Allah Rızâsı İçin Kurban Etmek
Ramazan’ı tamamladık, Ramazan Bayramı’nı geçirdik; iki ay on gün sonra da, dinî bayramlarımızdan ikincisi olan Kurban Bayramı’na erişeceğiz. Genel hâliyle Müslümanların sıkıntı içinde olduğu şu günlerimizde Kurban Bayramı’nı kutlayacağız; Kurban Bayramı hepinize mübarek olsun. Allah bütün Müslümanlara huzur içinde geçirecekleri bayramlar göstersin; zulmün, işkencenin, saldırıların, ölümlerin olmadığı günlere kavuştursun.
“Kurban”, Arapça kökenli bir kelimedir. Arapçada “yaklaşmak, yakın olmak” anlamındaki kökünden “fu’lân” kalıbında masdardır. Bu kalıptaki kelimeler mübâlağa ve süreklilik ifade eder; hareket, çalkalanma, süreklilik veya yoğunluk anlamları vardır. Buna göre “kurban” kelimesi, mübalağalı bir derecede yaklaşma ve bunda da yoğunluk ve süreklilik gösteren bir mânâya gelmektedir.
Türkçede “kurban” denildiği zaman ilk akla gelen, “ibâdet amacıyla Allah için belirli vakitte ve belirli şartlara göre kesilen, belirli şartları taşıyan koyun, keçi, sığır, deve cinsinden hayvan” anlaşılır. Ayrıca “bir gaye uğruna kendini fedâ eden veya fedâ edilen kimse”, “deprem, sel, yangın vb. herhangi bir âfette ölen kimse” ve “maddî ve mânevî bakımdan felâkete sürüklenmiş, bütün değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse” anlamlarında da kullanılır. Kelime daha çok “olmak” ve “etmek” yardımcı filleri veya “kesmek”, “gitmek” ve “vermek” fiilleri ile birlikte değişik anlamlarda da kullanılır.
“Kurban kesmek” denilince aklımıza ilk gelen anlama uygun olarak, ibâdet amacıyla Allah için kesilen koyun, keçi, sığır, deve cinsinden bir hayvanı kesme işi için kullanılır. “Kurban etmek” deyince öncelikle “bir hayvanı Allah rızâsı için kesmek” anlaşılır. Ama “bir insanı veya herhangi bir şeyi fedâ etmek” için de kullanılır. “Kurban olmak” demek “bir kişinin bir amaç uğrunda kendini fedâ etmesi veya maddî mânevî zarar ve sıkıntıya rızâ göstermesi” anlamında kullanılır. “Kurban gitmek”, “hileli ve meşru olmayan bir şekilde zarara uğramak, zarar görmek, sıkıntı çekmek demektir. “Kurban vermek”, “maddî ve mânevî bir gaye uğruna insan veya herhangi bir varlığı fedâ etmek anlamındadır. “Kurban” kelimesi, bazılarında “kurman” şekline dönüşmüş olsa da Asya Türk Cumhuriyetlerinde de aynen bizimki gibi kullanılır.
Edebiyatımızda “kurban” kelimesi bu izah ettiğimiz bütün şekillerde ve anlamlarda kullanılmıştır; klâsik edebiyatımızda daha çok âşık ile mâşûk arasındaki durumları ifade etmiştir. Âşık mâşûku için kurban olur; âşık mâşûkun kendisini kurban etmesini ister; âşık mâşûku için kendini kurban eder. Zileli saz şairi Perverî, Hz İsmâil’in, babasının kendisini kurban etmesine rızâ göstermesini şu şekilde dile getirir ve eğer koç inmese idi onun bütün insanlık adına Hakk’a kurban olacağını söyler:
İbrâhim bu sırrı bilmese idi
Hak emri yerine gelmese idi
Cennetten koç kurban inmese idi
Kurban olacaktı Hak için insan.
