Kültür Bakanlarımızdan Mahir Ünal İle Darende Muhabbeti
“Hulûsî Efendi Hazretleri birliğe, dirliğe, düzene son derece büyük bir ehemmiyet verirmiştir.”
- Şimdi bizim evde sürekli Seyyid Osman Hulûsî Efendi muhabbeti olurdu. Çünkü anneannem mürîdânıydı. İhramcızâde’nin ve Hulûsî Efendi’nin muhabbeti olur, sohbeti edilirdi. Tabii çocukluğumda da annemle beraber Darende’ye sık gider gelirdik. Darende’ye gittiğimizde de mutlaka anneannem Firuz Aba bizi Somuncu Baba’ya götürür ve bir ziyarette mutlaka bulunurduk.
Benim dinî hayatımda çocuklukta beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi, anneannem bize geldiğinde sabah namazına kalkar ve sabah namazından sonra o Nakşî geleneğinin zikr-i hafî olması, o beyaz vird örtüsünün altında sabah namazından sonra virdini çekmesi ve dilinden dûânın hiç düşmemesiydi. Öyle ki ben o çocuk hâlimle şunu hissederdim: Anneannemin o sürekli dûâlı dili evi bereketlendirirdi. O kadar güzel bir hâli vardı Firuz Aba’nın. Tabii annem de aynı şekilde muhabbet beslerdi.
Çocukluğumuzda evde en çok muhabbeti edilen, sohbeti edilen; tabii bir ihvan çevresi vardı. Elbistan’da, çevrede Hulûsî Efendi’nin çok ihvânı vardı. Anneannem geldiği zaman ihvân bizde toplanırdı, çaylar içilir, sohbetler edilirdi. Ben de o çocukluğumda bir şekilde pürdikkat o sohbetleri dinlerdim. Ama şimdi daha iyi anlıyorum ki orada benim çocuk kalbimi etkileyen o kelimeler değildi; oradaki muhabbetti, oradaki sevgiydi. Onların arasında bir insandan ve birbirlerinden bahsederken ifade ettikleri sevginin bir duyguya dönüşmesi sanırım son derece etkiliydi.
Tabii bir de Hulûsî Efendi’nin Hâlidiye kolundan geliyor olması… Türkiye’deki bütün Nakşibendî kolları Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den gelir. Yani Gümüşhânevî de, İsmailağa da, Menzil de, Hulûsî Efendi de hepsi Hâlidî’dir. Hâlidiye’nin temel özelliği bu topraklarda birliği, beraberliği, bütünlüğü, düzeni temsil etmesidir. Bu yönüyle de Hulûsî Efendi Hazretleri birliğe, dirliğe, düzene son derece büyük bir ehemmiyet verirmiş.
- Yani çocukluğumdan hatırladığım bir ya da iki kare var. Caminin önündeki alanda çocuklara karşı son derece müşfikti. Çocukları çok severdi. Eğilerek çocuklara bir şeyler verdiği, onlara güzel sözler söylediği birkaç kareyi hatırlıyorum çocukluğumdan. Başka da açıkçası zihnimde fazla bir şey yok. Daha çok dediğim gibi anneannemden ve ihvândan dinlediğim şeyler var, sohbetler var.
Külliyede tabii isminizin Mahir olması, Mahir Usta’nın Somuncu Baba’daki minberi ve Somuncu Baba türbesini yapmış olması; bir de marangozlukla ilgili sanatla Hulusi Efendi Hazretleri’nin de bir münâsebeti var. Zaman zaman ziyaretlerinizde Darende’de “dedemin yaptığı şey” diye elbette ki herkes ondan iftihar eder.
Şimdi Cumhurbaşkanımızla ziyaret etmiştik bir keresinde. Orada tabii Cumhurbaşkanımız Somuncu Baba türbesindeki o ahşap yapıyı, minberi sorunca ben bunları dedim. “Benim isim sahibim, dedemin elinin emeği ustalık eseridir.” dediğimde Cumhurbaşkanımızın çok hoşuna gitmişti, hem de şaşırmıştı. Tabii Ahmet Mahir’dir aslında dedemin ismi. Benim ismim de Ahmet Mahir, ama nüfusa sadece Mahir’i işlemişler.
