Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Risâletinin Evrenselliği
İslâm düşüncesinde nübüvvet müessesesi, yalnızca belirli bir kabîle, topluluk veya coğrafî alanla sınırlı bir olgu olarak görülmez; bilâkis, insanlığın bütününü kuşatan ilâhî rahmetin tezâhürü olarak değerlendirilir. Bu çerçevede Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti, hem tarihî bağlamı hem de ahlâkî muhtevâsı itibarıyla evrensel bir karakter arz eder. Nitekim vahyin tarih boyunca farklı toplumlara, tıpkı yağmurun bazı bölgelere yağması gibi tedrîcî ve parçalı bir şekilde gönderilmiş olması, ilâhî hitâbın mâhiyetini sınırlayan bir husus değil, onun insanlığın her dönemine yönelik sürekliliğini gösteren ilâhî bir sünnetullahtır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti ise bu parçalı tecrübeden bütüncül bir evrenselliğe geçişi temsil eder. O’nun nübüvveti, yalnızca kendi asrının sosyo-kültürel ihtiyaçlarına cevap veren bir mesaj değil, aynı zamanda bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda geçerliliğini sürdürebilecek kuşatıcı bir hidâyet rehberi niteliğindedir.[1] Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz seni âlemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik.”[2] buyurulması, risâletin kapsamını bütün varlık âlemlerine teşmil ederken, “Sizi ve kendisine ulaşan herkesi uyarmam için gönderildim.”[3] âyeti ise tebliğin mekân ve zaman kayıtlarını aşan boyutunu vurgular. Bu âyetler, hem nübüvvetin sürekliliğini hem de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğinin evrensel hedefini teyit eden temel referanslardır. Dolayısıyla İslâm düşüncesinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti, belirli bir tarihî kesitin ürünü olmakla birlikte, bu kesiti aşan bir şümullülük ve kalıcılık taşır. Onun getirdiği mesaj, insanlığın varoluşsal arayışlarına hitap eden, adâlet, merhamet, tevhid ve hikmet ekseninde şekillenen ilâhî bir davet olarak değerlendirilmeye devam etmektedir.
Mekke döneminde nâzil olan âyetler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâletinin başlangıçta zâhiren kendi kavmi içinde tecellî etmiş görünse de, öz itibariyle bütün insanlığın kalbine dokunan evrensel bir mesaj taşıdığını berrak bir biçimde ortaya koyar. Nitekim Kur’ân’ın ilk sayfalarından itibaren vahyin dili, yalnızca belirli bir topluluğun değil, insanoğlunun ortak vicdanına, fıtratına, arayışına hitap eden bir sadâ gibidir. Kalem, Sebe’, Furkân, Enbiyâ ve Yûsuf sûrelerinde sıkça vurgulanan “zikr”, “tenzîr”, “rahmet” ve “hüden li’n-nâs” kavramları, risâletin merkezine yerleştirilen bu evrenselliğin güçlü delilleridir. Özellikle “âlemlere rahmet olarak gönderilen” (rahmeten li’l-âlemîn) bir Peygamber tasviri, risâletin coğrafya, kabîle, sınıf ve zaman tanımayan bir misyon olduğunu açık biçimde bildirir. Bu âyetler, risâletin daha ilk yıllarında, henüz Müslümanlar baskı altında, güçsüz ve sayıca az iken bile, vahyin yönünün bütün bir insanlık ufkuna çevrildiğini göstermektedir.
