Fahr-i Âlem’in Rütbesi
1460’lı yıllarda Üsküp’te doğan İshak Çelebi, babası kılıç ustası olduğu için Kılıçzâde lâkabı ile anılmaktadır. Memleketinde başladığı eğitimini Edirne’de tamamlamış ve muhtelif medreselerde müderris olarak görev yapmıştır. İstanbul Sahn-ı Seman Medresesi’nde bir süre görev yapan İshak Çelebi, âhir ömründe Şam’a kadı olarak tayin edilmiş ve orada vefat etmiştir. İrtihalinden önce, kendi vefatına “Gelicek hâlet-i nez'e didi târîhini İshâk/Yöneldüm cânib-i Hakk'a başı açık yalın ayak” beyti ile tarih düşen şairin kabri Şam’dadır. Hayatında ve şiirlerinde rindâne tavırlar dikkat çekmektedir. Döneminde şâhit olduğu olayları yazdığı Selimnâme adlı bir eseri ile şiirlerini ihtiva eden Dîvân’ı bilinen eserleridir.[1] Dîvânı’nda otuz üç beyitten oluşan ve Arapça dizelerle başlayan bir na‘t-ı şerifi bulunmaktadır.
Yâ mazhara’l-hidâyeti yâ muzhira’l-hüdâ
Ente’llezî yukâsıru ‘an vasfike’l-verâ
(Ey hidâyetin mazharı ve aynası. Sen ki yaratılmışların vasfetmekten aciz olduğu kişisin.)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk’ın el-Hâdi isminin mazharı olarak insanlara hidâyet yolunu göstermektedir. Onu hakkıyla vasfetmek ise mümkün değildir. Şair, bu hakikati na‘t-ı şerifinin giriş beytinde dile getirerek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i övmek için yazılan bu şiirin dahi O’nu lâyıkıyla yüceltmeye yetmeyeceğini önceden belirtmektedir.
Yâ men tefâharet bike küllü’l-halâyıkı
Ente’llezî tefâhare bi’l-fakri ve’l-fenâ
(Ey bütün yaratılmışların kendisi ile övündüğü, sen fakr ve fenâ ile övünürsün.)
Yaratılmışlar, aralarında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bulunmasıyla övünürken, Peygamber Efendimiz ise fakr ve fenâ ile iftihâr etmektedir. Şair, ikinci beyitte “Fakirlik övüncümdür, onunla iftihar ederim.”[2] rivayetini mânen iktibas etmiştir. Sûfîler, fakr kavramını sûri ve mânevî olmak üzere ikiye ayırır. İlki, bilinen anlamıyla maddî yoksunluğu ifade ederken; ikincisi, varlık ve varlığın devamı hususunda Hakk’a muhtaç olduğunu bilmektir. Bu yönüyle fakr, insanlardan müstağni olmaya imkân tanıyan bir bilinç düzeyidir. Mesnevî şârihi Ahmed Avni Konuk, kavramla ilgili şu mütâlâada bulunur: “Fakrdan murad, fakr-ı hakîkîdir ki bu fakr ile tahakkuk eden kimse, varlık hususunda Hakk’ın varlığına muhtaç olduğunu ilmen, hâlen ve zevken bilir.” [3]
Da‘vâ-yı mu‘cizât ile sıdk-ı nübüvvete
Şâhid değil mi cümle kerâmât-ı evliyâ
(Mucize iddiasına ve nübüvvetin doğruluğuna, Allah dostlarının bütün kerametleri şâhit değil mi?)
Bu beyitte şair, dikkat çekici bir biçimde mucize ile keramet arasındaki irtibata işaret ederken zayıf olanı (keramet), güçlü olana (mucize) benzetmekte; kerameti mucizeye delil olarak kullanmaktadır. Muhataplarının bir keramete şâhit oldukları veya en azından duyup kabul ettikleri varsayımından hareket eden şair, “müsellemât (karşı tarafça önceden doğruluğu kabul edilmiş önerme)” [4] anlamına gelen zanniyyât türünden bir delile başvurmuştur.
Zâtın ebu’l-fezâyil ve ümmü’l-ulûm iken
Hikmet nedir ki hem yine ümmî denir sana
(Zâtın faziletlerin babası ve ilimlerin annesi iken sana ümmî denmesinin hikmeti nedir?)
Bir yandan A‘râf Sûresi’nin 157. âyetinde geçen “ümmî peygamber” ifadesine işaret eden şair, öte yandan hayretini dile getirmektedir. Çünkü muallim olarak gönderilen,[5] faziletlerin babası ve ilimlerin anası olan Peygamber Efendimiz’e ümmî denmesindeki hikmeti kavrayamamıştır. Belki de şair, zihinlerde doğması muhtemel bu soruyu beyte taşıyarak okuyucunun dikkatini çekmek istemiştir.
