El Kârda Gönül Yârda Anlayışıyla Zühd Hayatı
Yüce Rabb’imiz, hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Yaratılan her şey önemlidir ve çeşitli hikmetlere mebnî olarak yaratılmıştır. Dünya ve içindekiler de öyle. Âhiretin tarlası olan, imtihan dünyasının yaratılışında da pek çok anlam vardır. Her şeyden önce Yüce Rabb’imiz, dünya ve içindekileri yaratarak erişilmez kudretini bi’l-fiil göstermiştir. Öte yandan dünya, Rabb’in rızâsına ermenin ve âhireti kazanmanın geçici bir yurdu kılınmıştır. İnsan, dünyada tâbî tutulduğu sınavla, âhiret yurdunu kazanacaktır. Bu sınavdaki başarısı onu dünyada da âhirette de mutlu edecektir. Bu, âhiret sınavını kazanmak için dünyaya küsmek, dünyadan el etek çekmek, dünya nimetlerinden faydalanmamak anlamına gelmez. Onun için sayılı ve sınırlı şeyler dünyada haram kılınırken pek çok şey helâl kılınmıştır. İnsan haramlardan sakındığı zaman sevap kazandığı gibi, helâlleri işlemekle de sevaba nâil olacaktır. Bize âhireti kazandırırsa dünya ve dünyalıklar da hem önemli olacak, hem de bize âhireti kazandıranlar olarak anı defterimize geçecektir.
Önemli olan dünyanın fânî/sonlu/geçici olduğunu bilmek ve onu âhireti kazanmak için kullanabilmektir. Pek çok ayetinde Yüce Rabb’imiz, dünya hayatının geçici, aldatıcı olduğunu bildirir:
“De ki; ‘Dünya geçimliği azdır, âhiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için hayırlıdır.”[1]
“Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır; âhiret yurdu, sakınanlar için daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?”[2]
“Oysa dünya hayatının geçimi âhirete göre pek az bir şeydir.”[3]
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!”[4]
“Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir.”[5]
“Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha iyi ve daha bâkîdir.”[6]
Âyetlerde dünyanın aldatıcı olduğuna, âhirete göre oyun ve eğlenceden ibaret olduğuna dikkat çekilir. Zira çoğu insan dünya ve dünyalıklar konusunda aldanmaktadır. Ebedî kalacağı âhiret yurdu için hazırlık yapmazken, dünyaya saplanıp kalmakta, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yatırım yapmaya devam etmektedir. Şöyle bir düşündüğümüzde fânî dediğimiz bu dünya ve dünyalıkları elde etmek için ne kadar çalışıyoruz, ömrümüzün ne kadarını ona ayırıyoruz; bâkî dediğimiz âhiret yurdu için ne kadar çalışıyoruz!
Dünya ve dünyalıklar bütün câzibesiyle insana süslü gösterilmiş ve sevdirilmiştir. Önemli olan bu câzibeye kapılmamak, bu câzibenin içerisinde dünyevîleşmenin ağına düşmemek, dünya ve dünyalıkları Rabb’in rızâsını ve âhiret yurdunu kazanabilmek için kullanmaktır. “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır. De ki; ‘Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rab'larının katında, zemininden ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır. Allah kullarını hakkıyla görücüdür.”[7]
İşte tam burada zühd anlayışı gündeme gelir. Zühd, dünyaya aşırı rağbet etmemek, ona olduğundan daha fazla değer vermemek, ona aldanmamak, ona kapılmamak, âhireti dünya ve dünyalıklara tercih etmek anlamlarına gelir. Bu, dünyayı bütünüyle terk etmek, onu başkalarına bırakmak anlamına gelmez. Zira iyi insanların dünyayı, dünyevî makamları terk etmeleri, onların kötülerin ellerine geçmesine sebep olur. Nitekim Hz. Yûsuf, Mısır Aziz’inin “Dile benden ne dilersen.” teklifine karşı, “Beni memleketin hazinelerinin başına getir, çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim.”[8] diye cevap vermiştir. Çünkü o biliyordu ki işin başına kendisi gelmezse, ehil olmayanlar iş başına gelecek, yanlış işler yapacaklardı. Onun için, bir göreve liyâkatli olmayanların gelmesi söz konusu olduğunda, ehil olanların göreve tâlip olması gereklidir. Aksi takdirde meydanı ehil olmayanlara bıraktıkları için göreve talip olmayan ve görevden kaçan insanlar sorumlu olacaktır.