“Kurban” denilince aklımıza ilk gelen, ibâdet amacıyla Allah için kesilen koyun, keçi, sığır, deve cinsinden hayvanın anlaşıldığını yukarıda izah etmiştik. Bu anlamda da dilimizde kurban olarak kesilecek hayvanı kesmek için “kurban kesmek”; o hayvanı ifade etmek üzere “kurbanlık”; hayvan kesildikten sonrası için “kurban eti”; hayvanın kesileceği yer için “kurban yeri” sözleri kullanılır. Zamanı ifade etmek için de Zilhicce ayı kasdedilerek “kurban ayı” ve tabii ki kurban kesilen günleri de “kurban bayramı” sözleriyle ifade ederiz.
“Kurban” kelimesi Arapça olmakla beraber, Arapçada bizim dilimizdeki anlamların hiç birini ifade etmek üzere kullanılmaz. Zilhiccenin 10, 11 ve 12. günlerinden birinde ibâdet maksadıyla hayvan kesmek anlamında Arapçada “udhiye” kelimesi kullanılır; bunun da hayvanın Kurban Bayramı günü kuşluk vaktinde kesiliyor olmasıyla irtibatı kurulur. Ayrıca “nesîke”, “nüsük” ve “mensek” de aynı anlamdadır. Hac ve umrede kesilen kurbana “hedy”; yeni doğan çocuk için kesilen kurbana da, başındaki saçla irtibatlandırılarak “akîka” denir.
Tapınılan tabiatüstü veya başka nitelikteki varlığa veya varlıklara yakınlaşma, şükran duygularını ifade etme, bir şey isteme ya da günahlara keffâret olması gibi niyetlerle bir şey sunulması bütün din ve din benzeri inanç veya kültürlerde, şekli ve sunulan nesnenin nitelikleri farklılık gösterse de, İslâm öncesinde de var idi, İslâmiyet geldikten sonra da var olmuştur ve devam etmektedir.
Kurban kesmek farz bir ibâdet değildir; nisap mikdarı denilen belli bir mâlî varlığa sahip olanlar için Hanefî mezhebine vâcip; Şâfiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise sünnet-i müekkededir. Buna rağmen İslam’ın şiârı olan ibâdetlerden biri olarak İslâm tarihi boyunca Müslümanlar arasında devam ettirilmiş ve hâlen de devam ettirilmektedir. Özellikle Türkiye’mizde kurban kesmek çok önemsenmekte ve mâlî olarak kurban kesmesi gerekmeyecek durumda olanlar bile kurban kesmeye özen göstermektedirler.
Tarihî kalıntıların olduğu yerlerde gezinirken gördüğümüz “sunak” denilen müstakil yapılar ve yerlerin olduğunu görürüz; bu yerler oraların en önemli yerlerindendir. Bu, o günün dinî anlayışına göre tanrıya kurban sunulan yer demektir. İslâm dininde kurban kesilirken tekbir getirilmesi, En’âm Sûresi 162. âyetin okunması, bir ayağı serbest kalacak şekilde üç ayağı bağlanarak hayvanın karnı kıbleye gelecek şekilde yere yatırılması, eziyet edilmemesi ve besmele çekilmesi yeterlidir. Herhangi özel bir yer olması şartı yoktur. Son zamanlarda özel kurban kesim yerlerinin hazırlandığı ve kurbanların oralar veya benzeri yerlerde kesilmesi mecbur tutulmaktadır. Bu ibâdet yönüyle dinî bir gereklilik değildir. Ancak özellikle şehirleşmenin getirdiği zarûretler gereği uyulması gereken bir yükümlülüktür. Bu da çevre ve hak-hukuk açısından dinî bir vecîbe olarak görülmelidir. Kurban keserken hijyen kurallarına ve çevre temizliğine dikkat etmenin Müslümanca bir hassasiyet olduğu kabul edilmelidir.