Bilsen ne olurdu rütbesini fahr-i ‘âlemin
Ma‘lûmun olsa küntü nebiyyen mukaddemâ
(Âlemin övüncünün rütbesini bilsen ne olurdu? Önce “ben peygamber idim” hadisini bilseydin…)
Şaire göre Peygamber Efendimiz’in kıymetini idrak edebilmenin ön şartı, bir hadis-i şerifi bilmektir. Lâfzî nakıs iktibasla beyitte yer verilen bu rivayet şöyledir: “Âdem su ve toprak arasında iken ben peygamberdim.”[6] Bu rivayet, varlığın Hz. Peygamber (s.a.v.) ile başlatıldığına işaret ettiği gibi O’nun varlık vesilesi olduğunu da ima eder. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre tam da bu sebeple Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e hitaben beyan buyurduğu “İşte o peygamberler, Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Şu hâlde onların hidayetine uy.” [7] âyetinde “onlara uy” dememiştir. Çünkü önceki peygamberlerin hidâyeti, hakîkat-i Muhammediyye’den onlara ulaşmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.), zâhirde ve zuhûrda son; yaratılışta ve bâtında ise ilktir. [8]
Noksan ola mı fazlına ey menba‘-ı kerem
Kapunda olsa ben kulunun hâceti revâ
(Ey kerem kaynağı! Kapında benim kulun olarak ihtiyacım giderilse, senin lütfundan zerre kadar eksilir mi?)
Külli murâdı hâsıl olurdu be-küll-i ayb
İshâk olsaydı hizmetine ‘abd-i müşterâ
(İshak, satılmış bir köle gibi senin hizmetinde bulunsaydı, bütün ayıplarına rağmen bütün arzularına kavuşurdu.)
Mûy-i siyâh ağardı yürü var duâda ol
Vakt-i sabâh icâbete makrûn olur duâ[9]
(Siyah saç ağardı, yürü, git dua et. Duâlar sabah vakti icabete yaklaşır.)
[1] Hayatı ve eserleri hakkında detaylı bilgi için bk. Hamdi Savaş, “İSHAK ÇELEBİ, Kılıççızâde”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Erişim 22 Eylül 2025).
[2] İlgili rivayet ve senedine dair mütalaalar için bk. İsmail b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’ ve müzîlü’l-ilbâs ammâ iştehera mine’l-ehâdîs alâ elsineti’n-nâs, thk. Abdulhamîd b. Ahmed b. Yûsuf Hindâvî (Kahire: Mektebetü’l-Mısriyye, 2000), 2/102.
[3] Celâleddîn-i Rûmî Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, çev. Ahmed Avni Konuk (İstanbul: Kitabevi, 2006), 3/369.
[4] Mustafa Çağrıcı, “Zanniyyât”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Erişim 23 Eylül 2025).
[5] Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, Sünen-i İbn Mâce, thk. Şuayb Arnaûd (Kahire: Dâru’r-Risâle, 2009), “Sünnet”, 17.
[6] “Adem ruh ve cesed arasında iken ben peygamber idim.” şeklinde de nakledilmektedir. Her iki rivayet için bk. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’, 2/156, 152.
[7] el-En‘âm 6/90.
[8] Muhyiddin İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007), 7/48.
[9] Üsküplü İshak Çelebi, Dîvan, haz. Mehmed Çavuşoğlu - M. Ali Tanyeri (İstanbul: Mimar Sinan Üniversitesi Yayınları, 1990), 22-24.
Hamit DEMİR
Yazar
Efendim sorma halimiBülbül figan, gül perişan.Ayrılık büker belimiMenzil uzak, yol perişan.Dost elimden el çekeliKanar yüreğim yaralıNur yüzünü görmeyeliDerdim artar hal perişan.Gözyaşımı sel eylesemD...
Şair: Ramazan PAMUK
Bizi bir eyleyen al bayrak olsun Irka, cinse, renge gerek var mıdır Mevzu vatan ise birlik demindeBir olmaktan başka erek var mıdır Kalpler ısınmalı sevgi rengindeKol kola girmeli durup...
Şair: Celalettin KURT
İnsan beşer, bazen şaşar. Hiç birimiz masûm değiliz. Günahkârız, kusurluyuz. Ama tevbe kapısı her zaman açık olan ve affetmek şanından olan Yüce Rabb’imiz var. Yüce Allah’a bağlı kula düşen, Yaratıcı’...
Yazar: Ali AKPINAR
Osman Hulûsi Efendi, 1914-1990 yılları arasında Malatya’nın Darende ilçesinde yaşamış mutasavvıf bir şairdir. 1. Dünya Savaşı’ndan dolayı bu yıllarda; hayat iktisadî açıdan zorlaşmış; ilmî, tasavvufî,...
Yazar: Hamit DEMİR