Dünyadan el etek çekmeden ondan nasiplenmeyi isteyen âyetlerde de şöyle buyrulur:
“Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma!”[9]
Mü’minlerin en çok okuduğu ve okuması gereken bir Kur’ân duâsı şöyledir: “Rabb’imiz! Bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver, bizi ateşin azabından koru.”[10] Sultan Peygamber Hz. Süleyman da, “Rabb’im! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver.”[11] diye duâ etmiştir. Onun bu isteği, kendisine verilecek olan mülk ve saltanatın nasıl Allah yolunda kullanılacağını insanlığa göstermek, bir de dünyalığın ne kadar fazla olursa olsun kalıcı olmadığını herkese ilan etmek içindi. Nitekim o, kendisine bahşedilen nimetleri Rabb’inin yolunda kullanmasını bilmiş ve bu konuda insanlığa örneklik etmiştir. Çok uzaklardan Belkıs’ın tahtının bir anda yanına geldiğini gördüğünde de şöyle demiştir: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabb’imin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabb’im müstağnidir, kerem sahibidir.”[12] İşte bu bilinçte olanlara, Süleyman rûhuna sahip olanlara dünya ve dünyalıklar helâldir. Ama dünyalıklar içerisinde kaybolup giden, yaratılış gayesini, kendini ve Rabb’ini unutan Kârunlara ise dünya ve dünyalıklar haramdır.
İnsan dünyada ve dünyalıklarla da iyi seçkinlerden olabilir. Bir kişinin dünyada iyi ve seçkin olması âhirette iyi ve seçkinlerden olmasına engel değildir. Bu konuda Kur’ân şu örnekleri hatırlatır bize: “And olsun ki, İbrahim’i dünyada seçtik, şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir.”[13] “Dünyada ona güzellik verdik, âhirette de o mutlaka barışsever iyiler arasında yer alacaktır.”[14] “Meryem oğlu Îsâ Mesih, dünya ve âhirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardandı.”[15] “Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de âhiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.”[16] “Dünyanın ve âhiretin nimeti Allah'ın katındadır.”[17] O güzel insanlar, dünya ve dünyalıkları Rabb’in yolunda kullanarak iyilerden olmasını becerebilen kimselerdir.
Demek ki insan dünya ve dünyalıklar içerisinde iyi insan olabilir. Önemli olan “El kârda gönül yârda.” olabilmektir. Eliyle dünyalıklarla uğraşırken Yüce Rabbi hiç unutmamakla olacaktır. Âhireti kazanmak dünyalıkları Rabb’in ölçüleri doğrultusunda kazanmak ve harcamakla mümkün olacaktır. Bu hedef, dünya ve dünyalıkları gönle sokmadan, onları elde, en fazla da cepte taşımasını, yeri geldiğinde onlardan geçmesini bilmekle gerçekleşecektir. Bir İslâm büyüğü şöyle demiştir: “Bizden öncekiler cömertti, yeri geldiğinde maldan geçmesini bilirlerdi, bizse cömert olamıyoruz, bunun hikmeti nedir?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermiştir: “Onların malları ellerindeydi, sizin ise dünyalıklar gönüllerinize girmiş. Elinde olanı vermek insana kolay gelir, ama gönlündekini söküp çıkarmak insana zor gelir!”
Peygamberimiz, Rabbi tarafından kendisine yapılan tekliflere ve sunulan imkânlara rağmen zâhidâne bir hayat yaşamayı tercih etmiş, bu konuda ümmetine örneklik yaparak şöyle buyurmuştur: “Ben sultan peygamber ile kul peygamber olma konusunda muhayyer bırakıldım. Cebrâil bana tevâzu göstermemi işaret etti. Ben de kul peygamber olayım, bir gün tok, bir gün aç kalayım dedim.”[18] Nitekim biz kelime-i şehâdette onun kul peygamber olduğunu özellikle vurgularız. “Abdühû ve Rasûlüh” diyerek, onun önce kul, sonra peygamber olduğuna şehâdet ederiz. Zira çoğu insan, dünya ve dünyalıklar konusunda aldanmakta ve dünyevîleşmenin ağında kendini kaybedip gitmektedir.