Kur’ân-ı Kerim’de, “kurban” kelimesinin bizim kullandığımız anlamda geçtiği Mâide Sûresi 27. âyette isim verilmeden Hz. Âdem’in iki oğlunun birer kurban kestikleri, birinin kabul edildiği, diğerinin kabul edilmediği, onun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin kabul edileni öldüreceğini söylediği, onun üzerine kurbanı kabul edilenin “Allah’ın ancak takvâ sahiplerinin kurbanını kabul edeceğini” söylediği belirtilir. Hz. Âdem’in oğullarından kestiği kurbanı kabul edilenin Hâbil, kabul edilmeyenin ise Kâbil olduğu, Kâbil’in kıskançlıkla Hâbil’i öldürdüğü bilinmektedir.
Yine Kur’ân’da Âl-i İmran Sûresi 183. âyette Yahudilerin mûcize olarak peygamberlerinden kurban istedikleri; Ahkâf Sûresi 28. âyette, müşriklerin Allah’a şirk koştukları tanrılarına yaklaşmalarına vesile olan anlamında “kurban” kelimesi kullanılmıştır.
Peygamberler tarihi bakımından “kurban” deyince hemen aklımıza, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’i kurban etme niyeti gelir. Sâffât Sûresi 102-107. âyetlerde bu anlatılmaktadır. Bu âyetlerde Hz. İbrâhim’in oğlu İsmâil büyüyünce, bir gün gördüğü rüyada kendisini kurban etmesinin gerektiğini gördüğünü söyleyip, “Ne dersin?” diye sorduğu, onun da ne emredilirse yapmasını isteyerek kendisinin sabredeceğini belirttiği; bunun üzerine İsmâil’i sağ şakağı üzere yere yatırdığı; kendisine “Ey İbrahim!” diye seslenilerek gördüğü rüyanın yerine getirdiğinin bildirildiği; bunun bir imtihan olduğu; oğlunun canına bedel olarak büyük bir kurbanlık (zibh) verildiği belirtilmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi İslâmiyet gelmeden önce Câhiliye Araplarında kurban var idi; putlarının yanında mâbede olan saygılarını, putlara olan bağlılıklarını göstermek, onlara yakınlaşmak gayesiyle deve, sığır, koyun, ceylan gibi hayvanları keser ve kanını onların üzerine dökerler, kurbanı parçalayıp bu dikili taşların üzerine bırakır, yırtıcı hayvanların ve kuşların yemesini beklerlerdi. Yarar sağlayacağı düşüncesiyle ölen kimsenin kabri başında veya cinlerden korunmak amacıyla kurban kesilir, ayrıca yeni doğan çocuk için akîka kurbanı kesilerek ziyafet verilir, bereket getireceği beklentisiyle deve veya koyunun ilk doğan yavrusu (fera‘, fer‘a) ve Receb ayının ilk on gününde “atîre” adı verilen koyun, putlar için kurban edilirdi. Bu âdetler içindeki tevhîd inancına ve tabiata aykırı olanlar temizlenerek kurban İslâm dininde de devam etmiştir.
