Tevbe Bilinci
Dervişin seyr u sülûk eğitiminde hakkını vermesi gereken ilk makam, tevbe mertebesidir. Tevbe makamının hakkını vermeye çalışan derviş, ilk etapta isyan, günah, gaflet, taşkınlık, edepten yoksunluk, kulluk zaafiyeti, sorumluluktan kaçınma gibi geçmiş hayatının bütün kötülüklerinden bağlarını tamamıyla koparmaya çalışır. Tevbesini candan, kararlı ve irâdeli bir şekilde gerçekleştiren dervişe varmış olduğu dergâha intisap imkânı verilir. Nasûh tevbesiyle arınma çabasına giren derviş, artık her adımını dikkatli atmaya, her amelini ihlâsla yapmaya, her an nefsânî dürtülerden kurtulmaya ve her fırsatta uyanık olup bir an bile gaflete düşmemeye özen gösterir.[1]
Tevbe bilincine eren derviş, geçmiş hatalarını anlar ve kimi varoluş tarzlarında değişiklik yapmaya ve rota değiştirmeye karar verir. Tevbe, kitap sayfalarında bulunmayacak kadar özel ve özneldir. Amel ve aksiyon olmadan sözle tevbe olmaz. Tevbe, kötülükler karşısında sağlam ve kesin kararlılıkla duruş sergilemeyi gerektiren bir olgudur.
Bilerek veya bilmeyerek tekrarladığımız hatalar, hem kendi kendimize hem de çevreye yaptığımız kötülükler, hayat yolculuğumuzda duraklamaya yol açar. Kötülük girdabına kapılmak mânevî ilerleyişimize engel teşkil eder. Tasavvufî eğitimle kişi evrensel bir özellik kazanır ve çok katmanlı gelişim potansiyeline hız verir. Her tevbemiz ve secdemizle bir yandan her gün bir şeyleri terk etmeye çalışırken, bir yandan da rotamızı düzeltmiş ve her an yeniden doğmuş oluyoruz. Gerçek mânâda ihlâsla, nedâmetle, bir daha tekrarlamama kararlılığıyla yapılan bir tevbe, işlenen suçu ve hatayı olmamış hâle getirmektedir. İşlediğimiz günahlardan pişman olup da inlemeye ve sızlanmaya başladığımızda bütün vücudumuz sarsılmakta, hücrelerimiz uyanışa geçmekte ve iliklerimize kadar Hakk’ın varlığına şâhitlik etmekteyiz. Muzaffer Ozak’ın ifadesiyle söyleyecek olursak: “Tevbe kökünü istiğfâr yaprağı ile karıştırıp, kalp havanında, tevhit tokmağı ile döversek, bütün kötülüklere şifâ verecek devâyı elde etmiş oluruz.”[2]
Tevbede olması gereken, öncelikle hata ve nisyanlarımıza nedâmettir. Gerçekleşen iç yanış ve pişmanlıkla rahmet yağmurları yağmaya başlar. Tevbeyle çakan şimşekler ve tevbeyle üzerimizde belirmeye başlayan rahmet bulutları âh edebilmenin, nedâmet duyabilmenin, gözyaşı dökebilmenin sonucunda gerçekleşir.[3]
Tevbenin hakîkatine ermek için; takva kalitesinde dindarlık deneyimine sahip olmak, günaha meyletmekten sakınmak ve tevbe ettiğimiz iddiasından bile tevbe etmek gerekmektedir.[4]
İşlediğimiz günahın acısını hissedip ilâhî hükmün tecellîsini idrâk etmek tevbenin inceliklerindendir. Kişinin günahını düşündükçe kendisine ait bir iyiliğin bulunmadığını idrâk etmesi tevbe bilincinin bir diğer hassas ölçütüdür. İlâhî irâdeye tam teslim olup sevaplarımızdan dolayı kendimizi rahat hissetmemek ve günahlarımızdan dolayı da pesimist bir duruma düşmemek tevbenin inceliklerinden üçüncü temel ilkedir.[5]