Gerçek hayatta da Peygamberimiz’in elinden çok büyük dünyevî imkânlar geçmiş, ama o, bunların câzibesine kapılmadan onlardan geçmesini bilmiştir. O, peygamber olmadan önce uluslararası ticaretle meşgul olmuş, zengin bir hanımla evlilik yapmış, peygamber olduktan sonra da ganimetler başta olmak üzere pek çok dünyalıklar eline geçmiş, ama bütün bunlara rağmen, giyim kuşamı, yemesi içmesi, ev ve ev eşyalarıyla mütevâzı bir hayat yaşamıştır.
Zaten zâhidliğin temelinde her şeyin azıyla yetinmek, aza kanaat etmek vardır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi. Buna karşılık çok ibâdet etmek, çok infâk etmek, çokça cihâd etmek vardır. Unutmayalım ki, biz tâbî tutulduğumuz sınavı dünyada dünyalıklarla kazanacağız. Onları helâlinden elde edip, hayırlı yerlerde harcamakla. Canlarımız gibi mallarımızı da Rabb’in rızâsını ve cenneti kazanmak için satmakla kazanacağız. Bir tarafta âhireti verip dünyayı satın alanlar; diğer tarafta malları ve canları pahasına âhireti satın alanlar. Gerçek anlamda kazananlar ise âhireti tercih edenlerdir:
“Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir, bu yüzden azapları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.”[19]
“Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’ân'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.”[20]
“Ey inananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanırsınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihat edersiniz; bilseniz, bu sizin için en hayırlı yoldur.”[21]
[1] 4/Nisâ, 77.
[2] 6/En’âm, 32.
[3] 9/Tevbe, 38, 13/Ra’d, 26.
[4] 29/Ankebût, 64.
[5] 57/Hadîd, 20.
[6] 20/Tâhâ, 131; 28/Kasas, 60; 87/A’lâ, 16-17.
[7] 3/Âl-i İmrân, 14-15.
[8] 12/Yûsuf, 55.
[9] 28/Kasas, 77.
[10] 2/Bakara, 201.
[11] 38/Sâd, 35.
[12] 27/Neml, 40.
[13] 2/Bakara, 130.
[14] 16/Nahl, 122.
[15] 3/Âl-i İmrân, 3/45.
[16] 3/Âl-i İmrân, 3/148.
[17] 4/Nisâ, 134.
[18] Heysemî, IX, 192.
[19] 2/Bakara, 2/86.
[20] 9/Tevbe, 111.
[21] 61/Saf, 10-11.
Ali AKPINAR
Yazar
Mekke’de Kâbe’ye nâzır bir tepede bir adam çevresindekilere şöyle sesleniyor: “Ey Araplar, gelin dilinizi benden öğrenin!” Bu adam, 1074 tarihinde Türkmenistan’ın Zemahşer/Hârizm kentinde doğmuş Mahmû...
Yazar: Ali AKPINAR
Şemsüddin Muhammed b. Hamza el-Fenârî 751/1350-834/1431 yılları arasında yaşamış bir Osmanlı âlimidir. Orhan Gazi (1281-1360), I. Murad (1360-1389), Yıldırım Bâyezîd, (1389-1402), Çelebi Mehmed (1413-...
Yazar: Ali AKPINAR
Yüce Yaratıcı insanlığa “Âdemoğulları!” diye seslendiği gibi, size de “İsrâîloğulları!” diye seslenmişti. İnsanlığa “Âdemoğulları!” diye seslenirken, “Ey insanlık siz Âdem Peygamber’in evlâtlarısınız,...
Yazar: Ali AKPINAR
Müslümanlar, Allah’ın kelimesini yüceltmek (i’lâ-yı kelimetu’llah), İlâhî mesajı tüm insanlığa ulaştırmak için tarih boyunca hiçbir engeli/sınırı bahane etmeden dünyanın dört bir yanına koşturmuşlardı...
Yazar: Ali AKPINAR