Dedemin ismini taşımak ve dedemle ilgili o ustalığın, onun ahşaba duyduğu ilginin; hiçbir çivi vesaire kullanmadan ahşabı âdetâ sanata dönüştürdüğü çok eseri var. Meselâ oradaki minberde tek bir çivi yoktur. Perdesi de o günün şartlarında muhteşem bir makara sistemiyle çalışır. Kullandığı ceviz ağaçları özel olarak seçilmiştir. Hem rengi meselâ minberin rengiyle türbe sandukasının rengi çok farklıdır. O detaya kadar düşünmüş. Bu da tabii bizim için insanı var eden şeyin insanın tarihsel derinliği, âidiyeti olduğunu gösterir.
Eğer bir insan atasını, ecdâdını unutur; atasına, ecdâdına olan âidiyetini kaybederse aslında her şeyini kaybeder. Dolayısıyla onların Seyyid Osman Hulûsî Efendi’yle olan münasebetleri… Şimdi Bostan ile Gülistan’da Hafız-ı Şîrâzî bir hikâye anlatır. Der ki: Bir parça kil gördüm, mis gibi kokuyordu. Dedim ki: “Ey toprak, sen bu güzel kokuyu nereden aldın?” Dedi ki: “Bir dem gülle birlikte oldum.”
Şimdi Peygamber Efendimiz de, “İsle oturan is, misle oturan mis kokar.” buyurur. Tabii ki o Allah dostlarının güzelliği nesilden nesile de hayır olarak, hasenât olarak, bir sâlih amel olarak yansıyor. İyi ki Osman Hulûsî Efendi’yi tanımışlar, iyi ki Osman Hulûsî Efendi’yle güzel bir ilişki kurmuşlar. Bunlar bizi tabii mutlu eden geçmişe dair detaylar. Veya edebî olan, sosyolojik olan bazı tahlillerimiz de var.
- Şimdi tabii dil açısından çok büyük keyifle okuduğum muhteşem bir dîvânı var Seyyid Osman Hulûsî Efendi’nin. Tabii bugün daha üzerinden yüz yıl geçmemişken Hulûsî Efendi’nin dîvânında kullandığı dili sadeleştirmeden okuyamaz hâle geldik. Yani meselâ:
“Ey gönül, senin mihmânın Ahmed
Müjde ey dertli, dermânın Ahmed”
ifadesini “Ey gönül, senin misafirin geldi, müjde ey dertli, dermanın geldi.” diye bugüne çevirmek durumunda kalıyoruz. Tabii bu dîvân aruz veznindedir ve vezin bir ölçü olarak aslında insanın o gramatik düşünce dediğimiz zihninde bir sistematik oluşturur. Yani bir sistem dâhilinde düşünceyi bir disiplin alanına taşır.
Zihin soyut olduğu için, yani mücerret olduğu için insan zihni şablonlarla çalışır. İnsan zihnindeki şablonlar ne kadar güçlüyse düşüncesi ve ifadesi de o kadar güçlü olur. Bugün aruz veznini kullanabilecek kadar güçlü bir zihnî disipline sahip olmak, o mücerret olan zihni disiplinli bir şablona dönüştürüp oradan ifadeyi çıkarmak önemlidir.
Hegel der ki: “Dil, düşüncenin kapısıdır.” O kapının ihtişamı düşüncenin büyüklüğünü belirler. Bugün “fâilâtün fâilâtün fâilün” diye alay ettikleri o ölçü, o vezin aslında insan zihnini ölçüye koyan, şablonlarını oluşturan ve ifadenin gücünü ortaya çıkaran bir unsurdu.
Seyyid Osman Hulûsî Efendi’nin dîvânına baktığınızda zihnin nasıl muhteşem bir ölçüye döküldüğünü ve bu ölçüyle beraber nasıl yüksek bir ifade gücüne sahip olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Bizler insan olarak tanımlı varlıklarız. Yani bir şeyi tanımlayarak onunla ilişki kurarız. Bir şeyi tanımlayabilmeniz için de dilinizin güçlü olması gerekir.