Tevbenin üç derecesinden bahseden Herevî avâmmın tevbesini; işlenen amel ve sevapları, kulluk ve itâati çok görmekten tevbedir. Yaptığı iyilikleri dile getirmek ya da yaptığı ibâdetlerini gözünde büyütmek kişiyi üç büyük tehlikeye götürür: Allah’ın günahı örtme ve mühlet verme nimetini inkâra, Allah’a karşı kendilerinde bir hak görmeye ve Hak’tan müstağnî olmaya. Bu durum, büyüklenme ve Allah’a karşı isyan etmenin de bizzat kendisidir.[6]
Herevî’nin beyanıyla havâssın tevbesi, günahı küçümsemekten tevbedir. Günahı küçük görmek; cür’etkârlık, meydan okuma, sırf kendini savunma ve rahat davranmaktan başka bir şey değildir.[7]
Tevbenin üçüncü derecesi havâssu’l-havâssın tevbesidir. Bunların tevbesi vakti boşa geçirmekten dolayıdır. Vaktin zâyî edilmesi havâssu’l-havâssı eksiklik çukuruna düşürür, murâkabe nûrunu söndürür ve sohbet pınarını bulandırır. [8]
Herevî tevbe makamını tahlil ederken tevbenin tamam olması için şu ölçütlerin dikkate alınmasını dile getirmektedir:
Tasavvufta Tevbenin Psikolojik Temelleri
Tasavvufta kişinin müritliğe adım atması ancak böylesi bir tevbe ile gerçekleşmektedir.[10] Hatta tevbenin tasavvufta bütün hâl ve makamların temeli olduğu da ifade edilmektedir.[11] İntisâbın gerçekleşmesine yol açan tevbe ile mürit, eskiden işlemiş ve yapmış olduğu her türlü olumsuz tavır, tutum ve davranışlara aslâ bir daha dönmemek üzere irâde beyanında bulunur. Bu hassâsiyete vurgu bağlamında Hz. Ömer (r.a.) tevbeyi, “günahı terk edip bir daha ona dönmemek” olarak ifade etmiştir.[12] Böylece mürit, İslâm’ın kaçınmamızı istediği her davranıştan kaçınma irâdesini gerçekleştirerek tasavvufa adım atmış olmaktadır. Mutasavvıfların uyguladıkları bu ilkeye, modern psikolojide “unutma” veya “ket vurma” adı verilmektedir. Zira çeşitli sebeplerle ortaya konulamayan kimi davranışlar zamanla unutulmaktadır.[13] Sûfîlere göre, tevbenin şu üç şartı vardır:
Bu yüzden bazı mutasavvıflar, tevbeyi, “Günahları unutmaktır.” şeklinde tarif etmektedirler. Bir fiili bir daha işlememenin yolu, arzu edilmeyen bazı istek, duygu, düşünce ve davranışları bilinçli olarak akla getirmemektir. Psikolojide buna “tutuklama” denilmektedir. Zira tutuklamada kişi, olumsuz olan istek, duygu ve düşüncelerini unutmamıştır, fakat bunları ortaya koymaktan şuurlu bir şekilde kaçınmaktadır. Bunun da tasavvufî eğitimde, tevbeyle birlikte zikir, hâlvet, tesbîh ve “vukûf-ı kalbî” esnasında uygulandığını görmekteyiz. Vukûf-ı kalbî, bütün duygu ve düşünceleri bir araya toplayıp kalpte her türlü duygu ve düşünceden eser bırakmamaya ve kalbi tamamen Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının feyzine âmâde kılmaya çalışmaktır.[14]
Pekiştirilmeyen davranışlar zamanla sönmeye yüz tutar. Pekiştiricilerin tesiri ortadan kaldırıldığı zaman, pekiştirme olmayacak ve davranış zayıflamaya yüz tutacaktır. Tasavvufî eğitimde de uzlet ve halvetle, kişinin bütün pekiştiricilerle alâkası kesilmek sûretiyle davranışı zayıflatma yoluna gidilmektedir.[15]
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896), bizleri tevbe makamının hakkını vermeye şu şekilde davet etmektedir:
Tevbe müesser olmaya o kişiye, ta ki dilsiz olmadıkça.
Dilsiz olmaya ta hâlvete girmedikçe.
Hâlvete girmeye ta helâl yemedikçe.
Helâl yemek hâsıl olmaya ta hakkını ödemedikçe.
Ol dahi hâsıl olmaya ta ki endâm-ı a’zâlarını memnûât ve menhiyâttan korumayınca.