Medine döneminde indirilen âyetler ise daha çok tebliğin kurumsallaşması, ümmet inşâsı, hukûkî ve sosyal düzenin teşekkülü, cemâat bilincinin yerleşmesi gibi alanlara yoğunlaşır. Çünkü insanlığa hitap eden evrensel bir mesajın, sosyal hayata taşınması ve bir medeniyet olarak somutlaşması gerekmektedir. Ancak bu, risâletin evrenselliğinin Medine’de başladığı anlamına gelmez; bilâkis Mekke’deki ilk vahiylerden itibaren belirlenen bu ilâhî misyon, Medine’de yalnızca yeni bir aşamaya geçmiştir. Bazı oryantalistlerin ileri sürdüğü gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mesajının başlangıçta yalnızca Araplara yönelik olduğu ve daha sonra siyâsî zaferler kazanılınca bütün insanlığa yöneltildiği iddiası, tarihî gerçeklikten uzak, metine dayalı verilerle çelişen bir yaklaşım olarak kalmaktadır. Kur’ân’ın kendi iç bütünlüğü, risâletin ilk günlerinden itibaren nüzûl sürecinin evrensel bir ideal etrafında örüldüğünü açıkça göstermektedir. Zira ilâhî mesaj, herhangi bir kavmin dar kalıplarına sığmayacak kadar büyük, insan rûhunun derinliklerine sızacak kadar latif ve her çağın insanına seslenecek kadar diridir. Vahyin çağrısı; çöl rüzgârlarının, kabîle asabiyetlerinin, tarihin dalgalı koridorlarının çok ötesinde, insanın varoluş sorusuna verilen ilâhî cevaptır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği din, bir toplumu değil, bir insanlık ailesini ihyâ etmek üzere gönderilmiştir. Onun risâleti, bir millete değil, insanın yaralı kalbine, arayış içindeki aklına, sığınak arayan rûhuna hitap eden bir rahmettir. Bu sebeple Kur’ân’ın ilk nefeslerinden son âyetlerine kadar risâlet, sınırları aşan bir çağrı, kalpleri birbirine yakınlaştıran bir rahmet, insanı kendine ve Rabb’ine döndüren bir davettir. Ve bu dava, Mekke’nin dar sokaklarında başlayan bir sesleniş iken, bugün bile dünyanın dört bir yanında rûhlara şifâ dağıtmaya devam eden ilâhî bir nefes olmaya devam etmektedir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliği, insanlık tarihinin uzun ve bereketli peygamberlik silsilesi içinde benzersiz bir ufka sahiptir. Hz. Âdem’den Hz. İbrâhim’e, Hz. Mûsâ’dan Hz. Îsâ’ya kadar gönderilen her peygamber, kendi kavminin yaralı vicdanlarını iyileştirmek, kendi toplumunun karanlığına ışık olmak için seçilmişti. Her biri, belirli bir coğrafyanın insanlarına umut olmuş, belirli bir zamanın çölünde yahut vadisinde bir bahar rüzgârı gibi esmişti. Ancak bu uzun yolculuğun son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.v.), sınırları aşan, dağları ve denizleri geçen, çağları birbirine bağlayan bir rahmet olarak gönderildi. Onun mesajı, bir kabîlenin değil; insanlık ailesinin tamamının kalbine dokunmak üzere yeryüzüne indirildi. Bir milletin değil; doğunun da batının da, kuzeyin de güneyin de insana dair arayışlarını kucaklayan bir çağrı oldu. Hz. Îsâ’nın (a.s.) risâleti, özellikle İsrailoğullarının daralan rûh dünyasına bir nefes, kaybolmuş yolculuklarına bir rehber olarak gelmişti. Fakat Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti, insanlığın bütün renklerine, bütün dillerine, bütün kalplerine hitap eden son ilâhî sesleniş oldu. Onun mesajı, kıyâmetin son ânına kadar sürecek bir ışık gibi yeryüzüne bırakıldı. Nitekim Kur’ân, “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka ilâh yoktur; öyleyse bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.”[4] buyurarak, peygamberlerin aynı hakîkati taşıyan bir zincirin halkaları olduğunu bildirir. O zincirin halkaları, tarih boyunca insanı hakîkate çağıran seslerdi. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bu zincirin tamamlayıcı, mühürleyici ve evrenselleştirici halkası oldu. O, yalnızca bir dönemi değil, bütün bir insanlık tarihini aydınlatmak üzere gönderilmiş rahmettir. Risâleti, kabîle sınırlarını değil, gönül kapılarını aşan bir davettir. Onun çağrısı, yeryüzünde soluk alan her insanın rûhuna değmek için yola çıkan bir ilâhî ışıktır. Bu yüzden, o kutlu elçinin mesajı, sadece bir toplumu değil, insanın kendini arayışını, hidâyete susayan bütün kalpleri ve hakîkatin peşindeki bütün yolcuları içine alan büyük bir şefkat çemberidir. Ve işte tam bu sebeple, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliği, insanlık tarihinin en kuşatıcı, en geniş ufuklu, en derinlikli ve en son rahmet tecellîsidir.