Kurban ibâdeti malum hayvanların mutlaka usûlüne uygun olarak boğazlanıp kanının akıtılmasıyla gerçekleşir; ondan sonra da, et ihtiyacını karşılamak için kesilen herhangi bir hayvanın eti gibi, kurbanın eti de yenir. Hatta kendi adına kesilen kişi de kurbanın etinden yer. Tabiî kurban eti için bazı usuller de mevcuddur. Hac Sûresi 28. âyette; “Onlardan yiyin ve sıkıntı içinde olan yoksulları doyurun.” buyurulmaktadır. Buradan üzerlerine Allah’ın adı anılarak kesilen kurbanın etinin hem yeneceği hem de başkalarına da yedirileceği anlaşılmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır, “onlardan yiyin” kısmının ibâha, yapılıp yapılmamasında serbestlik; “sıkıntı içinde olan yoksulları doyurun” kısmının ise vücûb, yani mutlaka yapılması gereken bir iş ifade ettiğini belirtir. Bu çerçevede kurban eti ile ilgili gelenek, üçte birinin fakir fukarâya dağıtılması, üçte birinin eş-dostla yenilmesi, üçte birinin de kurbanı kesen kişinin kendi ailesi ile yemesi şeklinde gelişmiştir. Derisi tasadduk edilir. Esâsen kesilen hayvanın yenebilecek her yerinin israf edilmeden değerlendirilmesi gerekirken ne yazık ki, son zamanlarda özellikle şehirlerimizde kelle ve diğer sakatatı yenmez ve çöpe atılır olmuştur. Bu bir israftır, ancak çoğumuz bunu bile bile yapmaktayız; hiç olmazsa özellikle toplu kurban kesim yerlerinde, vakıflarımız ve derneklerimizin organizasyonunda, öğrenci yurtlarında kelle ve sakatat bir araya toplanmalı ve fakir fukarâ için değerlendirilmelidir. Eskiden kelle ve ayaklar, kızgın demir âletlerle ütülür veya derisi yüzülerek yenir ve israf edilmez idi.
Peki, kurban niçin kesilir? Hemen şunu belirtmek gerekir ki, her ibâdet mü’minler olarak bizlere emredilmiş olduğu için yapılır; farz bir ibâdet olmamakla beraber, İslâm dininde kurban vardır ve belli bir mâlî imkâna sahip olanlar ibâdet şuuruyla bunu yerine getirirler. Allah, Samed’dir; kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir, bilakis zâtı dışındaki her şey O’na muhtaçtır. O bakımdan O’nun ne bizim namazımıza ne kestiğimiz kurbana veya başka bir ibâdetimize ihtiyacı vardır. Kurban da dâhil her ibâdet sadece bizim kulluğumuzun gereği ve göstergesidir. Kurban ise, kişinin malından bir parçayı, herhangi dünyevî bir menfaat beklemeden sırf Allah rızâsı için fedâ edebilmesidir. Hac Sûresi 37. âyette bu net bir şekilde belirtilmektedir: “Onların etleri ve kanları aslâ Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvânız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır...”
Mü’min hayvanını veya başka değerli bir varlığını Allah rızâsı için kurban eder; bu onun takvâsının göstergesidir. Asr-ı Saâdet’ten günümüze kadar mü’minler i’lâ-yı kelimetullah dâvâsı ve Hakk’ın hâkimiyeti için kendini kurban etmiştir; toprağın altı şehitlerle doludur: “Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ.”
Ali YILMAZ
Yazar
2010’luı yılların başında Nimettullah Yurt hoca ile görüşmek için bir gün sabah saat dokuzda kaldığı otele gittim. Akşam saat yediye kadar sürekli yanındaydım. Uzun uzun konuştuk fakat her gördüğü kim...
Yazar: Aydın BAŞAR
Uzlet kelimesi, sözlükte; bir şeyden bedenen veya kalben uzaklaşmak, halkın arasına karışmayıp onlardan ayrı yaşamak, inzivâya çekilmek anlamlarına gelmektedir. Tasavvufî bir ıstılah olarak uzlet; inz...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Kutlu bir müjde geldi çağların ötesinden,En mübârek insanın gül kokan nefesinden.Bu muştunun peşinden koşup durdu ordular.Çetin surlar yerine dizlerine vurdular.Daha yirmibirinde zekâ, bilgi, dirâyet,...
Yazar: İsmail Adil ŞAHİN
Ahmed Sûzî, 1179/1765’te Sivas’ta dünyaya gelmiştir.[1] Halvetiyye’nin Şemsiye (Sivâsiyye) şubesinin müessisi Şemseddîn-i Sivasî’nin[2] altıncı kuşaktan torunu olan Sûzî’nin çocukluğu ve gençliği tasa...
Yazar: Fatih ÇINAR