Hafıza Mekânı: Galata
İstanbul’un silüetine uzaktan bakan herkesin gözünde aynı çizgi belirir: bir yükseliş, bir duruş, bir tanıklık hâli. Bu çizgi, yüzyılların içinden süzülerek bugüne gelen Galata Kulesi’dir. Fakat bu kuleyi yalnızca taş ve harçtan ibaret bir yapı olarak görmek, İstanbul’u yalnızca bir şehir sanmak kadar eksik kalır. Çünkü Galata hem bir mekân hem tarihsel bir iz hem de edebî bir çağrışım alanıdır.
“Galata” kelimesinin kökenine indiğimizde, en yaygın kabul gören görüşe göre, bu kelime Yunanca “gala” (süt) kelimesiyle ilişkilendirilir. Bu adlandırmanın bölgede bir zamanlar sütçülük yapan topluluklardan geldiği söylenir. Başka bir görüş ise kelimenin “Galatai”den yani Kelt kökenli Galatlar’dan türediğini öne sürer. Her iki ihtimal de dikkat çekicidir: biri gündelik hayatın sade bir unsuru olan “süt”e, diğeri ise göç ve yerleşim tarihine işaret eder. Bu iki anlam arasında gidip gelen kelime, aslında Galata’nın kendisi gibi çok katmanlıdır.
Kelimenin ilk kullanımlarına Bizans döneminde rastlanır. O dönemde bölge, ticaretin ve yabancı kolonilerin yoğunlaştığı bir alan olarak öne çıkar. Özellikle Cenevizlilerin burada kurduğu koloni, Galata’yı İstanbul’un “öteki yüzü” hâline getirir. Bu “öteki”, zamanla İstanbul’un ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Galata Kulesi de bu dönüşümün en somut simgelerinden biri olarak yükselir.
Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’u zamanın içinden okurken Galata’yı bir “hafıza mekânı” olarak görür. Onun eserlerinde şehir, sürekli değişen ama aynı zamanda kendini koruyan bir organizma gibidir. Galata Kulesi, bu organizmanın sabit noktalarından biridir. Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında” dizeleri, sanki Galata’nın ruhunu anlatır. Kule, zamanın içindedir; çünkü yüzyıllardır ayaktadır. Ama aynı zamanda zamanın dışındadır; çünkü her dönemi aşarak bugüne ulaşmıştır.
Orhan Veli’nin şiirlerinde ise Galata daha gündelik, daha halktan bir yer olarak karşımıza çıkar. Onun İstanbul’u, büyük anlatıların değil, küçük anların şehridir. Galata sokaklarında yürüyen insanlar, balık tutanlar, vapur bekleyenler… Bu sıradanlık içinde Galata Kulesi, bir an için başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz bir tanıdık gibidir. Ne tamamen yabancı ne de bütünüyle sıradan.
Edebî olarak düşünüldüğünde “Galata”, bir çağrışımlar zinciri oluşturur: yükseklik, bakış, sınır, geçiş, hafıza. Bu kelimeyi duyduğumuzda yalnızca bir yer adı değil, aynı zamanda bir ruh hâli de belirir. Biraz melankoli, biraz merak, biraz da geçmişe duyulan özlem.
Bugün Galata Kulesi’nin etrafında dolaşan kalabalıklara baktığımızda bu çok katmanlı anlamların hâlâ canlı olduğunu görürüz. Turistlerin fotoğraf çektiği, gençlerin buluştuğu, sokak müzisyenlerinin şarkı söylediği bu alan, aslında yüzyıllardır süren bir hikâyenin güncel sahnesidir. Galata, hâlâ bir geçiş noktasıdır; ama artık yalnızca coğrafi değil, kültürel ve duygusal bir geçiş.
H. İklil ABBASOĞLU
Yazar
İstanbul’un fethi denilince kılıç ve kalkanın ötesinde, bu büyük zaferin manevî dünyasını inşa eden Akşemseddin Hazretleri sadece bir "hoca" değil, aynı zamanda bir tıp dehası, âlim ve mutasavvıftır....
Yazar: Sümeyye Büşra YILDIZ
Bir insanın gelişiminde en temel ve en değerli unsurlardan biri, hiç kuşkusuz, kitap okumaktır. Kitap okuma alışkanlığı, yalnızca okul sıralarında ya da öğretmenlerin yönlendirmesiyle kazanılacak bi...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU
Yaşlılık lekeleri (lentigo) 45-50 yaşlarında görülmeye başlar. Lentigo, derinin renk bozukluğu rahatsızlığıdır. Yaşlılık lekeleri bazı durumlarda keratoza dönüşerek, pul pul ince bir tabakayla kaplana...
Yazar: Nesibe AYDIN
Bazı meslekler vardır ki insanın yeryüzündeki varlık sebebine temas eder; kalemle, sözle, sabırla ve merhametle insanı yeniden yoğurur. Öğretmenlik, bu mesleklerin en ulvisidir. Çünkü öğretmen, bilgin...
Yazar: H. İklil ABBASOĞLU