Öte yandan, evrensel ilâhî mesajın yeryüzüne taşınışında Arap dili, âdetâ kalbin kandili gibi merkezî bir yer işgal eder. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesi, sadece bir dil tercihinin ötesinde, hikmetle örülmüş bir ilâhî takdirdir. Bu yüce dil, vahyin hem zamana hem mekâna meydan okuyan sarsılmaz bir taşıyıcısı olmuş; sözün en saf hâliyle çağlara ulaşmasına vesîle kılınmıştır. Arapça, vahyin beşiği ve sığınağıdır; çünkü Kur’ân’ın nûrunu koruyan, onun anlamını bozulmadan kuşaklara taşıyan bir zırh gibi görev yapmıştır. Âyetlerin ritmini, anlamın derinliğini, ilâhî çağrının sıcaklığını en berrak hâliyle insanlığa duyuran bir vasıtadır. Ne var ki bugün, Arapçanın günlük hayatımızda ve akademik dünyada hak ettiği yeri her zaman bulamadığı bir hakîkat olarak karşımızda duruyor. Bu eksiklik, İslâm’ın çağlar üstü mesajının gönülden gönle akışını yavaşlatmakta; tarihî misyonun tam anlamıyla hayat bulmasını zorlaştırmaktadır. Çünkü bir mesaj, kendi dilinden uzaklaştıkça, rûhundan da biraz uzaklaşmış olur. Bu sebeple Arapçayı, sadece bir iletişim aracı olarak değil; bir kültürün, bir inancın, bir ümmet bilincinin taşıyıcısı olarak yeniden değerlendirmek gerekir. Klasik Arapçanın bütün eğitim basamaklarında sistemli biçimde öğretilmesi, hem Kur’ân’ın anlam kapılarını aralamak hem de ümmetin ortak hafızasını diri tutmak için elzemdir. Zira Arapça yaşadıkça, Kur’ân’ın sedâsı daha gür duyulur; Kur’ân’ın sedâsı gür duyuldukça da gönüller hakîkate daha kolay yönelir.
İslâm’ın evrenselliği, yalnızca ilâhî kelâmın diliyle sınırlı bir hakîkat değildir; aynı zamanda mü’minlerin hayatlarında, davranışlarında, ahlâklarında tezâhür eden, yaşayan bir nurdur. Sahâbe ve onların izinden yürüyen nesiller, sözlerinin güzelliği kadar hâllerinin sükûnetiyle, adımlarıyla, sadâkatleriyle insanlığı hakîkate davet ettiler. Onların her biri, kalpten kalbe kurulan köprüler gibi, İslâm’ın güzelliğini dilleriyle değil, önce gönülleriyle tebliğ ettiler. Bu örneklik, sadece ahlâkî bir model değildir; insanın fıtratına hitap eden evrensel bir lisan, her çağın ve her mekânın anlayacağı bir gönül söylemidir. Çünkü güzel ahlâk, Rabb’ini bilen bir kalbin sessiz fakat en güçlü kelâmıdır. Sâlih karakter, bir mü’minin gölgesi gibidir; nerede bulunsa hakîkati hatırlatır, yeryüzünde güven uyandırır ve insanı doğruya çağırır.
Ne var ki bugün, İslâm’ın bu evrensel nefesi çoğu zaman ya görülmemekte ya da yanlış anlaşılmaktadır. Oysa dinin özünde bulunan merhamet, adâlet, dürüstlük, emânete riâyet ve kul hakkına saygı gibi yüce değerler, ancak mü’minlerin hayatında görünür hâle geldiğinde gerçek anlamını bulur. Bu yüzden İslâm’ın kalpleri aydınlatan mesajı, her bir mü’minin davranışında yeniden doğmalı; tebessümünde, sözünde, ticaretinde, öğrenci iken gayretinde, yönetici iken adâletinde yansımalıdır. Çünkü din, toplumun içinde yaşadığında ve mü’minin hâline sindiğinde evrensel olur; bir insanın kalbinden diğerinin kalbine sessizce ulaşan bir rahmet hâline gelir. İslâm’ın evrenselliğini dünyaya en güzel anlatacak olan, söylenen sözden ziyâde yaşanan güzelliktir. Kalpten doğan bu güzellik, insanları hakîkate çeken, gönülleri iyileştiren ve toplumları ihyâ eden en güçlü davettir.
