Levlâke Tâcı
Yunus-zâde Ravzî olarak tanınan şair, 16. yüzyılın başlarında Balıkesir’in Bandırma ilçesine bağlı Edincik kasabasında dünyaya gelmiştir. Hayatı, ailesi ve eğitim serüvenine dair ayrıntılı bilgiler sınırlı olmakla birlikte, mevcut veriler şiirlerinde yer alan ipuçlarından edinilmiştir. Şiirlerinden anlaşıldığına göre iyi bir eğitim almış, ancak sanatında sade ve anlaşılır bir dil tercih etmiştir. Ravzî, Emir Sultan Dergâhı’nın sekizinci postnişîni Lutfullah-ı Sânî’nin (ö. 971/1563) dervişi olup, beyitlerinde ehl-i beyt sevgisine ve melamet düşüncesine atıflarda bulunmuştur. Arapça ve Farsça’ya vukufiyeti olan şair, edebiyat geleneğinde kendisinden önce yaşamış şairleri de yakından tanımakta ve eserinde zikretmektedir. Ona ait olduğu bilinen tek eser Dîvân’dır. [1]
Ravzî’nin Dîvânı’nda tevhid ve münacaat bölümlerinin hemen ardından bir na‘t-ı şerif yer almaktadır. Bu şiirde, Raşid Halifelerin yanı sıra Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in (r.anhum) bilinen özelliklerine ve hayatlarındaki mühim hadiselere telmihler vardır.
Ol şeh-i cem‘-i rüsul kim tâc ola levlâk aña
Yiridür olursa dâ'im hâk-i pây eflâk aña
(O, bütün peygamberlerin sultanı olduğu için levlâk ona taç olmuştur. Gökler dahi onun ayağının tozu olsa yaraşır.)
Ravzî, na‘t-ı şerifin ilk beytinde levlâke / “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” [2] hadisini Hz. Peygamber’in başındaki taç şeklinde betimlemiştir. Padişahlar taç takıyorlarsa, bütün peygamberlerin şahı olan Peygamber Efendimiz’in başına da bir taç, en layık olanıdır. Hatta O (sav), öylesine yücedir ki gökler yere inip ayağının toprağı olsalar yeridir. Şair, Peygamber Efendimiz’i yüceltmek için şah ve taç arasındaki tenasüp ile eflâk ve hâk arasındaki tezatı ustaca harmanlamıştır.
Geldi îmâna Ebû-bekr aña oldı yâr-ı gâr
İstese mâlın degül virürdi cân-ı pâk aña
(Ebûbekir (r.a) imana geldi ve Peygamber Efendimiz’in mağara arkadaşı oldu. İsteseydi, yalnız malını değil, o tertemiz canını da O’nun uğruna feda ederdi.)
Beytin ilk dizesinde, Hz. Ebûbekir’in hicret sırasında Peygamber Efendimiz’in mağara arkadaşı oluşuna telmih vardır. Müşriklerin takibinden korunmak amacıyla Sevr Mağarası’na sığındıkları sırada Peygamber Efendimiz’in Hz. Ebûbekir’i teselli etmek için söylediği “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir”[3] sözü, bir tür zikir telkini niteliğindedir. Ayette geçen “ikinin ikincisi” sıfatı ise Hz. Ebûbekir’i işaret etmektedir. Beytin ikinci dizesi, bir seferberlik sırasında Hz. Ebûbekir’in malının tamamını Allah yolunda tasadduk etmesini[4] anlatır. Şaire göre Hz. Ebûbekir’in cömertliği yalnızca malıyla sınırlı kalmayıp, gerektiğinde canını da feda edebilecek seviyededir.
Dînine girüp kabûl ider midi anı ‘Ömer
Cânib-i Hak’dan eger virilmese idrâk aña
(Hak katından bir anlayış verilmeseydi, Ömer (r.a) Peygamber Efendimiz’in dinine girip O’nu kabul eder miydi?)
Hz. Ömer’in iman etme hikâyesine atıf yapan şair, bu hidayeti ilahî tevfik ve idraka bağlamaktadır. Peygamber Efendimiz’i öldürmek niyetiyle yola çıkan Hz. Ömer, bir başka ifadeyle O’na güçlük çıkarmaya giderken, kız kardeşinin evinde “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik”[5] ayetini işitmiş ve bu ilahî hitap onu derin bir tefekküre sevk etmiştir.[6] Kız kardeşinin evine yönelmesi takdirin bir cilvesi, ayeti işittikten sonra durup düşünmesi ise idrakın tecellisidir. Bu hadisenin ardından Hz. Ömer, öldürmeye gittiği Resûlullah’ta hakikî hayatı bulmuş, İslam uğruna can verecek bir mücahide dönüşmüştür.
Câmi‘-i Kur’ân olan ‘Osmân’a kim cânlar fidâ
İftirâlar eylediler bir niçe effâk aña
(Kur’ân’ı cemeden Osman’a (r.a) canlar feda olsun. Nice yalancılar ona iftira ettiler.)