Bu da hâsıl olmaya ta Hak’tan inâyet olmayınca. [16]
Bir mürşid-i kâmile intisap eden mürid, şeyhine; Allah’a verdiği sözüne sâdık kalacağına, Allah’a tam mânâsıyla teslim olacağına, her türlü haramdan kaçınıp helâl ve hayırlı amellerle meşgul olacağına, bir daha dönememek üzere günahlardan tevbe ettiğine dair söz verir. Bu tevbesine Allah’ı, Rasûl’ünü ve şeyhini şâhit tutar. Bu düşüncelerle yapılan tevbe tasavvufta yeni bir irkiliş, uyanış, cezbe ve Allah’a yöneliş demektir. Tevbe sadece günahları terk değil, geçmişi telâfî etme azmidir. Bu sebeple tevbe eden derviş, şeyhinin delâletiyle üzerindeki Allah’ın ve kulların haklarını ödemeye azmeder. Şerîata aykırı işlerden pişmanlık duymak, hâl-i hâzırdaki ayak sürçmelerini terk etmek ve işlenen günahların bir benzerine geri dönmemeye azmetmek tevbenin rükünlerindendir.[17]
Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn Haşimî (ö. 1381/1961), tevbe eden genç dervişlerin makamları geçerken karşılaştıkları engelleri ortadan kaldırmaya ve kapalı kapıları açmaya çalıştığını şu şekilde beyan etmektedir:
Perdeleri târumâr edeyim, ay yüzlü olanları dinleyin
Kapılara anahtar olayım, tevbekâr olan gençler için.
Seyyid Hazîn, bir mürşid olarak kendisine biat edip tasavvufta ilk makam olan tevbeye adım atan genç dervişlere seyr u sülûkun usul ve erkânını öğretmeyi hedeflediğini, bunu da mânevî âlemde mahcup duruma düşmemeleri için yaptığını şöyle bildirmektedir:
Tevbekârlara tanıtayım, yol ve usul/erkânları açıklayayım.
Can ve gönlü onlara feda edeyim, onlar mahcup olmasınlar. [18]
Temeli sağlam olmayan bir binanın çökmeye mahkûm olması gibi, hakîkî tevbe etmeden tasavvuf yoluna koyulan derviş de sağlam bir zeminde yol alamayacaktır. Kul tevbeyi önemsemeli ve tevbe etmekte acele etmelidir. Tevbe diğer bütün ibâdetlerden önce olmalıdır. Böylesi bir hassasiyetten hareketle Muhammed Emîn Erdebilî (ö. 1332/1914) tevbenin şartlarını şu şekilde sıralamaktadır:
Günaha dalmış ve bunun neticesinde kalbi kararmış kişinin gaflet içinde yaptığı tevbenin kendisine bir faydası dokunmaz. Bu şekilde gaflet ile yapılan tevbenin de ayrıca bir tevbeye ihtiyacı bulunmaktadır.
Tevbe Allah’ın kuluna, kulunun da O’na dönmesidir. Allah’ın kuluna dönmesi ona tevbeyi nasip etmesidir. Kulun Rabb’ine dönmesi ise işlediği günahtan ve yaptığı kötülükten dolayı O’ndan af dilemesidir. “Tevbe O’ndadır, O’nadır.” diyen Ebû Hafs el-Haddad (ö. 265/878), bu durumu kastetmektedir. Tevbe kulun Allah’a dönüşüdür, ancak bunu kula nasip eden ve onu buna muvaffak kılan da Allah’tır. Kişinin her gün Allah’a biraz daha yaklaşması, ancak tevbe ile gerçekleşmektedir.[20]
Sùfîler sadece dille yapılan tevbeyi, “yalancıların tevbesi” olarak tanımlamışlar ve bunun fâsid bir tevbe olduğunu söylemişlerdir. Râbiatü’l-Adeviyye, “Tevbe tevbeden tevbedir.” (ö. 185/801) derken, gönülden yapılmayan ve sözden ibaret kalan fâsid tevbeyi ifade etmektedir. [21]
Sonuç olarak tevbe; yapılan kötülüğün, işlenen günahın veya kabâhatin günah olduğunu bilip onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, O’ndan affetmesini ve bağışlamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu belirterek yalnız Allah’a yalvarmak demektir.
[1] Annemarie Schimmel, Tasavvuf Notları, çev. Dilara Yabul, Sûfî Kitap, İstanbul 2018, s. 24.
