunun tele...
Yazar: Aydın BAŞAR
Babadan oğula yağız atlarla,Eyerden eyere aşmak ne güzel,Teheccüd vaktinde per kanatlarla,Seherden sehere taşmak ne güzel!Şimşek gibi çakıp su gibi akıp,Şu nazlı bayrağı burçlara takıp,Nimetleri bir t...
Şair: Halil GÖKKAYA