Bugün yaşadığımız hayatta eşyayı kim tanımlıyor diye baktığınızda, artık bizim tanımlarımızla yaşamadığımızı görürsünüz. Gâlip olanların, güçlü olanların tanımları bizim kültürümüzü, yaşam biçimimizi ve tercihlerimizi belirliyor. Bunlar üzerine düşünmek açısından Osman Hulûsî Efendi’nin dîvânı üzerinde çokça düşünmek gerekiyor. Çünkü bir yönüyle de aslında bir mirasın, bir mektup gibi günümüze ulaşmasıdır bu. Yani, “Böyle de bir dil varmış, insanlar kendilerini böyle de ifade edebiliyorlarmış.” dedirten bir mirastır.
Çünkü sanat, toplumun gelişmişlik düzeyini yansıtır. Şiir sanatı özellikle bir toplumun kendini ifadesindeki en yüksek zirvedir. Dîvân edebiyatı açısından baktığınızda Malatya’nın Darende ilçesinde yaşayan bir müderrisin, bir mutasavvıfın bırakın İstanbul’u, bırakın Bursa’yı, Malatya’nın Darende ilçesinde yaşayan bir müderrisin, bir Allah dostunun dilinin ortaya koyduğu sanatın gücüne baktığınızda o günkü toplum hakkında da fikir edinirsiniz.
Bugün Darende’de ya da Elbistan’da ya da herhangi bir ilçede bu yüksek sanatı bulabilir misiniz? Bulamazsınız. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Osmanlı’nın “hasta adam” denildiği döneminde en ücrâ köşede bu kadar yüksek sanat varken, bugün gelişmişlik dediğimiz, “Bu kadar geliştik.” dediğimiz günümüzde herhangi bir ilçede bu yüksek sanatı bulabilir misiniz? Bu yüksek ifade yeteneğini bulabilir misiniz? Bu muhteşem gönlü bulabilir misiniz? Bu rafine zevkleri bulabilir misiniz?
Hayatı, insanı anlamış ve onu aruz vezniyle ifade edebilen bir yüksek şahsiyet düşünün. O hâlde nerede bugün o yüksek şahsiyetler? O zaman dönüp şunu sormamız gerekiyor: Bir toplum ne ürettiği kadar vardır. Bir toplumun varlığını ve gücünü anlamak istiyorsanız o toplumun üretim yeteneğine bakmanız gerekir. Sanatta, edebiyatta, kültürde, musikide ne üretiyor?
Bu yönüyle de Seyyid Osman Hulûsî Efendi artık son dönemin şiir sanatında, dîvân edebiyatında büyüklerinden bir tanesidir. Vakfın, vakıf başkanı Hamideddin Ateş Efendi’nin husûsen Osmanlıca olarak yayımlanmasını da arzu etmesi, aslında bu geçmişimizle irtibatı sağlamak adına önemlidir. Bir de orijinal Hulûsî Dârendevî döneminde yazılmış dîvânın yazma hâlini günümüze yansıtması açısından önemlidir.
Bir de kültürel faaliyet meselesi var. Bugün Osmanlıca, geçmişi anlamak için bir anahtar hâline gelmiştir. Bunu okuyabilmemiz gerekir. Eğer geçmişle bağ kuracaksak, bir hâfızamız olacaksa, bu dile vâkıf olmamız gerekir. Divân-ı Hulûsî Dârendevî ifadesini okuyabiliyorsanız, müellifi Seyyid Osman Hulûsî Dârendevî gibi anlayabiliyorsanız, bu önemlidir.
Kaldı ki dîvân, hattat tarafından rık‘a usulüyle kaleme alınmıştır. Rık‘a da başlangıçtaki en kolay ve en rahat yazı türlerinden biridir. Bunun nesihi vardır, sülüsü vardır. Yani bir yönüyle de yazı, kaligrafi olarak bir yazı sanatı boyutu da vardır.
