Bir Yaşam Biçimi Olarak Şükür Medeniyeti
İnsanlık tarihi boyunca insanoğlunun en büyük imtihanı, sahip olduğu imkânlarla kurduğu bağ üzerinden şekillenmiştir. Kur’ân-ı Kerim perspektifinden bakıldığında şükür, sadece dille söylenen sıradan bir “teşekkür” ifadesi değil, kalbin derin bir ikrârı, dilin samîmî bir itirafı ve bedenin aktif bir ameliyle bütünleşen kuşatıcı bir yaşam biçimidir. Arapça köken itibarıyla “verilen nimeti anmak ve onu açığa çıkarmak” anlamına gelen şükür; “artış ve bereket” gibi mânâları da içinde barındırır.[1] İlâhî kelâmda şükür, “küfür” kavramının tam zıttı olarak konumlandırılır. Buradaki küfür, sadece inançsızlık değil, aynı zamanda küfrân-ı nimet demek olan; “nimeti örtmek ve nankörlük etmek” demektir.[2] Dolayısıyla Kur’ân nazarıyla bakıldığında insan, ya şükrederek varlığını bereketlendiren bir “şâkir” ya da nimeti görmezden gelerek kendi sonunu hazırlayan bir “nankör” yolundadır.
Kur’ân, insanın bu dünyaya gönderiliş gayelerinden birinin şükür olduğunu açıkça beyân eder. Nahl Sûresi 78. âyette buyurulduğu üzere: “Sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkaran Allah, şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” Bu âyet, biyolojik varoluşumuzun ardından bize bahşedilen algı kapılarının (işitme, görme ve idrak) nihâî hedefinin hakîkati kavrayıp şükretmek olduğunu hatırlatır. Şükür, sadece geçmişe yönelik bir teşekkür değil, geleceğe yönelik bir yatırım ve eldeki nimetin en güçlü sigortasıdır. İbrâhîm Sûresi 7. âyetteki ilâhî va’d, bu sebep-sonuç ilişkisini evrensel bir yasaya bağlar: “Ant olsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” Burada şükür refahın anahtarı, nankörlük ise azabın kapısı olarak sunulur. Nimet, şükürle bağlandığında kalıcı bir rahmete, nankörlükle karşılandığında ise elden çıkan bir yıkıma dönüşür.
İslâm düşüncesinde şükür, pasif bir minnet duygusundan ziyâde aktif bir eylem olarak tanımlanır. Sebe’ Sûresi 13. âyette Hz. Dâvud ve ailesine hitâben buyurulan, “Ey Davud ailesi, şükür olarak amel edin!” emri, şükrün mutlaka bir “iş” ve “eylem” ile taçlandırılması gerektiğini gösterir. Sadece “çok şükür” demek, sahip olunan gücün ve saltanatın hakkını vermek için yeterli değildir. Şükür, her nimetin kendi cinsinden bir bedeli olduğunu bilmektir. Paranın şükrü infak, ilmin şükrü öğretmek, sağlığın şükrü ise o bedenle hayırlı işler koşmaktır. Şeytanın (İblis) insan üzerindeki nihâî stratejisinin “şükrü engellemek” olması tesadüf değildir. A’râf Sûresi 17. âyetinde İblis’in, insanın sağından, solundan, önünden ve arkasından yaklaşarak, “Sen de onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın.” demesi, nankörlüğün aslında en büyük şeytânî tuzak olduğunu kanıtlar. Bu yönüyle şükür, doğrudan imanla, nankörlük ise inkârla özdeşleşir.