Mushafı bir araya toplamak gibi ulvî bir vazife kendisine nasip olan Hz. Osman, halifeliği dönemindeki bazı olaylardan dolayı eleştirilmiştir. Konunun tarihe taalluk eden yönü alan araştırmacılarına bırakılacak olmakla birlikte,[7] şairimiz onun şahsında dile getirilen eleştirileri iftira olarak değerlendirmiş olmalıdır. Zira İslâm toplumunun hemen her kesimini etkileyen fitneler zuhur etmiş ve neticede Hz. Osman şehit edilmiştir. Beytin ilk dizesinin sonunda geçen can feda etmek vurgusu da Hz. Osman’ın şehadetini engelleyememenin hüznünün adeta şairin gönlüne yansımasıdır.
Sâhib-i sır sâki-i Kevser ‘Alî’dür kim müdâm
Cân ile dilden sevüp ol ‘âşık-ı bî-bâk aña
(Sır sahibi ve Kevser havuzunun sakisi Hz. Ali’dir. Onu kaygısızca, can u gönülden sev; daima ona âşık ol.)
Bazı sûfîlere göre Hz. Ali’ye birtakım özel bilgiler verilmiştir ve Hz. Ali cennette Kevser havuzunun başında bulunacaktır. Adile Sultan’a ait Eger dest-i Ali’den kevseri nûş etmek istersen / Sakın meyhâne-i süflîde içme sûfiyâ hiç mey[8] beytine göre ahirette Hz. Ali’nin kevser şarabı içmek isteyen kişinin bu süfli dünyanın insanı sarhoş eden haram içkilerinden uzak durması gerekir.
Râh-ı Hak’da târik-i dünyâ olup mesmûm olan
Ol Hasan kim sîne-i ‘âşıklar olsun çâk aña
(Hak yolunda zehirlenerek dünyayı terk eden Hz. Hasan… Âşıkların sineleri onun için parçalansın.)
Ol şehîd-i Kerbelâ ya‘nî Hüseyn-i bâ-safâ
Kim döküp kanını zulm itdi niçe seffâk aña
(O Kerbela şehidi, pak Hüseyin (r.a)… Zulüm sahipleri ona ne kadar eziyet ettiler, kanını döktüler.)
Cürm-i Ravzî’ye kalem çek cümlesinüñ ‘ışkına
Yâ İlâhî dehr-i dûn irgürmedin ihlâk aña
(Ey Allah’ım! Alçak dünyanın helakı ona ulaşmadan, cümlesinin aşkına Ravzî’nin günahlarını bağışla.)
Zehr-i ‘isyân eyler ol bî-çâreyi âhir helâk
Hokka-i lutfuñdan irmezse eger tiryâk aña[9]
(Yâ Resûlallah! Eğer lutuf hokkandan ona panzehir ulaşmazsa, isyanın zehri o çaresizi nihayetinde helak eder.)
[1] Hayatı ve edebi şahsiyetine dair detaylı bilgi için bk. Edincikli Ravzî, Ravzî Dîvânı, ed. Yaşar Aydemir (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2017), 4-34.
[2] İsmail b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’ ve müzîlü’l-ilbâs ammâ iştehera mine’l-ehâdîs alâ elsineti’n-nâs, thk. Abdulhamîd b. Ahmed b. Yûsuf Hindâvî (Kahire: Mektebetü’l-Mısriyye, 2000), 2/192.
[3] et-Tevbe 9/40.
[4] Muhammed b. İsâ b. Sevre b. Musâ b. Dahhâk et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizî (Beyrut: Dârü’l-Garbi’l-İslâmî, 1998), “Menâkıb”, 16.
[5] Tâhâ 20/2.
[6] Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl (İstanbul: Çağrı Yayınları, 2016), 2/598.
[7] Bizim bu hususlarda aklı karışan kardeşlerimize tavsiyemiz, şu kitabı okumalarıdır: Ömer Nasuhi Bilmen, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları (İstanbul: Hisar Yayınevi, 2001).
[8] Hikmet Özdemir, Âdile Sultan Divanı (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1996), 443.
[9] Edincikli Ravzî, Ravzî Dîvânı, 52.
Hamit DEMİR
Yazar
Bir korku, bir telâş, bir zifirî gamKureyş beldesine indiği akşamKüfrün en kudurgan, en bed vaktidir.Delirir korkunun uykusuzluğu,Kavurur geceyi kan susuzluğu…Şirkin nübüvvete savlet vaktidir.Mukaddes...
Yazar: Vedat Ali TOK
Kültür bir toplumun atalarından gelen ve zamanla değişerek günümüze uygun hâle gelen duyguları, düşünceleri, dolayısıyla toplumsal karakteristik bir yaşam tarzını ifade eder. Kültürü oluşturan pek çok...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
1. Biz bugün uryân olup tâc u kabâdan geçmişiz Yâr hevâsına uyup gayrı hevâdan geçmişiz 2. Bunda derd ü gam meşakkatdır olanca varımız &nb...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
17.yüzyıl şairlerinden Nâ’ilî’nin biyografisi, kendi Dîvân'ından elde edilen bazı verilere dayanır. Şairin hayatı hakkındaki bilgiler kısıtlıdır ve adı devrin önemli olayları içinde geçmemektedir. Şii...
Yazar: Hamit DEMİR