[2] Mustafa Merter, Psikolojinin Üçüncü Boyutu Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2014, s. 218-220.
[3] Merter, Nefs Psikolojisi, s. 220.
[4] Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak Menâzilü’s-Sâirîn, trc. Abdurrezzak Tek, Emin Yayınları, 2. Baskı, Bursa 2017, s. 8.
[5] Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak, s. 8.
[6] Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak, s. 8.
[7] Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak, s. 8.
[8] Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak, s. 9.
[9] Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak, s. 9.
[10] Ebu Abdurrahman es-Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri-Sülemî’nin Risaleleri, çev. Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1981, s. 12.
[11] Muhammed Emîn el-Erdebilî, Tenviru’l-Kulûb fî Muameleti’l-Allami’l-Guyûb, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1995, s. 448.
[12] Hafız Ebu Bekir Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakî (ö.458/1066), es-Sünenü’l-Kübrâ, thk. Muhammed Abdulkadir Atâ, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut 2003, c. 10, s. 260,
[13] İ. Ethem Başaran, Eğitim Psikolojisi, 9. Baskı, Ankara 1988, s. 209.
[14] Ahmed Ziyauddîn Gümüşhanevî, Câmiu’l-Usûl, (Veliler ve Tarikatlarda Usul), trc. Rahmi Serin, Pamuk Yayınları, İstanbul, 1987, s. 101.
[15] Ebû Hafs Şihâbüddîn Ömer es-Sühreverdî, Tasavvufun Esasları -Avarifu’l-Maarif Tercemesi-, haz. H. Kâmil Yılmaz & İrfan Gündüz, Vefa Yayıncılık, İstanbul 1990, s. 593.
[16] Feridüddîn-i Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, haz. M. Zahid Kotku, ed. Necdet Yılmaz, Server Yayınları, İstanbul 2018, s. 106-107.
[17] Mevlüt Özçelik, “Abdülkâdir el-Edhemî’nin İrşâdü’l-Mürîd li’l-Menheci’s-Sedîd İsimli Risalesi,” Külliyat Osmanlı Araştırmaları Dergisi, (18), 2022, s. 191.
[18] Mesut Yiğit, Seyyid Muhammed Kadri Hazîn Haşimî Hayatı, Tarikatı ve Düşüncesi, Kitabe Yayınları, Ankara 2022, s. 92.
[19] Mesut Yiğit, “Muhammed Emin Erbilî’nin Tenvîru’l-Kulûb Adlı Eserinde Tasavvuf Anlayışı”, İslâm Düşüncesinde Eleştiri Kültürü Ve Tahammül Ahlâkı–III (M. XII. – XIX. Yüzyıl Arası), ed. Teceli Karasu & Mahsum Aytepe, İlbey Matbaa, İstanbul 2021, s. 122-123.
[20] Abdurrezzak Tek, Tarihî Süreçte Tasavvuf ve Tarȋkatlar, Bursa Akademi, Bursa 2016, s. 160.
[21] Tek, Tasavvuf ve Tarȋkatlar, s. 160.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
İdil (Volga) ile Tuna arası on sekizinci yüzyılın sonuna kadar bir Türk ülkesi olarak kalmış ve birbiri ardından gelmiş Türk kavimlerinin ili olmuştur. Söz konusu sahada Hazar, Bulgar, Altınordu...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
1063/1653 yılında Bulgaristan’ın Aydos kasabasında dünyaya gelen İsmail Hakkı Bursevî, üç yaşında babası Mustafa Efendi’nin delâletiyle Osman Fazlı Efendi’nin (ö. 1102/1691) elini öpüp hayır duâsını a...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Bazı mekânlar vardır ki taş ve topraktan ibaret değildir; zamanla yoğrulur, insanla anlam kazanır, hatıralarla nefes alır. Yıldız Sarayı, işte böyle bir mekândır. O, yalnızca Osmanlı Devleti’nin idare...
Yazar: Kemal DEMİR
Osman Hulûsi Efendi’nin tasavvuf anlayışının merkezini vuslat arzusu oluşturmaktadır. Onun seyr u sülûk eğitiminde merasim, şekil, sûret ve gösterişe yer yoktur. Yaraları sarmak, sıkıntıları gidermek,...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE