Allah’ın Rızâsını Kazanma Çabası
Rızâ kelimesi lügatte; hoşnutluk, muvâfakat, karşı çıkmamak, istek, irâde, tevekkül, yönelmek, itâat etmek, boyun eğmek, sevmek, kabul etmek, sızlanmamak, yakınmamak, hoşnut ve memnun olmak gibi anlamlara gelmektedir. Bir tasavvuf ıstılahı olarak rızâ kavramı; Allah’ın kader ve kazâsına kulun boyun eğmesi anlamında kullanılmaktadır. Yine rızâ; takdîr-i ilâhî çerçevesinde gerçekleşen kazânın acılığından kalbin mutluluk duyması, Allah’ın kendisi hakkındaki takdîrine kulun râzı olup seçimde bulunmayı terk etmesi, kalbin ilâhî hükümler altında sükûnete ermesi ve hakkında cereyan eden ilâhî hükümleri sevinçle karşılaması gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Hadîs-i şeriflerde mü’minler Allah’ın rızâsını kazanmaya teşvik edilmiş, rızâ makamına ulaşmanın en büyük mutluluk olduğu ifade edilmiştir.[1]
Cüneyd-i Bağdâdî’ye (ö. 297/909) göre rızâ, kulun irâdesini terk etmesi, küllî irâdeye teslim olması, kâr ve zarar peşinde koşup mâsivâya bağlanmamasıdır. Rızâyı, kaderin acı tecellîsi karşısında dahi kalbin huzur içinde bulunması olarak tarif eden Zünnûn-ı Mısrî’ye (ö. 245/859), şu üç husus rızâ makamının alâmetidir:
Gerek Cüneyd’in gerekse Zünnûn’un bu tanımlamalarından yola çıkarak söyleyecek olursak rızâ, sâlikin Allah’tan gelen her hâl ve takdîre tam bir teslimiyet içinde yaklaşmasıdır. Bu gerçekten hareketle Ebû Ali Dekkâk (ö. 405/1014), rızâyı; belâyı hissetmemek değil, ilâhî hükme ve kazâya itiraz etmemek boyutuyla değerlendirmektedir.
Kur’ân’da bahsedilen rıdvân kelimesi, rızânın en mükemmel şekli anlamında kullanılmıştır. Allahu Teâlâ cennete girmeyi hak edenlere rıdvân vermeyi va’detmiştir. Cennette her çeşit nimet vardır ama en büyük nimet rıdvândır. Bazılarına göre de rıdvân, cemâl-i bâ-kemâli temâşâ hâlinin sürekli olmasıdır. Dünyada Allah’ın rızâsını gözeterek yaşayan, Allah’tan gelen celâl ve cemâl tecellîlerini gönül hoşluğuyla karşılayan ve böylece Allah’ın râzı olduğu bir er olma mertebesine kavuşan bir kimse için korkulacak ve kaygı duyulacak bir şey yoktur.
İnsanın şu fânî dünyada elde edeceği en değerli şey Hakk’ın rızâsı olduğu için Müslüman Müslümana, “Allah râzı olsun.” diye duâ eder. Duâların en iyisi, en samîmî ve en yürekten olanı budur. İyiliğini gördüğümüz birine; “Sağ ol, eline sağlık, teşekkür ederim.” deriz. Bunlar da bir çeşit duâdır ve değerlidir. Ama “Allah râzı olsun.” duâsının yeri başkadır. Bundan dolayı bu ümmetin seçkinleri olan sahâbeye, “Radiyallahu anhum.” diye duâ ederiz. Allah bir kuldan râzı olursa o kul başka ne ister!
Allah’ın kuldan râzı olması, ona sevap, nimet ve kerâmet vermeyi murat etmesi; kulun Allah’tan râzı olması ise O’nun emirlerini yerine getirip hükümlerine boyun eğmesidir. Allah’ın yardımı olmadan kulun, Rabb’inin hükmüne boyun eğip O’nun isteklerini yerine getirmesi mümkün olmadığı için Allah’ın rızâsı, kulun rızâsından önce gelir.