Kur’ân, şükür bilincini diri tutmak için nankörlüğün ibretlik örneklerini de önümüze koyar. Bu örneklerin zirvesinde Kârun yer alır. Kârun’un trajedisi, sahip olduğu devasa hazinelerin kaynağını Allah’tan koparıp kendi zekâsına ve bilgisine dayandırmasıydı. “Bu servet bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi.”[3] diyerek sergilediği narsisizm, nimetin sahibini unutmanın en somut örneğidir. Benzer bir nankörlük örneği “Bahçe Sahipleri” kıssasında görülür. Onlar, babalarından kalan mirası yoksullarla paylaşmayı reddederek, nimetin üzerindeki “muhtaç payını” gasp etmeye kalkmışlardı. Sonuçta, şükrü (eylemsel paylaşımı) terk ettikleri için bahçeleri bir gecede kül olmuştu.[4] Bu iki örnek de bize şunu anlatır: “Nimetin kaynağını kendinden bilmek ve onu paylaşmaktan kaçınmak, o nimeti kendi eliyle yok etmektir.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) için şükür, belirli zamanlarda hatırlanan bir ritüel değil, hayatın her anına yayılan bir oluş hâlidir. O’nun şükür anlayışının en sarsıcı tezahürü, gece namazlarında saklıdır. Ayakları şişene kadar namaz kıldığını gören Hz. Ayşe Vâlidemizin, “Neden kendine bu kadar zahmet veriyorsun?” sorusuna verdiği cevap, İslâm düşüncesindeki şükür zirvesini temsil eder: “Ey Ayşe! Rabb’ime şükreden bir kul olmayayım mı?”[5] Bu cevap, şükrün sadece bir korku veya beklenti sonucu değil, Allah’ın sevgisine karşı duyulan sonsuz bir minnet borcu olduğunu gösterir. Peygamber Efendimiz, en basit insânî ihtiyaçlarda bile şükür kapısını aralardı. Yemekten sonra, “Bizi yediren, içiren ve Müslüman kılan Allah’a hamdolsun.”[6] diyerek; uyanınca, “Canımızı aldıktan sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun.”[7] diyerek her ânı ibâdete dönüştürürdü. Peygamber Efendimiz, şükür bilincini diri tutmak için modern psikolojinin bugün keşfettiği “referans noktası” yöntemini 1400 yıl önceden önermiştir: “Dünyalık konusunda sizden aşağıda olanlara bakın, yukarıda olanlara bakmayın. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçümsememeniz için daha uygundur.”[8] Bu bakış açısı, insanı sonsuz bir hırs ve haset döngüsünden kurtarıp elindekinin kıymetini bilen huzurlu bir bireye dönüştürür. Ayrıca şükrün bir de “yatay”, yani toplumsal boyutu vardır: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”[9] Bu hadis, şükrün dikey planda Allah’a, yatay plânda ise toplumdaki iyiliklere yönelik bir nezâket ve kadirşinaslık köprüsü olduğunu vurgular.
İslâm medeniyeti ve ecdâdımız Osmanlı’nın hayat tarzı, aslında “israf etmemek” ve “nimetin sahibini unutmamak” üzerine kurulu muazzam bir estetik anlayışıdır. Onlar için şükür, sadece dilde bir kelime değil; eşyaya, yiyeceğe ve zamana karşı gösterilen derin bir nezâkettir. Meselâ Osmanlı’daki “siftah geleneği”, bu ahlâkın en somut yansımasıdır. Bir esnaf sabah ilk satışını yaptığında, yan dükkândaki komşusu henüz siftah yapmadıysa gelen müşteriyi ona yönlendirir ve “Efendi, ben siftahımı yaptım, lakin şu komşum henüz siftah etmedi. Lütfen ihtiyacınızı ondan alınız.” derdi. Fatih Sultan Mehmed’in, “Bu ahlâka sahip bir milletle ben sadece İstanbul’u değil, dünyayı fethederim.” dediği meşhur bilincin temelinde bu şükür yatar. Ayrıca tarihimizden