Şimdi bugün biz bunu kendi yazıldığı şekliyle değil, ne yapmak zorunda kalıyoruz; bunu bir tekrardan buraya aktarıyoruz. Bu da yetmiyor, buraya aktarıyoruz. Şimdi meselâ Bedîüzzaman Said Nursî’nin Risâleleri sadeleştirmek adı altında FETÖ tarafından tahrif edilmeye başlandı. Meselâ biz 2012’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kültür Bakanlığı olarak Risâleler’i koruma altına aldık. Çünkü sadeleştirme adı altında maksadının dışına çıkarılan şekli vardı.
Yani şimdi meselâ burada diyelim yazdığı şekliyle “Bir dolu al destine gel.” Şimdi “Bir dolu al destine gel.” cümlesini biz bugün hangi kelimelerle anlamlandıracağız? Şimdi burada, “Bir kadeh al gel.” dediğimiz zaman “destin” o günkü anlamıyla kadehin bugünkü anlamı arasında zihinde bir farklılık ortaya çıkıyor. Çünkü kültürün varlığını koruyabilmek için onu sürdürülebilir hâle getirmek gerekiyor.
Şimdi Cemil Meriç diyor ki: “Medeniyet birikimdir. Eğer o birikimde bir kopma oluşturursanız, medeniyet ortadan kalkar.” Yani medeniyet ve kültür bir sürdürülebilirliktir. Bir kelimenin anlamı ve o kelimenin içine yüklediğimiz değer değiştiğinde bu defa müellifin size anlatmak istediği de kaçınılmaz olarak değişiyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde dediğim gibi; Bedîüzzaman’ı anlamak, Seyyid Osman Hulûsî Efendi’yi anlamak, Gümüşhânevî’yi anlamak, daha da önemlisi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’yi anlamak; onların aslında bu topraklarda ne yapmak istediğini anlamak gerekiyor.
Ya da bunu şöyle söyleyelim: Alparslan, Abbâsî halîfeliğini Fâtımî zulmünden kurtardıktan sonra neden, “Biz temiziz, biz Türkler temiz Müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz.” demek gereğini hissetti? Ve o “Biz temiz Müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz.” diyen Alparslan’dan, Selçuklulardan, Osmanlılardan bugüne akıp gelen o büyük nehir aslında bize ne anlatıyordu ve bugün biz ne durumdayız? Bütün bunlar üzerine düşünmemizi de aslında bu metinler sağlıyor. Geçmişle bağ kuramazsak geleceğimizi inşâ edemeyiz.
- Şimdi öncelikle tabii orada Darende’de özellikle mîmârî olarak, estetik olarak ve bu mîmârînin gelenekle, tarihle bir bağ kurması örneği olarak çok kıymetli bir örnek. Ben o dönemde de ilk gittiğimde, mimarımız Şerif Ali AKKURT’u arayıp tebrik etmiştim. Çalışmasından dolayı, meydan düzenlemesinden bina içi detaylara, tavana kadar her bir detay ayrı düşünülmüş ve üzerinde ciddi bir emek söz konusu.
Şimdi bizim için devlet kıymetlidir. Devletçi olmakla devletin kıymetini bilmek arasında bir fark vardır. Biz halkın irâdesini yok sayan bir güvenlikçi devlet anlayışını kastetmiyoruz. Biz devletin kıymetini bilmek derken şunu kastediyoruz: Düzeni sağlayan, nizam ve intizamı sağlayan, eskilerin “ya devlet başa ya kuzgun leşe” dedikleri anlayış. Eğer devlet başta olmazsa kuzgun leşte olur yaklaşımı.
Bugün düşünün, elhamdülillah bugün Güneydoğu’da terör etkisini kaybetti. Neden? Devlet oraya gitti, güvenliği sağladı. Devlet orada insanların çocuğuna, iffetine, namusuna, canına, malına tebelleş olan terör örgütünü bertaraf etti. Geçen Mersin’de bir Kürt kardeşim dedi ki: “Ben Mersin’e taşınmak zorunda kaldım, çünkü dört kızım vardı, birisini örgüt istedi. Çocuklarımı alıp Mersin’e kaçtım.” dedi yıllar öncesinde.
