İlâhî Yazılım ve Beşerî Tercih
Gurbetin ve kimsesizliğin ortasında, uçsuz bucaksız bir kâinat denizinde, rotasını kaybetmiş ve fırtınaya tutulmuş bir yolcu gibidir insan… Bakışlarını göğe çevirdiğinde, o erişilmez yıldızların sessiz, şaşmaz ve bir o kadar da mahzûn yörüngelerini görür. İçine döndüğünde ise kalbinin o yorgun ama sâdık vuruşlarını duyar. Her atış, aslında bir veda, her yörünge, belirlenmiş bir ayrılıktır. İşte bu muazzam, sistemli ve kusursuz nizamın İslâm düşüncesindeki adı kaderdir. Bu ilâhî projenin zamanın soğuk eliyle hayatımıza dokunduğu, canımızı yaktığı ya da yüzümüzü güldürdüğü o keskin an ise kazâdır. Kader ve kazâ, yalnızca kitap sayfalarında kalan kelâmî terimler değil, insanın bu dünyadaki garipliğini, Allah’ın her şeyi kuşatan ilmini ve kulun o zayıf, kırılgan hür irâdesini tek bir hakîkatte birleştiren bir köprüdür.
Kader, sözlükte; “ölçmek, takdir etmek” mânâlarına gelir. Terim olarak ise, Yüce Mevlâ’nın, ezelden ebede kadar yaşanacak olayların zamanını, mekânını ve niteliklerini, henüz onlar varlık sahasına çıkıp boyunlarını bükmeden evvel sonsuz ilminde sınırlandırmasıdır. Bu bağlamda kader, doğrudan Allah’ın o her şeyi bilen, kuşatan ama kulunun başına gelecek olayları, ezelden gören İlim sıfatının derin bir tecellisidir. Biz daha yokken, adımız bile anılmazken, hangi gurbette yorulacağımız, hangi baharda solacağımız o sessiz “Levh-i Mahfuz”da hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıydı. Kader, aslında Allah’ın ilmiyle çizdiği bir sınır, insanın bu dünyadaki hikâyesinin ezelî mukaddimesidir. Her şeyin bir ölçüsü (mîzân) vardır; ancak bu ölçü bazen insanın kalbine dar gelir. Yine de o ölçünün sahibine olan güven, bu hüzünlü yolculuğun tek tesellîsi, bu meçhule açılan hayat denizinin tek feneridir.
Kur’ân-ı Kerim, “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”[1] buyururken aslında kimsesizliğin ortasında titreyen kâinatın başıboş bir rastlantı olmadığını, sahipsiz bırakılmadığını müjdeler. Sessizce süzülen bir kar tanesinin o kırılgan kristal yapısından, devâsâ bir galaksinin sonsuzluğa doğru genişleme hızına kadar her şey, ilâhî bir kanunun, o şaşmaz mîzân ve vakur ölçünün birer neticesidir. Kader, Allah’ın kâinatı idare eden, rûhu olan bir “yazılım” gibidir; O, her şeyi bir miktar ile belirlemiş, her mahlûkun boynundaki o görünmez mukadderât zincirini sonsuz ve şefkatli bilgisiyle tayin etmiştir. Eğer kader, ötelerden çizilmiş ilâhî bir proje ise, kazâ, o sessiz projenin zamanı gelince bir çığlık gibi gün yüzüne çıkması, yani varlık sahasına çıkmasıdır. Kazâ, Allah’ın Tekvîn (yaratma) sıfatının, zamanın sinesinde yankılanan bir tezâhürüdür. Ehl-i Sünnet âlimlerinin vâkur duruşuna göre kazâ; ezelî ilmin derinliklerinde gizlice takdir edilen her sancının, her sevincin ve her nefesin, vakti saati gelince o ilâhî bilgiye harfiyen uygun şekilde vukû bulmasıdır. Kaderde gizli duran bir tohumun, kazânın eliyle toprağı delip boynunu bükerek dünyaya “merhaba” demesidir. Bu süreçte kulun yaşadığı her an, dökülen her ter damlası ve kalbe düşen her sızı, aslında ezelî bir senaryonun, kulun o zayıf ve mahzûn seçimiyle birleşerek bir nehir gibi hayata akmasıdır. Yağmurun gökyüzünde bir rahmet yasası olarak yazılması kaderdir, fakat o yağmurun tam da bugün, şu saniyede, kimsesiz bir yolcunun omzuna ya da susuz kalmış bir mezar toprağına düşmesi, kazânın soğuk ama hikmetli dokunuşudur.
İnsan, bu akışın içinde hem bir seyirci hem de kendi trajedisinin başrol oyuncusudur. Kaderin o devâsâ çarkları dönerken, kulun cüz’î irâdesi o çarkların arasındaki ince bir sızı gibi süzülür. Mâtüridîlerin kazâ dediğine Eş'arîlerin kader demesi, aslında bu ilâhî musikinin notalarını farklı isimlendirmekten başka bir şey değildir. Nihayetinde her iki yol da aynı kapıya çıkar. İnsanın boynu, ezelî ilmin ve sonsuz irâdenin karşısında büküktür, ama o bükük boyun, aynı zamanda kendi tercihlerinin vebâlini taşıyacak kadar da onurludur.
Kader ve kazâya iman, aslında ıssız bir gecede Allah’ın sonsuz ilmine, sarsılmaz irâdesine ve kuşatıcı kudretine kayıtsız şartsız ama boynu bükük bir güvenle teslim olmak demektir. Bu, fırtınalı bir denizde pusulayı O’na bırakmaktır. Ancak bu teslimiyetin kalbinde, insanı hem yücelten hem de ağır bir vebâlin altına sokan o en mahzûn ve hassas nokta gizlidir: İnsanın hür irâdesi. Çoğu zaman, “Kaderimde ne yazıyorsa o olur, ben ne yapsam boş.” diyerek kendi hatalarının üzerini kaderin siyah örtüsüyle örtmeye çalışan insan, aslında büyük bir yanılgı içindedir. Bu, kendi hikâyesinden vazgeçmektir. Oysa Allah’ın ezelî ilmiyle bizim ne yapacağımızı, hangi yolda yorulacağımızı ve hangi günaha meyledeceğimizi önceden bilmesi, rûhumuzun üzerinde zorlayıcı bir baskı, yani bir cebir oluşturmaz.
Göklerin sessiz tanığı olan ilâhî ilim, bir aynadır. O aynada bizim seçeceklerimiz görünür, ama o ayna bizi seçmeye zorlamaz. Allah’ın ezelî mânâda bir şeyi bilmesi, kulun irâdesi üzerinde karabasan gibi çöken bir mecburiyet değil, kulun özgürlüğüne verilmiş en büyük değerdir. İnsan, kendi elleriyle ördüğü bu dünya hırkasını giyerken, kader sadece o hırkanın hangi iplikten ve nasıl bir ustalıkla dokunacağını ezelden seyretmektedir. Bizler mahkûm olduğumuz için yapmıyoruz, biz yapacağımız için, O’nun her şeyi kuşatan ilmi bizim tercihlerimizi ezelî bir sükûnetle biliyor. Gelin, bu sarsıcı gerçeği kalbin aynasında şöyle seyredelim: Bir gökbilimci, gecenin derinliğinde ay tutulmasının hangi saniyede gerçekleşeceğini önceden bildiği için ay tutulmaz, aksine, ay o vakitte tutulacağı için o kişi bunu önceden bilir. Bilgi, hadiseyi zorlamaz, sadece onu kucaklar. Tıpkı bunun gibi, Rabb’imiz de biz belli işleri yapmaya mahkûm ve mecbur olduğumuz için bilmez, bilâkis, bizim o zayıf ama hür irâdemizle o yollara gireceğimizi, o tercihleri yapacağımızı ezelî ve mutlak ilmiyle bilir. Biz, Allah bildiği için o günahı işlemiyor ya da o sevabı işlemiyoruz, biz o işi yapacağımız için, zamanın ve mekânın fevkindeki O Yüce Zât bunu biliyor. İşte bu ince çizgi, insanın bir yandan sonsuz ilâhî takdirin karşısında “Lâ havle velâ kuvvete...” diyerek boyun eğmesini sağlar, diğer yandan ise kendi elleriyle işlediği her eylemden sorumlu, yalnız ve hür bir varlık olduğunu ona hatırlatır.
İnsan bu dünya gurbetinde kendi kalemini tutan bir gölge gibidir. Kâğıt O'nun, mürekkep O'nun, kalem O'nundur, fakat o satırları hüzünle ya da neşeyle dolduran, kulun kendi irâdesidir. Allah, kulunu seçen ve seçtiklerinin bedelini ödeyen onurlu bir varlık olarak yaratmış, onu başıboş bırakmamış, emir ve yasakların o ağır ama yüce yüküyle sorumlu kılmıştır. Bu, bir mahkûmiyet değil, kulun “insan” olma şerefine verilen en tatlı cevaptır. Kader ve kazâ inancı, fırtınalı bir denizde sürüklenen mü’minin rûhunda derin, sessiz bir huzur ve yıkılmaz bir emniyet kalesi inşâ eder. Hayatın o çok sevdiğimiz neşesinin de, yüreğimizi dağlayan o keskin kederin de Allah’ın ezelî bilgisinden süzülüp geldiğine inanmak, insanı, üzerine çöken musîbetlerin ağırlığı altında ezilip yok olmaktan korur. “De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez...”[2] âyeti, feryat figan eden bir gönül için sığınılacak en merhametli, en güçlü limandır. İnsan, bu dünya sürgününde kendi zayıf ve cüz’î irâdesiyle elinden gelen her şeyi yapar, her tedbirini alır, lâkin nihâî neticeyi Allah’ın o sonsuz, bazen sırrına eremediğimiz hikmetine ve mîzânına bırakır. Bu teslimiyet, insanı zafer kazandığında kibrin zehrinden koruduğu gibi, kaybettiğinde ve hüsrana uğradığında da simsiyah bir ümitsizlik kuyusuna düşmekten alıkoyar. Çünkü o bilir ki, her sonbaharın sinesinde saklı bir bahar, her daralan göğsün içinde ilâhî bir ferahlık gizlidir. Hepsi ama hepsi, o büyük ve mukaddes mîzân dâhilindedir.
Neticede, imanın en yüce meyvesi, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş!” diyebilme makamıdır. Tedbirimizi alıp gayretimizi gösterdikten sonra, elimizde olmayanlar için kederlenmeyi bırakıp Allah’ın ezelî planına râm olmak, rûhun bu dünyadaki en büyük azatlığıdır. İnsan, kendi “kırık dökük” irâdesini, Mevlâ’nın o “merhametli” irâdesine teslim ettiği an, gurbet sılaya, fırtına ise melteme dönüşür. İşte o zaman kul, sadece bir yolcu değil, kendi mukadderatının içinden geçerek Rabb’ine vuslat eden onurlu bir şâhit olur.
[1] 54/Kamer, 49.
[2] 9/Tevbe, 51
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
Hidivin AnlamıHidiv, Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 – 1876) Mısır valilerine verilen unvandır. Mısır Hidivleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı dereceye sahip olmuşlard...
Yazar: Resul KESENCELİ
Onbir aylık yoldan geldinHoş geldin şehr-i RamazanGönlümüze huzur sardınHoş geldin şehr-i RamazanŞeytan zincire vurulurTeravih kıyam durulurGönül meclisi kurulurHoş geldin şehr-i RamazanOtuz günlük yâ...
Şair: Ramazan PAMUK
Arapça bir kelime olan “kalb”, sözlükte, insanın yolunu ve elbisesini değiştirmesi gibi, bir şeyi bulunduğu hâlden bir başka hâle çevirmesi mânâsına gelir.[1] İnsan aklının değiştiriciliği gibi ...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Toplum, fertlerden oluşan bir yığın değil; değerlerle birbirine kenetlenmiş bir organizmadır. Bu organizmanın çekirdeği, kalbi ve rûhu ise ailedir. Bir milletin geleceğine dair öngörüde bulunmak istey...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