bu bilinci yansıtan diğer çarpıcı örnekler ise şunlardır: Sokakta yerde bir ekmek parçası görüldüğünde, onun çiğnenmemesi için yüksekçe bir yere kaldırılması ve öpülüp başa konulması bir “refleks” hâlindeydi. Bu, nimetin Allah’ın bir lütfu olduğu bilincini diri tutardı. Sadaka taşları geleneği de bunlardan birisidir. Zengin parayı bırakırken kimin aldığını görmez, fakir ise kimin verdiğini bilmezdi. Bu, “Bana bu nimet verildi, ben de onur kırmadan paylaşmalıyım.” demenin estetik yoluydu. Bununla birlikte Ramazan iftarlarından sonra ev sahibi misafirlerine “Soframa gelip bana sevap kazandırdınız.” diye hediyeler verirdi. Buna “diş kirası” denilirdi. Bu, misafiri bir nimet olarak görme anlayışıdır. Burada kuş evlerini de sayabiliriz. Mîmârîdeki bu zarâfet, “Varlığın şükrü, var olanı korumaktır.” felsefesinin ürünüdür. Kendisi sıcak yuvada oturan ecdad, serçelere de yuva yaparak şükrünü edâ etmiştir. Son olarak “Haza Min Fazli Rabbi.” yazıları da çok çarpıcı bir örnektir. Evlerin girişindeki, “Bu, Rabb’imin bir lütfudur.” ibaresi, mülkü “Ben yaptım!” kibriyle değil, “Bana lütfedildi!” tevâzuuyla karşılamanın sembolüdür.
Sonuç olarak şükür, hayatın keşmekeşi içinde insanın yönünü kaybetmesini engelleyen mânevî bir pusula, varlığın özünü hatırlatan ilâhî bir frekanstır. O, sadece elde edilen bir kazancın ardından söylenen bir söz değil, her nefeste Yaratıcı’yla kurulan canlı bir bağdır. Modern dünyanın tüketim hırsıyla yorulan günümüz insanı için şükür; “daha fazlasına” odaklanan doyumsuzluktan, “olanın” kıymetini fark eden bir iç huzura hicret etmektir. Kendi yaratılış mucizesinden ecdadın estetik zarâfetine kadar uzanan bu yolculuk bize öğretmektedir ki, şükürle bereketlenen bir kalp hem dünyasını güzelleştirir hem de ebedî saâdetin kapısını aralar. Zîrâ kâinatın değişmez yasası uyarınca şükür, verilen nimeti ebedîleştiren en güçlü mühürdür.
[1] İsfehânî, el-Müfredât, s. 389.
[2] İsfehânî, a.g.e., s. 389.
[3] 28/Kasas, 78.
[4] 68/Kalem 17-33.
[5] Müslim, “Münâfikîn” 81.
[6] Ebû Dâvud “Et’ıme” 52; Tirmizî “Daavât” 75: İbn Mace “Et’ıme” 16.
[7] (Buhârî “Deavât” 7; Müslim “Zikr” 59)
[8] Müslim “Zühd” 9.
[9] Tirmizî, “Birr ve Sıla”, 35.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
-Gel ha gönül havalanma, Engin ol gönül engin ol- Sivas/Şarkışla türküsüSendelersin bir an gelir,“Engin ol gönül engin ol.”Elbet bir gün sıran gelir, Engin ol gönül engin ol.Bükül...
Şair: Yusuf DURSUN
İslâm düşüncesinde nübüvvet müessesesi, yalnızca belirli bir kabîle, topluluk veya coğrafî alanla sınırlı bir olgu olarak görülmez; bilâkis, insanlığın bütününü kuşatan ilâhî rahmetin tezâhürü olarak ...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Gurbetin ve kimsesizliğin ortasında, uçsuz bucaksız bir kâinat denizinde, rotasını kaybetmiş ve fırtınaya tutulmuş bir yolcu gibidir insan… Bakışlarını göğe çevirdiğinde, o erişilmez yıldızların sessi...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Hak, “mutâbakat ve muvâfakat” anlamına gelir.[1] “Hak”, vâkıaya (realiteye) uygun olan hükümlerdir. Hak ihtivâ etmesi itibâriyle sözlere, inançlara, dinlere, mezheplere de hak adı verilir. Hak söz, ha...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