Evrensel mesajın hayata taşınmasında en önemli sorumluluklardan biri, hiç şüphesiz Müslüman toplumun omuzlarındadır. Zira bizler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği ilâhî çağrıyı sadece duymakla değil, onu anlamak, yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz. Bu mesaj, kalbimizde kök saldıkça etrafımıza ışık saçacak; davranışlarımız, sözlerimiz ve hâlimiz, insanlara rahmet pencereleri aralayacaktır. Müslüman, yalnızca kendi iç dünyasının huzurunu aramaz; aynı zamanda taşıdığı hakîkat nurunu başkalarının karanlığına da ulaştırmakla yükümlüdür. Bu yüzden dilimizin doğruluğu, bilgimizin sağlamlığı ve ahlâkımızın güzelliği birbiriyle uyum içinde olmalıdır. Çünkü mesajın evrenselliği, en çok bu üçlü âhengin kalplerde bıraktığı izde görünür.
İslâm’ın çağrısı, sadece belli bir coğrafyada yaşamakla, ritüelleri tekrarlamakla ya da kimlik taşımakla sınırlı değildir. O, insanı tek Allah’a yönelmeye, adâletin gölgesinde güvenle yürümeye, merhametin sıcaklığıyla insanlara dokunmaya ve hakkı gözeterek bir ömür sürmeye çağırır. İşte bu yüzden, ilâhî mesajın gerçek taşıyıcısı, onu sadece sözle ifade eden değil; aynı zamanda gönlünde yaşatan, hayatında sergileyen ve davranışlarında görünür kılan kişidir. Çünkü hakîkat, en çok güzellikle yaşandığında tesir eder, en çok ahlâkla örüldüğünde kalplere ulaşır. Ve böylece Müslüman, Rabb’inin mesajını sadece sözleriyle değil; yumuşak tebessümüyle, âdil tavrıyla, merhametli dokunuşuyla, dosdoğru duruşuyla taşır. İlâhî emâneti gönlünde saklar, hayatında sergiler ve insanlığa şâhitlik eder.
Sonuç olarak, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti, sadece tarihî bir olgu veya bir coğrafyanın mesajı değildir; o, dilin, ahlâkın ve rûhun bir araya geldiği evrensel bir ışıktır. Mekke’de nâzil olan ilk vahiylerden, sahâbenin örnek alınası davranışlarına, Arapçanın korunmasına kadar her bir unsur, bu mesajın sınır tanımayan doğasını ortaya koyar. Müslümanların görevi ise bu ışığı anlamak, kendi hayatlarında yaşatmak ve insanlığa iletmektir. Risâletin evrenselliği, bireylerin kalbiyle ve toplumun pratikleriyle uyum içinde olmasından geçer. Dilin inceliği, ahlâkın güzelliği ve örnek davranışların samîmiyeti bir araya geldiğinde, ilâhî mesaj doğru anlaşılır, gönüllere ulaşır ve yayılır. Neticede Hz. Muhammed (s.a.v.)’in risâleti, insanlık tarihinin en parlak evrensel mesajlarından biridir. Onun rehberliği, coğrafyaları aşar, zamanları aydınlatır ve insan kalplerine adâlet, merhamet ve hakîkatin yolunu gösterir. Bu ışık, bugün de yarın da bütün insanlık için yol gösterici olmaya devam edecektir.
[1] 81/Tekvîr, 27.
[2] 21/Enbiyâ, 107.
[3] 6/En’âm, 19.
[4] 21/Enbiyâ, 25.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Bir korku, bir telâş, bir zifirî gamKureyş beldesine indiği akşamKüfrün en kudurgan, en bed vaktidir.Delirir korkunun uykusuzluğu,Kavurur geceyi kan susuzluğu…Şirkin nübüvvete savlet vaktidir.Mukaddes...
Yazar: Vedat Ali TOK
Nikâh, günümüz yasalarına göre on sekiz yaşını doldurmuş, İslâmî hükümlere göre bülûğ çağına ermiş, aklı yerinde olarak evlenme ehliyetine sahip, evlenmelerinde dinî ve yasal açıdan bir engel bulunmay...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel vasıf; konuşma, aklını kullanma, seçme özgürlüğü, yeryüzünün maddî ve mânevî îmârını üstlenme gibi kâbiliyetlerle yaratılmış olmasıdır. Hangi coğrafyada doğars...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Tevbe, en güzel bir biçimde günahları terk etmektir. Tevbe, bir çeşit, itirafta bulunarak, yapılanlardan özür dileme şeklidir. Aynı kökten gelen ‘tevvâb” ise, pişmanlık işini çok yapan kimse dem...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