Orada terör ne yapıyordu? Terörist geliyor senin malına, senin çocuğuna, senin temel insânî haklarına, can, mal, ırz güvenliğine müdahale ediyor. Devlet burada ne yapıyor? Devlet senin iffetini, namusunu, dört temel hakkını muhafaza ediyor. O yüzden biz devletimizle ilgili, “Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.” deriz. Devleti milletsiz düşünmeyiz. Devlet millet için vardır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” deriz. Çünkü insan yoksa devlet yoktur.
Batı’da olduğu gibi eski dönem Orta Çağ karanlığında devlet, bir sınıfın imtiyazlarını korumak için var olan bir aygıttır. Ama bizde devlet, halkı emânet olarak gören, halkın ırzını, namusunu, canını, malını, yolculuk hakkından tutun da bütün emniyetini muhafaza eden bir aygıttır. Halkı emânet olarak görür bizim devlet anlayışımız. O yüzden biz devletsiz olmayız.
Yahudiler iki bin beş yüz seneden beri devletsizdiler. Şimdi İsrail’de neler olduğunu, neler yaptıklarını görüyoruz. Onların da devlet anlayışı ayrı bir ârıza, oraya girmeye gerek yok. Dolayısıyla az önce sözünü ettiğim gibi bizde ehlullah, dirlik ve düzen için devletin kıymetini her zaman bilmiştir. Bir yerde adâlet olacaksa, dirlik olacaksa, düzen olacaksa, refah olacaksa bunun şartı olarak âdil bir devleti görmüştür.
Seyyid Osman Hulûsî Efendi de her zaman buna vurgu yapan, eserlerinde de buna vurgu yapan, sohbetlerinde de buna vurgu yapan ehlullahtan birisidir. Darende’de sağlamış olduğu sanat, estetik kısmı; az önce külliye örneğinden girdiniz ama yaşayan bir şey var orada. Daha doğrusu yaşayan bir sanat, yaşayan bir tarih var.
- Tabii sağ olsun Seyyid Hamdeddin Efendi, Osman Hulûsî Efendi’nin hizmetlerini büyük bir sadelik ve sükûnet ile devam ettiriyor. Bu çok kıymetli. Tüm Türkiye’de bu hizmetler var. Kur’ân-ı Kerîm aslında en sade biçimiyle iki tip insandan bahseder: Müfsidûn ve müslihûn. Yani ifsat ediciler vardır, bir de ıslah ediciler vardır. Bu hizmetlerin temel gayesi ıslah edici olasıdır. Yani iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, temizliğe, dürüstlüğe insanları davet etmektir. İyi olanın, güzel olanın, temiz olanın, doğru olanın, dürüst olanın yaşatılmasına gayret etmektir.
Bu gayretler açısından tüm Türkiye’de Hamideddin Efendi’nin çok güzel çalışmaları var. Allah sa’y ve gayretini daim etsin. Allah yaptıkları çalışmaların tesirini halk etsin ve ziyade etsin.
- Teşekkür ederiz.
- Ben çok teşekkür ediyorum, sağ olun, eyvallah.
Musa TEKTAŞ
Yazar
İnsan beşer, bazen şaşar. Hiç birimiz masûm değiliz. Günahkârız, kusurluyuz. Ama tevbe kapısı her zaman açık olan ve affetmek şanından olan Yüce Rabb’imiz var. Yüce Allah’a bağlı kula düşen, Yaratıcı’...
Yazar: Ali AKPINAR
Sakarya İl Müftüsü kıymetli Mehmet Âşık hocamızı ziyâret ettik. 1986-1987 yıllarında Darende Müftülüğü yaptığı için, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretler’iyle ilgili hâtıralarını, o günkü Dar...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Rabb’im ne güzel karmış ezelden mayamızı,Nakşetmiş ruhumuza ebedî sevdamızı.Ekeriz gönüllere gül açan tohumları,Süsleriz boydan boya sevgiyle dünyamızı.Süzülür bayrağımız nizamı âlem için,Küfürle iş t...
Şair: Yusuf DURSUN
Dünya, “ev ednâ” sırrına erenler için Allah’a yakın olma yeri, yücelerin yücesi; “denî/alçak”, değersizliği seçenler için ise aşağıların aşağısıdır. Burada mahâret kulun dünyayı nasıl algılayıp, imkân...
Yazar: Musa TEKTAŞ