Hüdâya Bin Şükür
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Dîvân’ında yer alan her bir gazel, sırf ilâhî bir sâik ve coşkun bir feyizle inşâd edilmiş, her biri birbirinden kıymetli birer irfan meşalesidir. Bu güfteler kimi zaman "Ben Müslümanım elhamdülillah" diyerek iman esaslarını; kimi zaman "Nefsin başı hoş olur gerçi bî-namaz ile" diyerek kulluk ve ibâdet şuûrunu kalplere nakşeder. Bazen "Vedduha hüsnüne denildi ey şah" niyazıyla Âlemlerin İftiharı Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz (s.a.v.)’in emsalsiz şahsiyetinden övgüyle bahseder; bazen de "Garib-i kuy-i yâriz hicran içinde/Tarik-i Nakşbende salikanız" mısralarıyla Muhammed Bahâuddîn Şâh-ı Nakşbend’den dem vurur. Osman Hulûsi Efendi kimi vakit "Ey gönül gel edelim tevbeler isyanımıza" diyerek ihvanlarını tevbeye çağırır; kimi vakit "Mücrim günahkârım şehâ Ya Rabbenâ vağfirlenâ" yakarışıyla Zât-ı Kibriyâ’ya sığınan bir münâcatı telkin eder.
O’nun şiirinde sohbetin bereketi, râbıtanın nuru, zikrin halâveti, kalbî hâllerin tezâhürü ve mânevî tecrübenin tarifsiz ve özgün duyguları dile gelir. Zaman zaman da zülüf ve hâl, sevgili ve yâr gibi âşıkane sembolik ifadelerle Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ına, sıfatlarına ve fiilerine; âleme ve Âdem’e zuhûr eden tecellîlerine işaret buyrulur. Fakat bu güfteler arasında öyle bir ilâhî vardır ki; hem Dîvân’daki birçok manzûmeden farklı bir husûsiyete sahiptir hem de yukarıda saydığımız bütün hakîkatleri bünyesinde toplayan bir özet gibidir:
Hudâ’ya bin şükür bir mü’miniz Allâh’ımız vardır
Şehâdet eyleriz ancak Rasûlu’llâh’ımız vardır
Bu ilahî, Dîvân’da Cenâb-ı Allah’ın ismiyle başlayan birkaç gazelden biridir. Hüdâ kelimesi ile yapılan başlangıç adeta bir Besmele hükmünü taşımaktadır. Mısradaki şükür ifadesi ise kalpten yükselen bir Hamdele’dir. Beyitte geçen "bin" kelimesi, sayısal bir sınırlamadan ziyade kesretten kinaye olup, Hakk’ın sonsuz ihsanına karşı bitimsiz bir hamd ü senayı terennüm eder. Hulûsi Efendi, daha ilk mısrada Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın mukaddes eşiği olan Kelime-i Şehâdet’i rûhânî bir ahenkle gönüllere akıtmıştır.
Tahiyyât ü selâm olsun ana hem âl ü sahbına
Ki şer’-i pâkine münkâd dil-i âgâhımız vardır
Besmele ve Hamdele ile başlayan bu ilâhiyi, ulvî bir Salvele ile taçlandırır. Zira Hulûsi Efendi, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediyye’ye katıksız bir aşk ve sarsılmaz bir sadâkatle bağlıdır. Tahiyyat ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Miraç Gecesinde Cenâb-ı Allah ile vukû bulan o kutlu görüşmesidir ve namazdaki oturuşlarda okunması Hanefi Mezhebine göre vaciptir. "Et-Tahiyyatü..." kısmı Risâlet penah Efendimiz’in Cenab-ı Hakk’a hürmet ve övgüsü; "Es-Selâmu aleyke..." Rabb’inin O’na rahmet ve bereket müjdesi; "Es-Selâmu aleynâ..." kısmı ise Peygamber Efendimiz’in bu ilâhî selâmete ümmetini ve sâlih kulları dâhil etme merhametidir.
O Şâh-ı Nakş-bend’in bendesiyiz bâb-ı lütfunda
Sırât-ı müstakîme muttasıl dergâhımız vardır
Sırât-ı Müstakîm; her rekâtta Rabb’imize arz ettiğimiz Fâtiha-i Şerif’in kalbidir. Peki, nedir bu "Doğru Yol"? Kur'ân-ı Kerîm’in ilk müfessiri yine Kur'ân-ı Kerîm olduğu hakîkatiyle bu sualin cevabı, hemen devamındaki âyet-i celîlede tecellî eder: Sırât-ı Müstakîm, kendilerine nimet verilenlerin yoludur. Peki, o kendilerine nimet ihsan edilen nûrânî kafile kimlerdir? Bu sorunun da cevabı yine Kur'ân’dadır: Onlar "Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerdir." Yani Sırât-ı Müstakîm; Cenâb-ı Allah’ın, Rasûl-i Kibriyâ’sının ve O’nun yolunu adım adım takip eden sâlihlerin mübarek ayak izleridir. Hulûsi Efendi adeta şöyle demektedir: Şükürler olsun ki, dergâhımız bu nûrânî caddeye mülhak, yolumuz Sırât-ı Müstakîm’in ta kendisidir.
Bi-hamdi’llâh bizim kaygı gününden bâkimiz yokdur
Şefî’-i Rûz-ı Mahşer çâre-sâz-ı râhımız vardır
Sonsuz hamd ü senâlar olsun ki; insanın kardeşinden, anasından, babasından, arkadaşından ve evlâdından kaçacağı, herkesin kendi derdiyle kavrulacağı o dehşetli kaygı gününde birbirini Allah için sevenlerin kalbinde bir korku ve endişe olmayacaktır. Zîrâ Kelâm-ı İlâhî’de ferman buyrulur: "O gün, takva sahipleri müstesna, dünyadaki dostlar birbirine düşman olurlar." Hadis kitaplarının başında dercedilen hadis-i şerifte ise Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) şöyle buyurur: "Ameller niyetlere göredir. Kim elde edeceği bir dünyalık veya nikahlayacağı bir kadın için hicret ederse, onun hicreti vardığı şeyedir. Kim de Allah ve Rasûl’ü için hicret ederse, onun hicreti Allah’a ve Rasûlü’nedir." İşte Allah rızası için bir tarîke sülûk eden ve ihvan kardeşliğini takvâ üzerine bina edenler mahşer gününde birbirinden kaçmayacak, kaygıya kapılmayacaktır. Öte yandan mahşer gününde sığınacak şefaat ümidi ise şu hadis-i şerifte beyan buyrulmaktadır. "Her peygamberin kabul olunmuş bir duâsı vardır. Ben ise duâmı mahşer gününde ümmetime şefaat etmek üzere sakladım."
Reh-i aşkındayız gerçi anın âvâre bir sâlik
Cenâb-ı Pîr-i rûşen-dil Karîbu’llâh’ımız vardır
Nakşbendiyye yolu baştan ayağa aşk yoludur. Tasavvufî yollar ana hatlarıyla üçe ayrılır: Kimi yollar saliklerini yoğun ibâdet ve taatla; kimi yollar riyâzet, mücâhede, açlık ve uzlet gibi çetin usullerle Hakk’a ulaştırmak ister. Kimi yollar ise insanı doğrudan aşk ve muhabbet ile vuslat-ı Yâr’a erdirir. Hakk’a giden yolların en kestirmesi, en hâlisi ve en tatlısı kitaplardan, zâhirî ilimlerden yahut şekilci derslerden değil; aşkın o yakıcı ve arındırıcı potasından geçer. Cenâb-ı Allah kulları için kolaylık istediği gibi ehlullah da yolu aşkla kolaylaştırır.
Bundan sonraki beyitlerde ve Dîvân’ın muhtelif yerlerinde karşımıza çıkan zülüf, kaş, veçh, dudak gibi remzî ve sembolik ifadeler; makamına göre Cenâb-ı Allah’ın Zâtî tecellîlerine, mukaddes isimlerine, yüce sıfatlarına ve fiillerine işaret etmektedir. Bunlar, sâlikin Hakk’a vuslat yolculuğundaki o mahrem, o sırlı hâletlerinin birer ifadesidir. İhramcızâde Hazretleri’ne yahut Peygamber Efendimiz’e işaret eden açık bir karine bulunmadığı sürece, Hulûsi Efendi’nin yâr, sevgili, mâşuk ve mahbûb gibi ifadelerle doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah’ı kastettiği düşünülmelidir. Nitekim İhramcızâde Hazretleri de bir sohbetlerinde bu hakîkate bizzat parmak basarak şöyle buyurmuşlardır: "Oğlumuz Hulûsi, ilâhîlerini Allah’a ve Rasûl’üne yazar. Fakat yol bizden geçtiği için edeben bizi de zikreder."
Ne derlerse desinler bigânelerden ictinâbım yok
Harîm-i yâra mahrem dilde resm-i râhımız vardı
Hulûsi Efendi Hazretleri öyle bir âşık, öyle sâdıktır ki; bu yolun ince sırlarından, ilâhî hâllerinden nasipsiz olan bigâne insanların takdirine de tenkidine de kıymet vermez. Zîrâ rind-meşrep âşıkların tek sevdası, tek odağı sevgilinin rızâsını tahsil etmektir. Onlar, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaz; ibâdetlerini cehennem korkusu yahut cennet sevdasıyla değil, sırf ve mücerret rızâ-yı İlâhî için yaparlar. Hulûsi Efendi Hazretleri, icap ettiğinde bu yolda her şeyini, hatta aziz canını bile seve seve feda edebilecek bir fena makamının sahibidir:
Hulûsi kûy-ı yâra kazsalar mezârımız dostlar
Yolunda öldü derler başka ne günâhımız vardır
Bu dile getirilenler bu mübarek ilâhînin zâhirî yönünden anlaşılanlardır. Elbette zâhir, bâtına ulaşmaya bir vesiledir. Fakat bu muazzam ilâhînin derûnî, bâtınî ve mânevî derinliklerini kavramanın asıl şifresi; Osman Hulûsi Efendi’nin mahdûmu Hamîdüddin Ateş Efendi’nin, Dîvân-ı Şerif’in Nesre Çevirisi’ne kaleme aldığı Takdim metninde gizlidir:
"Hulûsi Efendi Hazretleri’nin yazdığı şiirlerin bir zâhirî bir de bâtınî anlamı vardır. Esas olan onun şiirlerindeki bâtınî anlamdır. Bu ise saklı, örtülü ve gizlidir. O bâtına ancak zâhirden yol bularak ulaşılabilir. İslâm medeniyetinde şiir, varlıkların bâtındaki hakîkatini zâhirdeki mecaz ile örter. Bu yüzden şiir; sözün en kısa, en özlü ve en hâlisidir. İslâm milletlerinde şiirin en küçük yapısı beyittir. Beyit, ev demektir. Nasıl ki, bir evin içinde olan biten dışarıdan bakılarak anlaşılamazsa, bizim şiirimizin anlamı da çoğu zaman zâhirî görünüşüyle kavranamaz. Yani evde olup biteni öğrenebilmek için evin mahremi olmanız, içine girebilmeniz gerekir..."
Hamit DEMİR
Yazar
İstanbul’da doğan Leyla Hanım, lirik üslûbu ve irticâlen şiir söyleme yeteneğiyle tanınan bir şairdir. İlk eğitimini ailesinden almış, edebiyat ve şiir konusunda dayısı Keçecizade İzzet Molla’dan fayd...
Yazar: Hamit DEMİR
Hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmayan Muhammed adlı şair, mesnevî türünde yazdığı Işknâme adlı eseri ile bilinmektedir. Bu eserden anlaşıldığına göre 14 veya 15. yüzyılda yaşayan ve sıkınt...
Yazar: Hamit DEMİR
1642 yılında Şanlıurfa’da doğan ve asıl adı Yusuf olan şair Nâbî, hikemi şiirin önemli temsilcilerinden biridir. Soylu bir nesepten geldiği bilinen şair; iyi bir eğitim almış, Farsça ve Arapça öğrenmi...
Yazar: Hamit DEMİR
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Şeyhî, Kütahyalı olup 15. yüzyıl şairlerindendir. Memleketindeki ilköğreniminden sonra İran’da edebiyat, tasavvuf ve tıp alanlarında tahsil gördüğü anlaşılan Şeyh...
Yazar: Hamit DEMİR