Rızâ, sabırdan farklı bir şeydir. Sabırda tahammül etme ve hazmetme anlamı vardır. Rızâda ise bundan öte gönül boşluğuyla kabullenme ve içine sindirme durumu bahis konusudur. Rızâ sevgiden kaynaklanan mânevî ve ulvî bir duygudur. Sûfîler ve ârifler rızâ hâlinin birçok tarifini, türlü türlü tahlil ve ızâhını yapmışlardır: Ebû Nasr es-Serrâc’a (ö. 378/988) göre rızâ, Allah’a açılan kapıların en büyüğü olup o, bir dünya cennetidir. Allahu Teâlâ’nın hükmünün altında kalbin sükûn ve huzur hâlinde bulunmasıdır. Cüneyd-i Bağdâdî ise rızânın irâdeyi ortadan kaldırdığını söylemektedir, Yani Hakk’ın irâdesine göre hareket eden kulun kendi irâdesini bir yana bırakmasıdır ve O’na teslim olmasıdır. Buna göre rızâ, kaderin acı tecellîleri karşısında kalbin sükûn ve huzur hâlinde olmasıdır. Ahmed İbn Atâ el-Edemî’ye (ö. 309/921) göre de rızâ, Allah’ın ezelde kul için yapmış olduğu tercihe kalbin bakmasıdır. Çünkü o bilir ki, Allah, kendisi hakkında en iyi olanı tercih etmiştir. Buna rızâ gösterir, gazaplanmaz. Ebû Abdullah Muhammed b. Hafîf (ö. 371/981) rızâyı, Allah’ın hükümlerini gönülden benimsemek, Allah’ın râzı olduğu ve tercih ettiği şeylerle uyum içinde olmak şeklinde değerlendirmektedir. Bir kere canı sıkılan Ebûbekir eş-Şiblî (ö. 334/945), “Lâ Havle...” demiştir. Bu durumu gören Cüneyd-i Bağdâdî, “Bu sözü söylemen canının sıkıldığını gösterir. Allah’ın kazâsına râzı olmayanın canı sıkılır.” demiştir. Rızâ hâlinin özünü iyi kavrayanın kolay kolay canı sıkılmaz, sıkılınca da bu hâl uzun sürmez. Rızâ hâlindeki bir mü’min stres nedir bilmez. Râbiatu’l-Adeviyye (ö. 185/801) rızâyı, “Nimet kadar musîbete de sevinmektir.” diye tanımlamıştır. Ebû Süleyman ed-Dârânî (ö. 215/830) de, rızâyı, “Allah’tan cenneti istememek, cehennemden ona sığınmamaktır.” diye tanımlamıştır. Bu durumda Allah cenneti de verse cehennemi de verse kul ona râzıdır mânâsındadır.
İnsan, doğal ve sosyal çevresine karşı rızâ hâlinde olmalı, ama nefsinden hiçbir zaman râzı olmamalıdır. Ebû Bekr Muhammed el-Vâsıtî (ö. 320/941), “Gücün yettiğince rızâya egemen ol, onu uygula, rızâ sana egemen olmasın, senin davranışlarını belirlemesin. Eğer böyle olursa, ondan aldığın haz ve onu nihâî bir mertebe olarak görmen daha ileriye gitmene engel olur.” demektedir. Kişi hâline râzı olursa yüksek mertebelere ulaşmak için çaba harcamaz, hâline râzı olması o hâli verenden gâfil olmasına sebep olur. Rızâ hâlinden hoşlanan ve onun verdiği rahat ile yetinen, Hakk’ı temâşâdan mahrum kalır. Dolayısıyla rızâ hâlinde bulunan kimsenin kendini geliştirmesi, eksiklerini gidermesi ve kâmil insan olmak için sürekli gayret harcaması gerekmektedir. Yine Vâsıtî bizlere, ibâdetlerden haz duyacak bir konuma gelmemeyi öğütlemekte, böylesi bir durumun öldürücü bir zehir olduğuna dikkatimizi çekmektedir.
Nefsinden hoşnut olmayan, kendi ahvaline rızâ göstermeyen, aczinin ve kusurlarının farkında olan sûfî, kendini geliştirmenin, nefsini aşk potasında eritmenin, olgunlaşmanın derdindedir. Rahata değil çileye taliptir. Nefsini tatmin kılmaya değil nefsinin kabalıklarını gidermeye ve çileli bir hayata taliptir. Tıpkı Enderunlu Vasıf’ın (ö. 1239/1824) dediği gibi:
Mihneti, kendine zevk edinmededir âlemde hürler
Gam u şâd-i dünyâ böyle gelmiş böyle gider.
Sûfıler, Hakk Teâla’nm celâl ve cemâl tecellîlerini aynı derecede gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamışlardır. Eşrefoğlu Rûmî’nin (ö. 874/1469) şu dizelerdeki seslenişi gibi Hakk’a yakarışlarında, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” demişlerdir:
Câna cefâ kıl yâ safâ senden hem ol hoş hem bu hoş
Yâ derd gönder yâ devâ senden hem ol hoş hem bu hoş
Hoştur bana senden gelen yâ hilâf u yâhûd kefen
Yâ tâze gül yâhûd diken senden hem ol hoş hem bu hoş
Hâlimi bir dem soragel diler isen bağrımı del
Ey lütfü hem kahrı güzel senden hem ol hoş hem bu hoş
Gelse cemâlinden vefâ yâhûd celâlinden cefâ
İkisi de câna safâ senden hem ol hoş hem bu hoş.
Musîbet acısı doruk noktalarına yaklaştığında, sabır hâli zorlaşır ve insan isyana kalkışabilir. Sûfîler bu durumda isyan etmenin değil, ilâhî feyizlerden istifâde etmenin derdine düşmüşler ve kalplerini korumanın çabasını gütmüşlerdir. Tasavvufu bir aşk ilişkisi olarak görmüşlerdir. Büyük muhabbetler karşısında bile kalplerini, her an ilâhî aşk ile doldurmuşlardır. Bu gerçeği idrak bağlamında “Rızâ nedir?” diye sorduklarında Ahmet b. Hanbel (ö. 241/855) şu şekilde cevap vermiştir: “Kendinin bütün işlerini Hakk’a ısmarlayıp hayır ve şer ne gelirse râzı olmandır.” Allah’ın sevgisine lâyık olma arzusuyla Osman Hulûsi Efendi Hazretleri (ö. 1410/1990) şu yakarışta bulunmuştur:
N’ideydim âlemi âlemde hayrânın olaydım yâr
N’ideydim âdemi âdemde kurbânın olaydım yâr
(Allah’ım! Bu dünyadaki varlıklara bakıp seni hatırlayabilirsem, o zaman benim için bu dünyanın ne önemi kalır. Aynı şekilde insanlar arasında kendisini sana hizmete adayan biri olsaydım, ben insanları nideyim.)
N’ideydim hûr u gılmânı n’ideydim bâğ-ı Rıdvânı
N’ideydim başka seyrânı sana seyrân olaydım yâr
(Allah’ım! Ahirette senin cemâlini müşâhede nimetine ulaşırsam, ben, Rıdvân Cennetini ve cennetteki hûri ve gılmânı ne yapayım. Bu beyitte Yûnus Sûresi 26. âyetinde, “Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de daha fazlası vardır.” mânâsına gelen âyetteki ziyâde kelimesiyle anlatılan daha fazlasının Cenâb-ı Hakk’ın cemâli olduğu bazı tefsirlerde ifade edilmiştir.)
N’ideydim devlet-i câhı n’ideydim izzet-i şâhı
N’ideydim mihr ile mâhı sana mihmân olaydım yâr
(Ben bu dünyada makam ve mevkii, şâhların verdikleri şeref ve nimetleri, hatta bu dünyanın ay ve güneşini nideyim. Ben bu dünyada, sâdece sana gerçek bir kul olan bir misafir gibi olmak isterim.)
N’ideydim yâr u ağyârı n’ideydim bülbül-i zârı
N’ideydim gül-i gül-zârı sana giryân olaydım yâr
(Allah’ım! Ben bu dünyanın dostlarını ve düşmanlarını, inleyip öten bülbüllerini, güllerini ve gül bahçelerini nideyim. Ben bu dünyada yalnız senin için ağlayıp inleyen bir kul olayım yeter.)
N’ideydim yârın olsaydım n’ideydim varın olsaydım
N’ideydim zârın olsaydım sana nâlân olaydım yâr
(Allah’ım! Keşke senin sevgili bir kulun olaydım. Keşke, sadece seni var kabul edeydim. Keşke senin için ağlayıp senin için inleyen olaydım.)
N’ideydim zülf -i leylâyı n’ideydim çeşm-i şehlâyı
N’ideydim başka sevdâyı sana sûzân olaydım yâr
(Ey Allah’ım! Sana gerçek dost olaydım da Leylâ’nın zülfü, ela gözü veya bunun gibi başka sevdâlarım olmasaydı. Böylece yalnız senin için ağlayan olaydım.)
N’ideydim şânına lâyık Hulûsi’n olmasa âşık
N’ideydim olmayı ayık sana mestân olaydım yâr
(Ey Allah’ım! Bu Hulûsi, senin şanına layık âşık bir kulun olmasaydı ayık ve uyanık olsa da ne fayda ederdi? Ben senin yolunda mest olanlardan olmak isterim.)
Böylesi yakarışlarla mânevî uyanışa koyulmanın ne denli önemli olduğuna Allahu Teâlâ şu âyetle dikkatimizi çekmiştir: “… Kim, Rabb’i(nin huzuru)na kavuş(up hesap ver)eceğini umuyorsa o, sâlih amel işlesin ve Rabb’i için yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.”[2]
Böylesi bir kulun ibâdeti ne cennet arzusundan ne cehennem korkusundan olur. O kulun ibâdeti ne dünya için olur ne âhiret beklentisiyle olur. O kul Allah için ve ihlâslı bir şekilde ibâdet eder. Bu yolda, âşık-ı sâdıklar can ve başlarını fedâ ederek Hakk’a ulaşmışlardır. Ehlullah demiştir ki:
Kıyamazsan baş u canâ ırak dur girme meydâna
Bu meydânda nice başlar kesilir de soran olmaz.
“Râzı olmuş ve (kendisinden) râzı olunmuş bir halde Rabb’ine dön...”[3] âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak, râzı olmayan kişiye bir yol bırakmamış, kendisine yönelene rızâyı şart koşmuştur. Rızâ, havâs ehlinin yollarının başlangıcı, avâm için ise yolların en meşakkatlisidir.
Rızâ hâli tasavvufta üç derecede ele alınmaktadır: Birinci derecede, kul Allah’ı Rabb’i olarak kabul eder, O’nu sever, yüceltir ve O’na itâat eder; bu avâmmın rızâsıdır. Bu, Hak’tan başkasına ibâdeti çirkin görmek suretiyle Rab olarak Allah’tan râzı olmaktır. Bu şekildeki rızâ, İslâm’ın mihveridir ve kulu büyük şirkten temizler. Rızânın ilk derecesi üç şartla doğru olur. Allah’ın kula her şeyden daha fazla sevimli, tazime ve itâate her şeyden daha lâyık olmasıdır.
İkinci derecede, kul her türlü kader hükmüne râzı olur, her hâlinde sükûneti korur, mahlûkla çatışmayı terk eder ve dilenmekten uzak durur; bu havâssın rızâsıdır. Kur’ân âyetleri bu rızâyı ifade eder ki, o da kazâ ve takdîr olan her şeye râzı olmaktır. Bu çeşit rızâ havâssın yollarının başıdır. Rızânın ikinci derecesi de üç şartla tamam olur. Kulun nezdinde bütün hâllerin eşit olması, insanlarla olan husumetini terk etmesi, istemekten ve ısrar etmekten vazgeçmesidir.
Üçüncü derecede ise kul, nefsine yönelik gazap duymadığı gibi hiçbir durumda kendi tercihine başvurmaz, ilâhî irâdeyi kayıtsız şartsız benimser; bu ise hâssü’l-havâssın rızâsıdır. Böylece kul kendisi için ne hoşnutluk ne de hoşnutsuzluk hali görür. Bu da bir şeyi diğer şeye tercih etmemeye, herhangi bir seçimde bulunmamaya ve bir şeyi diğerinden daha üstün tutmamaya sevk eder.
[1] Müslim, Cennet, 9.
[2] 18/Kehf, 110.
[3] 89/Fecr, 28.
Kadir ÖZKÖSE
Yazar
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Dîvân’ında yer alan her bir gazel, sırf ilâhî bir sâik ve coşkun bir feyizle inşâd edilmiş, her biri birbirinden kıymetli birer irfan meşalesidir. Bu güfte...
Yazar: Hamit DEMİR
Prof. Dr. Süleyman Doğan ve Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun hazırladığı Darende’ye Adanmış Bir Ömür, Nasihat Yayınları arasında yerini aldı.Kitabın en dikkat çeken hususlarından biri Seyyid Osman Hulûsi E...
Yazar: Oğuzhan AYDIN
Emîr Sultan’ın asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Seyyid olduğu için “Emîr”, çömlekçilik yaparak geçimini sağladığı için “Külâl” unvanları verilen ve “Emîr Külâl” diye tanınan babası Seyyid Ali, Buhârâ’...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
İslâm kültür tarihinin meşhûr üç Şems’i vardır. Bunlardan birincisi Şems-i Tebrizî (ö. 645/1247), ikincisi Akşemseddîn (ö.863/1459) ve üçüncüsü de Kara Şems (ö. 1006/1597-98)’tir. Her üç Şems de Anado...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE